Gündem

Sosyalistler: Ortak mücadele zorunluluktur!

Devrimci Parti MYK Üyesi Mediha Yüksel, “Halep’e dönük saldırılar yerel bir askeri hamle değildir, söz konusu saldırılar karşı devrimci saldırıların bir parçasıdır” açıklaması yaptı.

Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı grupların en az 300 kişinin katledilmesi ve yine en az 271 kişinin kaçırılmasıyla sonuçlanan saldırılarına tepkiler devam ediyor. Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik Türkiye’nin koordinesiyle saldırıların devam edeceği izlenimi verilirken sosyalist partilerin temsilcileri, saldırıları büyük tehlike arz eden karşı devrimci saldırıların güncel yansıması olduğunu belirtti. Sosyalist partilerin temsilcileri, saldırılara karşı sosyalist güçlerin ortak bir mücadele hattında buluşmasının tarihsel bir zorunluluk olduğunun altını çizdi.

Halep’e dönük saldırıların yerel bir askeri hamle olmadığını, söz konusu saldırıların karşı devrimci saldırıların parçası olduğunu söyleyen Devrimci Parti Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Mediha Yüksel, “Saldırılar, Ortadoğu’da halkların özgürlük arayışında karşı yürütülen karşı-devrimci hattın güncel bir parçasıdır. Özellikle Kürt halkını hedef alan bu girişim, Rojava Devrimi’nin temsil ettiği demokratik, eşitlikçi ve özgür yaşam iddiasını boğmayı amaçlamaktadır. Emperyalist kapitalizmin derinleşen kriz koşullarında, kendi dışında gelişen alternatif toplumsal modelleri tasfiye etmeye yönelmesi, bu saldırıların temel arka planını oluşturmaktadır. Bu tutum, AKP-MHP faşist ittifakının Kürt halkına karşı aldığı bütünlüklü bir tutumdur. Aynı zamanda bu saldırılar, Suriye Geçici Hükümeti’nin siyasal çözüm ve mutabakatlara değil, silahlı çeteleşmeye dayalı bir çizgide ısrar ettiğini de göstermektedir. 10 Mart Mutabakatı’na rağmen sahada sürdürülen bu pratik, halkların ortak yaşam ihtimalini hedef alan gerici bir yönelimin ifadesidir” diye konuştu.

Türkiye’nin Halep’te Kürt karşıtlığı temelinde gelişen politikasını, uzun süredir izlenen inkar ve bastırma politikasının bölgesel bir yansıması olduğunu söyleyen Meliha Yüksel, “AKP–MHP iktidarı, Kürt halkının siyasal kazanımlarını tehdit olarak görmekte ve bu kazanımları zayıflatacak her girişimi dolaylı ya da doğrudan desteklemektedir. Bu yaklaşım, Rojava’nın tasfiyesini stratejik bir hedef olarak gören devlet aklının devamıdır. Türkiye’nin saldırgan gruplara verdiği destek; Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmesini istemediğinin ve askeri-sömürgeci yöntemlerde ısrar ettiğinin açık bir göstergesidir. Saldırılar, aynı zamanda AKP ve MHP faşist ittifakının sömürgeci savaş aklının sahadaki karşılığıdır. Ayrıca alınan tutum bir yandan da bu faşist ittifakın IŞİD ile olan ideolojik ve pratik bağlarını yeniden görünür kılmıştır” ifadelerini kullandı.

MHP-AKP’nin Kürtleri İsrail’le ilişkilendirip tehdit olarak kodlamasına işaret eden Mediha Yüksel, “Aynı dönemde Şam yönetiminin İsrail’le temasları meşru görülmektedir. Bu durum, meselenin dış politika değil, doğrudan Kürt karşıtlığı üzerinden kurulduğunu göstermektedir” dedi.

“AKP ve MHP iktidarının İsrail’le sürdürdüğü ticari ve diplomatik ilişkiler ortadayken, Kürtlerin hedef alınması politik bir manipülasyondur” diyen devam eden Mediha Yüksel, bu söylemin geçmişteki süreci sabote etmek için kullanılan bahanelerin güncellenmiş hali olduğunu belirtti.

