Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit, Medya Haber televizyonuna verdiği özel röportajda; Paris’te katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in şehadetlerinin 13. yıl dönümünden çıkarılan dersleri, Halep’te Şêxmeqsûd ve Eşrefiye’ye dönük saldırıların arka planını ve İran’daki eylemlilikleri değerlendirdi.
Özgürlük Hareketi üyesi Helin Ümit’in Medya Haber televizyonuna verdiği özel röportaj şu şekilde:
“Ben öncelikle Önder Apo’yu tüm yoldaşlarım adına saygı ve sevgiyle selamlıyorum program aracılığıyla. Bu yeni yılın ilk programı oluyor. Bu vesileyle başta Kürt halkı, kadınlar olmak üzere bizi izleyen herkesin yeni yılını kutluyorum. Bu yılın demokrasi ve barışla taçlanmasını umut ettiğini belirtmek istiyorum. Yine Halep’te görkemli bir direnişi gerçekleştiren Ziyad Halep arkadaş ve beraberindeki beş arkadaşı saygıyla, sevgiyle minnetle anıyorum. Onlar şahsında tüm şehitlerimize verdiğimiz sözü bir kez daha belirtmek istiyorum.
Paris katliamı Kürt halkının özgürlük mücadelesi tarihinde önemli bir yerde duruyor. Bu nedenle de elbette anlamaya çalışıyoruz, değerlendiriyoruz. Şehadetlerinin 13. yılında da hemen hemen her yerde, Avrupa’da, Bakur’da, Kürtlerin yaşadığı her yerde Heval Sara’yı, Heval Rojbin’i, Heval Leyla’yı anma etkinlikleri gerçekleşti. Kitlesel eylemlilikler oldu. Ben bu eylemlere katılan herkese teşekkürlerimi sunuyorum Kadın Hareketi adına.
Bu anlamıyla şunu herkes bilmeli. Biz şehitlerimiz etrafında yoğunlaştıkça, yaşamımızı, çalışmalarımızı, anlam gücümüzü şehitlere göre oluşturdukça şehitler gerçek anlamda ölümsüz oluyorlar. Biz buna inanıyoruz, böyle yaklaşıyoruz.
Şimdi, Paris katliamının aslında güncelle bağlantıları var. Ben biraz bunun üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum, farklı olarak. Biliyorsunuz, Paris katliamı Avrupa’da, Avrupa’nın göbeğinde bir de eşitlik, özgürlük sloganlarının kendisini ifade ettiği Fransa gibi bir ülkede gerçekleşti. Bunun bir anlamı var. Neden böyle bir ülkede, Avrupa’nın göbeğinde üç kadın öncü katledildi? Bir de Heval Sara, Heval Fidan, Heval Leyla; kadın özgürlük hareketinin üç kuşağını temsil ediyordu. O anlamıyla, böyle bir saldırı asla tesadüf değildi. Tesadüf olmayan, çok amaçlı, hedefli bir saldırıydı.
Hatırlanırsa, o dönem yine bugüne benzer bir şekilde barış tartışmaları, çözüm tartışmalarının gündemde olduğu bir süreçti. Bu anlamıyla, bu Paris katliamından çıkardığımız derslerden bir tanesi, bizim o dönem açısından şu oldu. Yani darbe mekaniğinin devrede olduğu, darbecilerin, komplocuların, Kürt halkının soykırım ve katliamını isteyenlerin devrede olduğu oldu. Heval Sara’nın katledildiği zaman, Önderlikle yapılan görüşmelerde iletildiğinde, Önderliğimizin yaptığı değerlendirmeler var. İki çarpıcı değerlendirmesi var önderliğinin. Birincisi Sara’nın katledilmesi ikinci Dersim katliamıdır demesi. İkincisi ise, ha Sara’yı buldular, ha beni buldular. Bunu neden söylüyorum? Şimdi de benzer bir sürecin içerisinden geçiyoruz aslında. Türkiye’de adına ne dersek diyelim, yani herkes kendi cephesinden bir isimlendirmede bulunuyor. Önderliğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci dedi. Kimileri ikinci çözüm süreci diyor, kimileri üçüncü çözüm süreci diyor, kimileri işte Terörsüz Türkiye süreci diyor. Ama nihayetinde yürüyen bir süreç var ve yeniden Türk-Kürt ilişkilerinin güncellenmesine çalışılan bir süreçten geçiyoruz. Yani tarihsel olarak Türk-Kürt ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalıştığımız bir süreçten geçiyoruz. Dikkat edilirse böyle bir dönemde yine Halep’te Kürtlere yeni bir saldırı oldu. Ona geleceğiz. Paris katliamında da gerçekleşen böyle bir durumdu. Barış gündemdeydi, halklar büyük bir umutla gerçekten yeni bir dönemin kapısını aralamaya çalışıyorlardı. Bunun birinci öncülerinden bir tanesi Sara arkadaşım kendisiydi.
