Gündem

Mülteci kadın hikayeleri – ADDKİli Kadınlar – Komün Dergi

“Mülteciler yer değiştirmezler, yeryüzündeki yerlerini kaybederler.”

Zygmunt Bauman

Rita 32 yaşındaydı…

Biri iki, öteki dört yaşında iki çocuk annesiydi…

Mülteciydi Rita, 2012 yılında Kenya’dan gelmişti Almanya’ya…

Rita siyahtı… Beyaz Avrupa’da herhangi bir yabancıdan daha yabancıydı…

Berlin’e 100 km kadar uzaklıktaki Hohenleipisch ’te kuş uçmaz kervan geçmez bir mülteci kampında kalıyor du; otobüsün hafta içi beşten sonra, hafta sonu hiç çalışmadığı , çalıştığı zaman da 2 saatte bir geldiği, 2 bin kişinin yaşadığı merkezden iki kilometre uzakta, dil öğrenme ve çalışma olanaklarının hiç olmadığı, orada yaşayanların “açık cezaevi” olarak nitelendirdiği kışladan bozma bir kampta…

Rita Awour Ojunge , 7 Nisan 2019‘da geride iki çocuğunu, cüzdanını, giysilerini, sahip olduğu her şeyi bırakarak ortadan kayboldu. 4 yaşındaki oğlu Berlin’de oturan babasına, kamptaki bir Nijaryalının aynı gün annesine vurduğunu anlatınca, baba 10 Nisan’da bölge polisine kayıp başvurusunda bulundu, ama başvurusu kabul edilmedi. Ancak Berlin’de polise başvurup Berlin yetkilileri Hohenleipisch’ e baskı yapınca 25 Nisan’da Rita’yı arama çalışmaları başlayabildi : tam 2 hafta sonra ! Rita kendisini taciz eden erkek mülteciyi daha önce de şikayet etmiş olmasına karşın, oğlunun ifadesine ancak 30 Nisan’da başvur uldu. Ama çocuğun ifadesi uzmanlar eşliğinde alınmadı.

Polis 9 Mayıs’a kadar sadece kayıp soruşturması yürüttü; tacizci erkek sorguya alınmadı, bir suç ya da cinayet şüphesi soruşturması yürütülmedi. Ancak bir kadın örgütünün polise karşı suç duyurusunda bulunması sonucu 10 Mayıs’ta, yani Rita’nın kaybolmasından bir ay sonra cinayet soruşturması açıldı. Mülteci kampının çevresindeki ormanın ayrıntılı aranması da bir ay, o da çocuklarının babasının baskısıyla, sürdü. Rita’nın çürümüş ve hayvanlar tarafından parçalanmış bedeni 20 Haziran’da, kaybolmasından iki buçuk ay sonra , polisin arama yapmış olduğunu iddia ettiği kampın yakınlarındaki ormanda bulundu.

Rita’yı öldüren şahıs bir yılı aşkın süredir bulunamadı. Bilinen tek sonuç, Rita’yı tehdit eden ve fiziki saldırıda bulunan mültecinin başka bir kampa gönderilmesi oldu; sanmayın ki yetkililer bunu da kendiliklerinden yaptılar: Kampta yaşayanların protestoları ve kadın örgütlerinin baskıları olmasa, bu da olmayacaktı. Yürütülen cinayet soruşturmasının bunun dışında bilinen bir sonucu olmadı.

Kız kardeşimiz Rita Awour Ojunge ’nin ölümü Alman yetkililer tarafından hızlı, şeffaf ve etkin şekilde soruşturulmadı. Rita’nın kampındaki kadınlar soruyor: “Biz mülteci kadınlar olarak kampın içinde ve dışında öteki mülteciler, güvenlik elemanları ve almanlar tarafından çeşitli biçimlerde şiddete maruz kalıyoruz. Kadınlara yönelik şiddet, taciz ve tecavüz cinsiyetçi ve ırkçı dünyada evrensel bir olgu. Ama bir düşünün, Rita’nın Alman pasaportu olsa durum nasıl olurdu?”

Kadın ve mülteci örgütleri soruyor: Rita “sadece” bir mülteci olmasa , Rita siyah olmasa, vaka doğru soruşturulur muydu? Soruşturmanın açılması bu kadar uzun sürer miydi, süreç daha şeffaf yürütülür müydü? Soruşturma bir ay sonra kadın örgütlerinin suç duyurusunda bulunması sayesinde mi açılırdı? Olay medyada yer almaz mıydı? Bir mülteci suç işlediğinde haberi baş sayfadan ve mülteciliği vurgulayarak veren anaakım medya olayı takip edip polisin ihmalini baş sayfaya taşımaz mıydı? Sadece sol medyada mı haber olarak yer alırdı? Kamuoyu düzenli olarak bilgilendirilir miydi?

Mülteci kadınlar, sırf kadın oldukları için büyük sorunlar, tehlikeler yaşıyor, tacize tecavüze uğruyor, hatta Rita örneğinde olduğu gibi öldürü lü yorlar. Sığındıkları devletteki kurumsal ve yapısal ırkçılık, ayrımcılık, en hafifiyle ihmal ve ilgisizlik mülteci kadınların daha da fazla fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmasına, travma üstüne travma eklenmesine, ölmelerine neden oluyor.

Rita’nın ölümü bir kez daha gösterdi ki, sömürgecilik sadece sima değiştirdi; sömürüyle, savaşlarla, katlanılmaz sefaletle yeni sömürgeci devletlerin bizzat kendilerinin neden olduğu mülteci dalgası, mültecilerin sığındıkları ülkede de “değersiz” olmalarına, öldüklerinde bile ırkçılığa uğramalarına ve bütün bunların görünmez kılınmasına, üzerine konuşmaya değer bulunmamasına, tecritin kadınların canına mal olmasına, bir can değil sadece bir rakam olarak kalmalarına yol açtı. Korona döneminde de kamplarda toplu halde yaşamalarına, ortak mutfak ve banyo kullanmalarına engel olmayan devletler kadınların virüse yakalanmaları, tecritte ev içi şiddete maruz kalmaları karşısında onları fiziksel ve ruhsal olarak koruyacak hiçbir önlem almadı.

Rita’nın ölümü bir kez daha gösterdi ki, mülteci kadınlar hep bir beden daha değersiz, hep bir beden daha yabancı, hele mülteci siyah kadınlar hep bir beden daha da değersiz ve yabancıdır…

Rita’nın ölümü bir yandan da gösterdi ki, kadınlar sınıf ve ırk ayrımı yapmadan emperyalist kapitalizmin ırkçılığına , eril yasa ve uygulamalara karşı örgütlü olarak dayanışabiliyor, Rita’yı ve Rita’nın şahsında ırkçılık ve ayrımcılığa maruz kalan tüm mülteci kadınları unutmuyor, unutturmuyor…

* Bu yazı ADDKİli Kadınlar tarafından Komün Dergi için kaleme alınmıştır. Yazı Komün Dergi arşivinden seçilmiştir.

Paylaşın