Yaşanan koşullarda gerçek güvencenin halkların örgütlü, meşru toplumsal mücadelesi olduğunu söyleyen Mediha Yüksel, “AKP–MHP faşist ittifakı dağıtılmadan, gerçek adaletin, eşitliğin ve demokrasinin tesis edilmesi mümkün değildir. Emperyalist kapitalizmin yeni paylaşım evresinde, anti-faşist, anti-emperyalist ve anti-sömürgeci güçlerin ortak bir mücadele hattında buluşması tarihsel bir zorunluluktur” diye belirtti.

Geçici Şam Hükümeti’nin denilen yapının HTŞ ve etrafında toparlanmış cihatçı gruplardan oluştuğunun altını çizen Sosyalistler Partisi (SOLDEP) Genel Başkanı Deniz Can Aydın, Halep’teki saldırılar öncesinde Alevilere, Dürzilere yönelik saldırıların bunu net bir şekilde gösterdiğini kaydetti. Aydın, “Yaşananlar söz konusu yönetimin, halkların demokratik, eşit ve özgür haklarını korumak ve yaşamasını sağlamak ile alakası olmadığı gibi bu yönde bir taahhütlerinin de olmadığını gösteriyor. Haliyle Suriye’de demokratik geleceği örgütlemeye çalışan Kürtlere yönelik tahammülsüzlükleri de buradan ileri geliyor. Dolayısıyla saldırı planının bir boyutunu da buradan görmek gerekiyor. Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’de yaşananlar, yarın öbür gün demokratik Suriye mücadelesi veren özneler için daha büyük tehlikelerin de kapıda olduğunu gösteriyor” şeklinde konuştu.

Türkiye’nin Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne rağmen saldırılara ilişkin yürüttüğü politika ve tutumun yanlış olduğunu söyleyen Aydın, Türkiye’de tarafından kullanılan dilin Suriye’deki barış umudunu olumsuz yönde etkilediğini belirterek, Türkiye’nin oradaki barış ve demokratik toplum girişimlerinin destekleyici bir pozisyonda olması gerektiğini söyledi.

DAİŞ Suriye’de HTŞ bölgelerinde hala aktif şekilde faaliyet yürüttüğünü dile getiren Aydın, şöyle devam etti: “Dolayısıyla aslında ideolojik bir köken birliği olduğu için HTŞ yapısından toplam bir Suriye ordusu şeklinde bahsetmek de çok doğru değil. Aslında ortada cihadist ve çok parçalı yapıların çok yapılandırılmış olmayan bir koalisyonu söz konusu. Dolayısıyla kolunda IŞİD arması veya başka cihadist yapıların armasını barındıran unsurların saldırılarda yer alması, bu bakımdan ideolojik bir bağımsızlığı açıkça ortaya koyuyor.”

Söz konusu yapılanmaların yaratacağı tehdidin Suriye ile sınırlı kalmayacağını vurgulayan Aydın, “Nihayetinde en son Yalova saldırısında da aslında IŞİD’in hala hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da aktif bir şekilde mevcut olduğunu bize gösterdi” dedi.

ABD’nin Suriye’de kurduğu masanın, mevcut Suriye yönetimi ve İsrail arasında kurulmuş bir masa olduğunu söyleyen Aydın, şunları söyledi: “Zaten uzun süredir mevcut Suriye yönetimi İsrail’in öfkesini çekmemek ve oradan meşruiyet kazanmak üzere İsrail yönetimine jest sayılabilecek çok ciddi hamleler sergiliyor. Örneğin mevcut haritasından Golan Tepeleri’ni silerek paylaşması, bu jestlerin en önemlisi. Bu bağlamda Bahçeli’nin SDG’ye işaret ederek, İsrail ile ittifak üzerinden kurduğu retorik, Paris’te yapılan İsrail-Şam ortak görüşmesi ve neticelendirilen anlaşma doğrultusunda boşa çıkmış vaziyettedir. Ortada İsrail bahanesiyle yaratılan güvenlik açığı üzerinden, Kürtlerin bir şekilde kriminalize edilerek saldırıya açık hale getirilmesi çabası söz konusu. Dolayısıyla bizim ortaya koymaya çalıştığımız hat; emperyalist masalardan ziyade enternasyonal bir dayanışmayla ulusların mücadelesini haklı ve meşru mücadelesini sonuna kadar desteklemek ve yükseltmektir. Türkiye’nin dört bir yanında yoğun bir eylemlik ve saldırılara yönelik tepkiler süreci söz konusu. Bu durumda da solun ve Türkiyeli sosyalistlerin daha anlamlı ve güçlü bir şekilde bu eylemlere destek vermesi gerektiğini düşünüyoruz.”