Gerçekten mesela Heval Sara’nın barışa yaklaşımı, barış olgusuna yaklaşımı nasıldı diye sorsanız, çok yakından tanığı olduğum bir durum olarak şunu söyleyebilirim ki, bizim içimizde özgürlük hareketi içerisinde, barışa en çok inanan, bunun için en çok çalışan, bu konuda oldukça hassas ve dikkatli olan arkadaşlarından bir tanesiydi Heval Sara. Yani kızılca kıyametin koptuğu yani savaş ortamlarında bile hiçbir zaman bu umudunu bırakmadı. Halkların hep birlikte yaşayacağına, birlikte barışacağına, birlikte ortak bir yaşamı geliştireceğine Heval Sara çok gönülden inandı. Onunla yaşayan, çalışan, kalan bir birey olarak, bir kadın olarak bunu söyleyebilirim. İşte 9 Ocak 2013’de aslında bizim içimizde, özgürlük hareketi içerisinde böyle bir anlayışı, Önderliğe büyük bir bağlılık temelinde geliştiren gerçekliğimiz, kadın gerçekliğimiz hedef alındı.
O anlamıyla şunu bilmemiz lazım bizim, gerçekten Önderliğimiz hep şunu söyledi barış savaştan daha zordur. Yani gerçek anlamıyla bunu idrak etmek lazım. Bunun kolay olmadığını, bunun hem bilincini hem anlayışını hem de gücünü göstermek gerektiğini bu vesileyle vurgulamak istiyorum. Paris katliamı gerçekliğinden çıkardığımız bir sonuç benim açımdan budur.
İkinci olarak söylemek istediğim bu bağlamda yani Paris katliamı bağlamında, biliyorsunuz ardından bir katliam daha gerçekleşti. İşte Heval Evîn Goyî ve Mîr Perwer ile Abdurrahman Kızıl’ın katledildiği ikinci Paris katliamı olayı da gerçekleşti. Bu bize neyi gösterdi? Her şeyden önce hakikatlerin aydınlatılması gerektiğini gösterdi. Bunu da süreç bağlamında söylüyorum. Biz şöyle yaklaşamayız, işte hani şimdi bazıları öyle diyor ya, işte geçmişi geride bırakalım, geleceğe bakalım, geçmişte ne yaşandıysa yaşandı.
Bir kez daha bu Halep olayı vesilesiyle de Halep’teki katliam gerçekliğinden yola çıkarak da bunu söylemek istiyorum. Ortaya çıkıyor ki biz hakikatlerle yüzleşerek ancak doğru bir barış zeminini gerçekleştirebiliriz. Yok sayarak değil. Paris katliamını gerçekleştirenlerle yüzleşmeden, bunlar açığa çıkarılmadan, yalanlara itiraf ettirilmeden aslında güncelde de doğru bir sürecin gelişmesini beklemek çok doğru değil. Bunu şunun için söylüyorum. Yani Paris katliamının failleri aslında ortaya çıktı.
Mesela Ömer Güney, evet şimdi yaşamıyor ama MİT’le olan ilişkisi, Fransız İstihbaratı’yla olan ilişkisi aslında deşifre oldu. Bunlar açığa çıktı. Şu mevcut durumda herkes tarafından aslında biliniyor. Paris katliamını dönemin MİT müsteşarı Hakan Fidan kendisi planladı. Bununla verilmek istenen mesaj neydi? Kürtler nerede yaşarsa yaşasın hedeftirler.
Dikkat edin hem Fidan arkadaş hem Leyla arkadaş bir nevi biraz da Avrupa’nın çocuğuydular aynı zamanda. Orada doğmuşlardı, orada büyümüşlerdi, orada okumuşlardı. Yani bir nevi oranın vatandaşı konumundaydılar. Avrupa vatandaşı konumundaydılar. Heval Sara yasal olarak defalarca Avrupa’ya gitti geldi, ben biliyorum. Siyasal olarak hakları vardı. Avrupa gibi bir ortamda siyaset yürütme hakkı vardı. Fakat Fransa istihbaratı ve Türk istihbaratının iş birliği ile katledildi. Burada verilen bir mesaj var ve bu aydınlatılmıyor. Dikkat edin. Üstü örtülüyor, geçiştiriliyor.
