Gündem

Heval Yeşilgöz anlatıyor: Vicdanının sesini durduramazsın

Editörün Notu I Dersim dağlarına gerilla olarak çıkan Heval Yeşilgöz 16 Ekim 2015 günü TSK uçaklarının bombardımanı sonucu ölümsüzleşti. Dev-Lis ve SDP’de çalışma yürüten Heval Yeşilgöz 2014 yılında Gelecek Gazetesi için bir yazı kaleme almıştı. Aslında bu yazı hem kendisinin hemde aynı coğrafya da benzer hikayeler yaşayan insanların neden dağa çıktığının da belgesi. İnsanları dağa çıkaran koşulları sömürücü ve sömürgeci devlet oluşturuyor. Dilini, kimliğini asimile ederek, panzerlerle sokakta ezerek, çıplak bedenlere işkence ederek, köyünü yakarak tüm bu nedenleri devletin resmi ideolojisi yaratıyor. Geriye kalan ise şairin dediği gibi “Direnmek kalırdı Kürde, çünkü yaşamanın başka bir adı direnmektir.”

Heval Yeşilgöz anlatıyor…

Unutma bu ağıt Berfo Ana’nın ağıdı!

”doğduğu yeryüzünden kavgacı zannedilen ama

pek çoğu kavgadan nefret eden

kavgacı esmer cesur korkak

çoğu Kürt çoğu Türk çocuklardık.”

Tahta okul sıraları, her sabah manasını bilmeden okuduğumuz “Andımız” marşları dağlardan yükselen kokusu baruta bezenmiş kekik esintileri ile geçer anadili elinden alınmış çocukluk hayatlarımız. Televizyon bir şeyler söyler, analarımız Kürtçe ağıtlar yakar, ne olduğunu anlayamadan gözyaşlarına eşlik eder, bakkala koştuğumuzda silahları ellerinde cirit atan askerler nefret dolu gözlerle bakardı bizlere, ağızlarında bir dolu küfürlerle. Ne olduğunu anlamaya çalışmak için küçük kalıyordu yaşlarımız; ama anlıyorduk. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Özgürlüğü uğruna mücadele ederken öldürülen dostlarının adını yaşatmak için, birçoğuna umut olsun diye yarınlara ‘Barış’ adı verilen arkadaşlarımızla mitinglere katılıyorduk ailelerimizin yanlarında. Sesler yükseliyordu ‘Katil Devlet’ ‘Şehid Namirin’…

O vakit anlamaya başlıyorduk. Bir savaş vardı. Bu yüzden savaşı durdurmaya ve onurlu bir barış sağlamaya çalışan ablalarımız, ağabeylerimiz ya cezaevlerine atılıyor ya kaybediliyor ya da katlediliyordu. Bizim arkadaşlarımızla en önemli ortak noktamız buydu. Hepimiz aynı bakışlara sahip; her şeye rağmen hepimiz aynı mutlulukla koşuştururduk. Muhakkak her ailenin bir mahpusluğu ve görüş günleri vardı. Ben devletin gerçek yüzünü o zamanlarda tanıdım. Bir görüş günü sonrasında evin önüne ‘Akrep’ler birikmiş, kan kokan üniformalarıyla, kin dolu bakışlarıyla namlularını üzerimize tutmuş, sesimizi çıkarmamamız için tehdit ediliyorduk. Neden geldiklerine anlam vermeye çalışıyorduk; ancak sorgulayamazdık. Çünkü ”devlet baba” büyüktü, eğer bir şey yapıyorsa muhakkak bir sebebi vardı. Annemin suratını yere yaslamış, annemin ağzına postallarıyla vuran o gözleri hiç unutmadım. Ve ben kaçmak için o odadan çıktığımda kimse vermeden o taşı elime alıp kendim attım Akrep’e. Kavgayı sevmezdim elbette saklambaç oynamayı tercih ederdim. Ancak bizim oralarda saklambacı bile getirilen gece sokağa çıkma yasakları altında oynardık.

Hepimizin birbirine benzer hikâyeleri var elbet. Birçoğumuz Gezi’de aldı o taşı eline, birçoğumuz Berkin katledildiğinde. Bugün o taş Lice’de direnenlerin ellerinde. Bugün Lice’liler çocukları sahip oldukları ten renginden utanmasınlar diye, üzerlerine düşman bakışları salınmasın diye, hiçbirinin geçmişi kendilerininkine benzemesin diye, o yemyeşil dağlarına savaşın göstergesi olan kalekollar yapılmasın diye aldılar o taşı ellerine. Ceylan Önkol’u anımsayalım. Ceylan 12 yaşında Lice’de koyun otlatırken bedenine havan mermileri saplanarak katledilmiş; savcı ”can güvenliğim” yok gerekçesi ile olay yerine dahi gitmemişti. Ceylan’ın evden çıkmadan önce makarna yapmasını istediği annesi evladının parçalarını toplamaya çalışırken devlet Ceylan’ı hatalı bulmuştu. Bugün Lice’de yaşananlara sessiz kalmak, oraya kalekollar yapılmasına karşı kabuğa çekilmek yeni Ceylan’lar oluşmasına yol açmak demektir.

Hangimizin vicdanı başımızı yumuşak yastıklarımıza koyduğumuz zaman susacak; Televizyonlarınızın sesini kısabilirsiniz; ancak vicdanınızın sesini durduramazsınız.

*Bu yazı Heval Yeşilgöz’ün 2014 tarihinde Gelecek Gazetesi’ne yazdığı yazıdır.

Paylaşın