Sorularımıza yazılı olarak yanıt veren Partizan Temsilciliği ise şu ifadeleri kullandı: “Ezilen halklar; Rojava devrimiyle birlikte kendisini örgütleyebilme, anadilde eğitim, yönetimde söz ve temsil hakkına sahip olabilme gibi bir dizi demokratik haklar tanınmıştı. Ancak HTŞ çeteleri İktidarı ele geçirdikten sonra SDG’ye ve toplamda yaratılan bu haklara durmaksızın tehditler savurmaya başladı. Bugün yaşanan bu saldırıları Cihatçı selefi HTŞ’nin ortaya çıkışından itibaren onu besleyip büyüten, eğiten, donatan başta ABD emperyalizmi olmak üzere Batı Avrupalı emperyalistleri görmezden gelerek yorumlayamayız. HTŞ’nin izlediği politikaların, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın, SDG’ye ve Rojava’ya yönelik söylediği sözlerle paralellik içermesi bir tesadüf değildir. Tom Barrack ‘SDG’nin Halep’ten çekilmesini destekliyoruz’ diyerek, hangi tarafta bulunduğunu da belirtmiş oluyor. ABD/AB emperyalistlerinin doğrudan bir müdahalesi ve HTŞ çetelerinin de bu emperyalistlerin ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda hareket etmesi söz konusudur.

Türk devleti kurulduğu günden bu yana kendi varlığını korumak ve sürdürebilmek için Kürt ulusu başta olmak üzere, tüm ezilen ulus ve inançların en ufak asgari taleplerine bile katliam siyasetiyle yanıt vermiştir. Kendi ulus devletini yaratmak amacıyla 1’inci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası Ermenileri ve Süryanileri soykırıma uğratarak, yerlerinden ederek ve onların sermayesine konan Türk devleti, ‘Cumhuriyet’ kurulduktan sonra ise sınırları içerisindeki diğer ulusların reddini ve ulusal ayaklanmaların kanlı politikalarla bastırılmasını kendisi için esas noktalardan biri haline getirmiştir. Bu bağlamda Kürt ulusunun topyekun ayaklanmasıyla başlayan daha sonrasında ezilen halkların, enternasyonalist devrimcilerin can bedeli mücadelesiyle yaratılan Rojava Devrimi’nin diğer ezilen milliyetler ve inançlar için demokratik bir ortam yaratmış olması ve Kürt gerçekliğini uluslararası kamuoyuna duyurması, varlığını bu sorunun inkarı üzerine inşa eden Türk devleti için bir beka sorununa dönüşüyor.

AKP ve MHP iktidarı, kitlelerin zihnini bulanıklaştırmak, halk kesimlerindeki İsrail düşmanlığını fırsat bilerek, toplumu Rojava’ya karşıt biçimde saflaştırmak istiyor. İsrail ile anlaşan, İsrail’in ihtiyaçlarına göre belli bölgelerden çekilen, Amerikan emperyalizminin aktörü HTŞ çeteleri bir anda ‘Müslüman din kardeşi’ olabilirken, Kürt düşmanlığı üzerinden, İsrailli temsilcilerin Rojava’ya dair verdiği demeçler üzerinden kendi saflarını tahkim etme anlayışı söz konusu. Aynı zamanda Türk hakim sınıfları tüm propaganda araçlarına ve alanlarına hakim olduğu için halk bu gerçekliği çarpıtılmış bir biçimde görmekte veya hiç görememekte. Oluşturulan haksız savaş siyasetinde halk kitlelerini manipüle etmek için bu gibi yöntemlere ve ifadelere başvuruluyor.”

Kaynak: Mezopotamya Ajansı

Paylaşın