Ben bu vesileyle şunu gerçekten çok önemli gördüğümü ifade etmek istiyorum. Eğer sağlıklı bir Türk-Kürt barışı gelişecekse ya da halklar arasında doğru ilişki gelişecekse, birbirimizi doğru anlayacaksak, güven yaratacaksak, samimiyet yaratacaksak, bu ancak ve ancak gerçekler temelinde olabilir, hakikatler temelinde olabilir, yüzleşerek olabilir. Böyle sadece güç ilişkilerine dayalı olarak, ben güçlüyüm ona dayalı olarak dediğimi her yerde kabul ettiririm diyerek halklar arası birlik gelişemez. Bunu ilgili kesimin kesinlikle anlaması gerekir. Çıkarılması gereken bir sonuç da budur.
Eğer gerçek anlamda Türk devleti, Türkiye’deki yetkililer, yine buna Avrupa devletleri de dahil, yani Kürt toplumunun gerçek ve doğru entegrasyonunu istiyorlarsa, yani bütünleşmesini istiyorlarsa her şeyden önce gerçeklere saygılı olmayı ve ortaya koymayı, gerektiğinde özür dilemeyi, af istemeyi bilmek durumunda. Böyle olursa bağlar güçlenebilir. Diğer türlü her zaman pamuk ipliğine bağlı bir yaklaşım gelişir.
Üçüncü olarak da çıkardığımız bir sonuç olarak da şunu söylemek isterim. Yani ne olursa olsun Kürtlerin her yerde öz savunmaya dayalı, örgütlü olması gerektiği açığa çıktı. Belki bu konuda bir öz eleştiri verme konumunda da olabiliriz. Paris katliamı bize ne kadar bunu söylem düzeyinde dile getirsek de ifade etmiş olsak da aslında bunun bilincinde olsak da, pratikte yeterince tedbirlerimizi alamadığımızı gösterdi. Yani Heval Sara’yı kaybetmek, şehit düşmesi, katledilmesi bizim açımızdan böyle bir öz eleştiriyi zorunlu kılıyor. Onu söyleyebilirim. Böyle bir şehadete verilecek en önemli cevap da yani Kürt toplumunun her yerde öz savunmaya dayalı örgütlülüğünü geliştirmesi oluyor. Bu Avrupa olabilir, bu Japonya’da Kürtler yaşıyor, Japonya’da yaşayan Kürtler açısından olabilir. Bu sadece Kürtler açısından da geçerli değil. Yani sadece Kürtlerle de sınırlandırmayı, ben Kürt toplumuyla da sınırlandırmayı aslında yanlış görüyorum. Özgür yaşamak isteyen, iradeli yaşamak isteyen, kendi kimliğiyle yaşamak isteyen, yani onuruyla ayakta kalmak isteyen her toplumsal kesim, kadınlar, etnik gruplar, inanç yapıları mutlaka ama mutlaka kendi öz savunmalarını sağlamak zorundalar.
Şimdi öz savunma deyince aklına hemen ilk gelen böyle silahlı birimler kurma olarak bahsettiğim o değil. Bahsettiğim güçlü bir örgütlenmeye dayalı ama gerektiğinde, kendisine saldırı yöneltildiğinde de kendisini korumaya başaracak bir yaşam ve ilişki sistematiğini geliştirmektir. Paris katliamının 13. yıldönümü vesilesi ve çıkardığımız temel sonuçlar olarak bunları söyleyebilirim. Ama elbette daha fazlası da var. Yani belki ek olarak şunu söylemek gerekebilir, özellikle ilk kadın arkadaşın katledilmiş olması, bunun üzerinde durmamız lazım esasta.
Heval Fidan, Heval Leyla açısından da çok şey söylenebilir. Ama Heval Sara açısından özellikle şunu bilmemiz lazım, Heval Sara kadın özgürlük çizgisinin kendisiydi. Bu da önderliğimizin tespiti ve bunda derinleşmemiz lazım. Yani nasıl oluyor da Sara arkadaşta kadın özgürlük çizgisi somutlaşıyor? Bunu şöyle ifade edebilirim, böyle yoğunlaşılması, üzerine tartışılması için belirtiyorum. Heval Sara, Kürt toplumu içerisinde kadınlar açısından ilk ön açıcıydı. Yani önderliğin ilk yol arkadaşı. O anlamıyla kadınlar Heval Sara’nın açtığı yoldan ilerlediler. Mesela örnek vereyim, hareket içerisindeki erkek egemenliği yaklaşımlarla ilk o kavga etti, ilk o isyan etti, ölçü koydu, tavır koydu, kadınlarla ilişkilenmenin nasıl olacağının düzeyini o belirledi. Biz hep onun açtığı bu ölçüler üzerinden yürüyerek ilerledik.
Şöyle söyleyebilirim, bir öncü olarak kadın özgürlük hareketinin önünü temizleyen, o anlamıyla ilk mücadeleleri veren, ilk ölçüleri koyan bir gerçekten kadın önderlik gerçekliği oldu Heval Sara. Bu anlamıyla kadın özgürlük çizgisi olarak Heval Sara arkadaşı görmek, bu temelde anlamaya çalışmak, onu yaşamsallaştırmaya çalışmak mutlaka gerekli. Elbette taklit ederek değil, elbette güncelleyerek, yenilik katarak, yaratıcı tarzı uygulayarak, o çizgiyi daha da ilerleterek, büyüterek, daha fazla yaygınlaştırarak. O anlamıyla Heval Sara’nın en temel özelliği bizim açımızdan böyle bir rolü oynamış olması. Bu sadece şu açıdan değil, işte karşı cinsle mücadelede, erkek egemenliğiyle mücadelede gerçekleşen bir durum değil. Kendisiyle mücadelede de yani oluşturulmuş kadınlık formlarını sorgulama, bunları aşma, ama gerçekten Apocu kadın çizgisini, Apocu kadın duruşunu, Apocu kadın ilişkilerini yaratma konusunda, kendi duygularıyla, kendi yaratılan kişiliğiyle boğuşma anlamında da öncü bir kişiliktir Heval Sara.
Hiç kimseye sanmasın ki bu kolay bir mücadeledir. Büyük kitaplar diyor ki en önemli savaş nefs savaşıdır. Yani kişinin kendisiyle yürüttüğü savaştır. Ve şöyle söyleyebilirim, Heval Sara bu savaşların hepsinden başarıyla çıkmıştır. Bu anlamıyla tam bir zafer kişiliğidir ve kadınlar olarak bize zafer kazanmayı Heval Sara öğretti. Direnerek kazanmayı, mücadele ederek kazanmayı, örgütlenerek kazanmayı Heval Sara öğretti. Bu vesileyle bir kez daha onu saygıyla, sevgiyle, özlemle anıyorum.
Bu yıl Kürtler açısından da mücadelemizin geldiği aşamada bir kader yılı olacak. Belirleyici bir yıl olacak yani. Yani bunu böyle tespit etmek sanırsam fazla değildir. Bunu şöyle temellendirebilirim. Yani 21. yüzyılın ilk çeyreği eğer şeyi esas alırsak, referans alırsak, 1999 yılında gerçekleşen Uluslararası Komplo’yu referans alırsak, 21. yüzyılın ilk çeyreği Kürtler açısından Uluslararası Komplo ile mücadele süresi oldu. 25 yıldır, 25 yıl yani ilk çeyrek açısından kesintisiz bir mücadele yürüdü. Bu çok yönlüydü. Askeri mücadele yürüdü, siyasi mücadele yürüdü, zihniyet mücadelesi yürüdü. Bu anlamda zorlukları kadar açığa çıkardıkları da oldu. Nefes kesen bir süreçti. Her anı böyle dikkatle yürütülmesi gereken bir süreçti. Çünkü Uluslararası Komplo gerçekleşmişti. Önderliğimizin esareti vardı. Mutlak anlamda Kürt soykırımı dayatılıyordu. 10 yılda bunu en ağır biçimiyle karşı karşıya kaldık. Uluslararası ilişkiler, ittifaklar, dengeler buna göre şekillendi.
Fakat şunu söyleyebilirim 25 yılın sonunda Uluslararası Komplo güçleri başarılı olamadılar. Tam tersine Kürt halkı hesaplandığı gibi, hedeflendiği gibi, soykırım sürecinden geçirilemedi, varlığı inkar edilemez bir noktaya geldi. Dört parça Kürdistan, uluslararası küresel düzeyde tanınan bir halk haline geldi. Talepleri açığa çıktı, talepleri görünür hale geldi. Evet, belki böyle bir bedenleşme sorunu olabilir statü kazanma anlamında ama zihniyet düzeyinde Kürt halkı Uluslararası Komplo’yu önemli oranda boşa çıkardı, yendi.
Bununla da kalmadı. Yani sadece bu da olmadı. Bir de açığa çıkardığı bazı hakikatler oldu. Mesela bunlardan bir tanesi neydi? Ulus devlet çizgisini aştı. Ulus devletçilik şöyle bir handikapı yaşıyorduk, yani yaşıyordu Kürt halkının özgürlük mücadelesi. Var olacaksan devletleşeceksin deniliyordu. Fakat önderliğimizin 99’da esareti sonrası açığa çıkardığı paradigmasal değişimle birlikte aslında ulus devlet kıskacından kurtulan ve kendisini demokratik ulus olarak açığa çıkartan bir halk gerçekliği ortaya çıktı. Bu çok önemliydi. Bu sadece aslında Kürt halkı açısından da önem arz etmiyor, Dünya halklarının tamamı açısından önem arz ediyor. Yani gerçekten vakit olsa biz ulus devlet üzerine tartışsak iyidir. Ulus devlet nedir? Niye oluşmuştur? Ne işe yarar? Yani tarihteki diğer devlet biçimlerinden farkı nedir? Halklara faydası var mıdır, yok mudur, zarar mıdır? Gerçekten iddia ettiği gibi ulusun devleti midir? Bunları tartışmak gerekiyor. Çünkü niye? Önderliğimiz 99’da Uluslararası Komplo’yla Avrupa’dan Türkiye’ye teslim edildiğinde devlet gerçekliğini çözümlemekle karşı karşıya kaldı. Yani evet bizim şöyle bir şeyimiz vardı; Kürtlerle bulduğumuz çözüm sosyalist mücadele çerçevesinde ulus devlete ulaşmaktı.
Kürtlerin de kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde bir devleti olmalı, kendisini öyle var etmeliydi. Fakat önderlik düzeyinde gerçekleşen zihniyet devrimi bize şunu gösterdi ki ulus devlet asla ulusa ait olan bir aygıt değil. Kapitalizmin formu, yani hem sosyalist olup hem ulus devletçi olamazsın. Hem halkların özgürlüğünü isteyip hem ulus devletçi olamazsın. Çünkü sermaye gücü kendisini ulus devlet biçiminde bir forma kavuşturuyor. Yani öyle biçim kazanıyor. Buradaki en büyük yalan da işte o devletin ulusa ait olduğudur. Şimdi mesela bir tane devlet gösterin, bir tane ki o ulusa ait olsun. Kesinlikle öyle değildir. Sermaye kesimine aittir ve hep aynı kesimi zengin kılan bir sömürü mekanizmasıdır ulus devlet. Şimdi o anlamıyla geride bıraktığımız 25 yıl içerisinde önderliğimiz bu zihniyet devrimini geliştirdi ve hareketimizi de bu temelde önemli oranda dönüştürdü. Biz PKK’nin 12. Kongresinde PKK’nin örgütsel varlığını feshettik. İşte ulus devletçi paradigmadan vazgeçtik. Ama bunun çok öncesinde aslında yani önderliğimizin savunmalarında var. Ulus devletçi paradigmadan kopuş bizim açımızdan son 15 yılın temel gündemidir. Böyle sanki işte bir süreç gelişti, önderliğimizin önüne bir şey koyuldu, hop oradan böyle önümüze ulus devletçi paradigmadan kopuş geldi gibi bir durum yoktur. Tam tersine yani Önder Apo’nun bize temel eleştirisi 15 yıldır bunu gerçekleştiremememizdir. Ve bizim de temel sancımız 15 yıldır, 20 yıldır, saldırılar nedeniyle, aslında komplolar nedeniyle, darbe mekaniği nedeniyle buna adım atamayışımızdır.
Şunu çok açık söyleyebilirim yani PKK’deki değişim ve dönüşüm böyle engellenmek isteniyor. Halen engellenmek isteniyor. Yani özgürlük hareketinin bu paradigma temelinde değişmesi engellenmek isteniyor. Çünkü şöyle bir gerçeklik var reel sosyalizmin çözülüşünden sonra yani 90’lardan sonra dünya insanlığı, halklar, ezilenler, kadınlar büyük bir boşluğa düştüler. Niye düştüler? Çünkü sosyalizm adına hareket eden bir devlet çözüldü. Yani kapitalizm karşısında seçenek kalmadı. Bu bir ideolojik bunalıma yol açtı, bu bir moral bunalıma yol açtı. Şimdi ise Önderliğimizin uluslararası komployla mücadelede ortaya koyduğu paradigmayla, demokratik ulus çözümüyle ise ne oluyor? Dünya halklarına, kadınlara, Kürt halkına bir alternatif sunuluyor. Bu çok büyük bir umut kaynağıdır. O anlamda 2026 yılına biz böyle bir güçle giriyoruz.
Duygusal olarak da zorlandığımız bir konu oldu Halep’teki gelişmeler. Özellikle Şêxmeqsûd ve Eşrefiye’deki. Ben tekrar Ziyad Halep arkadaşı saygı ve minnetle anıyorum. Gerçekten sadece Kürt toplumunun değil, insanlığın onurunu temsil eden bir duruş içerisinde oldu o coğrafyanın bir çocuğu olarak. Yine onunla birlikte şehadete ulaşan, fedai çizgide duran Deniz, Havar, Faraşin, Dilbirin ve Rojbin arkadaşlarıyla saygıyla anıyorum.
Halep’te yaşanan olayları tabii ki biz de takip ettik, anlamaya çalıştık, çalışıyoruz. Aslında çok gizli saklı boyutları da yoktur. Açık açık yapıldı. Başta böyle bazı taraflar içinde olmadıkları görüntüsünü vermeye çalışsalar da daha sonra kendi ağızlarından itiraf ettiler. Belli ki böyle bir saldırıyı Colani yönetimi kendi başına düzenlemedi. Zaten böyle bir iradesi de gücü de olduğunu düşünmüyorum ben. Yansıyanlar üzerinden söylüyorum, bu saldırı gerçekleştiğinde Fransa’da Şam yönetimiyle İsrail’in görüşmeleri olduğunu ifade ediyor. Bunu şöyle de okuyabiliriz aslında, Şam yönetimiyle Türkiye’deki yönetim birbirine angaje olmuş. Şam’ı Türkiye yönetiyor denilebilir. Bunu kendileri de söylüyor, övünerek söylüyorlar zaten. Sakladıkları bir şey değil.
O anlamıyla bu katliamı değerlendirirken, Halep’te yaşananları değerlendirirken ister istemez o bağlantıyı kurmak zorunda kalıyoruz. Türk Devleti’nin bağlantısını kurmak zorunda kalıyoruz ki öyledir. Yaptıkları savunma da öyledir. Dikkat edin şu anda Türk medyası baştan aşağı bu saldırının ne kadar başarılı olduğunu, ne kadar yerinde olduğunu, oradaki Kürt güçlerinin bu şekilde zayıflatıldığını gerçekten adeta zil takıp oynayacak şekilde anlatıyorlar. Fakat bu işin bir yönü.
Diğer yönü orada bir vahşet var. Mesela biz şöyle değerlendiremeyiz. Nasıl ki Heval Sara’nın şahadetini biz nicelik olarak değerlendirmedik. Heval Sara dedik Dersim’di, Heval Sara dedik kadın özgürlük çizgisiydi, Heval Sara mücadelemizin kendisiydi. Yani bir kişilikte dile gelen bir toplumsal gerçeklikti. Halep’te ikinci kattan atılan kadın savaşçı da bir kişi değil yani. Onun temsil ettiği bir gerçeklik vardı. İnsan anlamla var. Yani anlamımızı yitirirsek, anlama gücümüzü yitirirsek insanlığımızı kaybederiz. İnsanlık kaybolur. Şöyle denilemez. Şu anda Türk medyası çok profesyonel bir operasyon oldu, çok kısa sürede bitti, kimse zarar görmedi, kayıplar yaşanmadı falan filan diyor. Aslında öyle değildir. Orada bir Kürtsüzleşme politikası yürütülmüştür. Demografik değişim politikası yürütülmüştür. Bunun içerisinde Türk Devleti vardır. Halep Kürtleri 20 yıldır orada değil, 100 yıldır orada yaşıyor. Evet daha sonra Afrin’deki saldırıdan, diğer yerlerdeki saldırıdan, göç eden, oralara sığınan Kürtlerle, Asurilerle, Hristiyanlarla, Ermenilerle, Araplarla sayısı artmış mahalle olarak. Ama yani ben 90’lı yıllarda ben de Suriye’de kaldım. Yani her iki mahalle Kürt mahallesi olarak büyümüştü. Şimdi yani bu doğru değil. Bu gerçeği yansıtmıyor. Yok işte biz Kürtlere karşı değiliz de. Doğru değil bu. Bu yalandır yani. Bu örtbas etme çabası, o katliamı örtbas etme çabasıdır yani.
Bir de 1 Nisan anlaşması vardı biliyorsunuz. Yani 1 Nisan 2025’te 10 Mart mutabakatının bir deneme alanı olarak Halep’in iki mahallesi seçilmişti. Ve oradan aslında Kürt savaşçılarının önemli bir kesimi, SDG’nin önemli bir kesimi, YPG’nin önemli bir kesimi çıkmıştı. Anlaşmaya göre oradan asayiş güçleri, bir de işte öz yönetim yani meclis kalacaktı. Bunlar süreç içerisinde Şam hükümeti ve onun kurumlarıyla entegre olacaktı. Ne oldu? Ne aciliyeti vardı da iki mahalleye birden böyle bir saldırı oldu? Amaç neydi gerçekten? Orada kendi gücünü göstermeye bu kadar mı muhtaçtı Şam yönetimi? Bir de oradaki direniş güçlerinin önemli bir kısmını söz vererek çıkarmışsın, istismar ederek. İstismar etmişsin yani orada bir anlaşmaya varmışsın, önemli bir gücünü çıkarmışsın, kalanları da bu şekilde katletmişsin. Bu DAEŞ zihniyetinin kendisidir.
Tüm dünya geçmiş yıllarda neyi gördü? DAEŞ’e karşı direnen, onu yenilgiye uğratan bir Kürt direniş gerçekliğini gördü. Siz buna YPG deyin, SDG deyin, başka bir şey deyin. Ama Kürt özgürlük güçleri, özgürlük isteyen, kimlik isteyen, onurlu gençler bir araya gelerek DAEŞ’i yenilgiye uğrattılar. Şimdi adeta Amerika’sından, İsrail’ine, Şam’ından, Fransa’sına, Türkiye’sine bu DAEŞ zihniyetiyle birleşerek bu sefer de Kürtleri yenilgiye uğratmak istiyorlar. Bu çok kirli bir şey. Bu eylemler, bu saldırılar kastik katilin birleşik eylemidir, birleşik saldırısıdır. Tarihte halkların, insanlığın, kadınların nasıl kaybettiğini anlamak isteyen varsa ya da bir yerde durup biz bu hale nasıl geldik, niye tepemizde bu kadar iktidarı büyüttük, niye biz bu kadar köle konuma geldik, elimizdeki ekmeği verir hale geldik diye soranlar varsa, bence Halep’te yaşananları iyi okusunlar. Çünkü bu binlerce yıldır kastik katil bu şekilde eline gücü geçiriyor, iktidarını kuruyor ve halklar üzerine, kadınlar üzerine böyle saldırı yapıyor.
Orada tabii ki bir kadın savaşçının bu şekilde saldırıya uğraması, o şekilde atılması gerçekten Kürt toplumunda çok büyük öfkeye yol açtı. Herkesin bunu gördüğünü düşünüyorum. Biraz medyadan takip ettiğim kadarıyla herkes aslında bundan biraz ürkmüş. Yani Kürt halkı Deniz arkadaşın yapılanlar karşısında korkunç öfkelidir. Bunu kabul etmiyor. Mesela ben şöyle diyebilirim, bu ulusal bir ruh açığa çıkardı Başûr’da, Bakur’da, Rojava’da, hatta Rojhilat’ta da, şu anda Rojhilat’ta ne olup bittiğini tam bilmiyoruz ama Avrupa’da Kürtlerin yaşadığı her yerde Halep’te yaşanan katliama ve bu katliam görüntülerine.
Biz sadece bunu değerlendiririz ama başka insanlık dışı uygulamalar da oldu. Kafa kesme durumları oldu, gençleri toplayıp insanlık dışı uygulamalar yapanlar oldu. Bunlar görüntülere yansıdı. Hayvan gibi muamele edenler oldu. Bunların hepsi Kürt halkında çok ciddi bir öfkeye yol açmış durumdadır. Bunu herkesin bilmesi lazım. Ve bu öfkeden de bence korksunlar. Tehdit için söylemiyorum, bu ruhsal kopuşa yol açıyor.
Mesela örneğin Bakur’dan bazı röportajlar yansıdı. İlk elden halk ne diyor? Diyor ki bu sürece dönük saldırıdır. İlk cevabı budur. Başka bir tahlili yok. Bu önderliğimize saldırıdır diyorHerkes ne olduğunu biliyor. Kürt toplumu politik bir toplum. Bu anlamda gerçekten ben Halep için sokağa çıkan, eylem yapan, çağrı yapan, mücadele eden, yollara düşen, çığlık atan herkesi sevgiyle selamlıyorum. Gerçekten çok önemliydi. Bu ulusal ruhu ortaya çıkarmak çok önemliydi. Çünkü karşılarımız da bunun farkına vardılar diye düşünüyorum. Öyle umuyorum. Evet saldırılar devam ediyor Fırat’ın batısında. Ama bence Kürt halkı da vermek istediği mesajı önemli oranda verdi diye düşünüyorum.
İran’daki gelişmeler önemli. Takip ediyoruz, biz anlamaya çalışıyoruz İran’da olup biteni. Fakat uzun süredir aslında hem İran’daki yetkililere, İran hükümetine, İran’daki rejime biz bazı uyarılar yaptık. Özgürlük Hareketi olarak şöyle uyarılar yaptık; demokratik değişim ve dönüşümü gerçekleştiremezse İran ciddi tehlikelerle karşı karşıya ve bunda şöyle davranamaz. Genelde İran yetkilileri ve İranlı yetkililer şöyle bir savunma içerisindeler. Dış mihraklar var, işte emperyalizmin oyunları var, Amerika’nın ve İsrail’in bize dönük oyunları var. Bu ayaklanmalar kaynağını buradan alıyor şeklinde bir savunmaları var. Bir argümana dayalı olarak geliştiriyorlar. Şu ortada evet İsrail’in bir İran planı var, Amerika’nın bir İran planı var, bölge güçlerinin de bir İran planı var yani. Egemenler arasında iktidar kavgası bu düzeyde gelişiyor. Her yerde gelişiyor. Fakat İran kendisini bu şekilde ifade edemez. İran devleti kendisini böyle izah edemez.
Bu Jin, Jiyan, Azadî eylemselliklerinden sonra gelişen bir eylem ve dikkat edilirse toplum, halk birçok kesimi içine alarak bu eylemleri sürdürüyor. Milyonlarca insanın sokağa döküldüğü bu tür eylemlerde dış mihrak tanımlaması ya da dış güç tanımlaması çok yetersizdir. Öyle bile olsa o devletin yöneticilerinin zaafını gösteriyor. Demek ki gerçekten artık İran toplumu bıçak kemiğe geldi diyor ya. Bu konuda yer yer Pezeşkiyan’ın açıklamaları oldu. Biz de kendi eksikliğimizi görmeliyiz dediği değerlendirmeleri oldu. Daha liberal bir çizgi izlemeye çalıştığı söyleniyor mesela. Bu tür şeyler söyleniyor. Fakat en yetkili kurum olarak Hamaney ve onun yönetim merkezi ise hiçbir değişim ve dönüşüme yanaşmıyor. Böyle olunca tabii ki İran’daki çatışmalar sertleşiyor. Bunu bizim görmemiz lazım. Bunu İran’ın kendisinin de görmesi lazım.
İran herhangi bir ülke değil gerçekten. Çok farklı bir geleneği var. Bölgedeki en eski devlet diyebiliriz İran açısından. Ve bunu da aslında diğer ulus devletlere nazaran farklılıklara açık olma özelliğiyle sağlamış. Mesela İran’da bir Kürdistan bölgesi vardır, bir Azerbaycan bölgesi vardır, bir Belucistan bölgesi vardır. Halkların kendi ya da inanç kesimleri açısından da öyle. Fakat inanç biçimi ve kadınlara dayattığı yaşam tarzı nedeniyle ciddi anlamda kendi toplumuyla karşı karşıya gelmiş bulunuyor. O anlamıyla İran’ı kötü bir değişim bekliyor.
Evet bunda dış güçlerin de etkisi olacak gibi gözüküyor. Zaten bu konuda açıklamalar yapılıyor. Ama esas dinamik halklardır, kadınlardır, gençlerdir. İran’ın esas dinamiği kendi halk gerçekliğidir. Bu noktada şunu söylemek isterim ben. Böyle hep deniliyor ki bir alternatif yok. Bu mevcut rejim, İran İslam rejimi, devleti yıkılırsa yerine kim gelecek, ne gelecek? Şahı gösteriyorlar, Pehlevi’nin oğlunu gösteriyorlar. Böyle olmak zorunda değil yani. Halklar demokratik ittifakla kendi yönetimini oluşturabilirler. Bu da bir seçenektir. Ya o, ya o diye bir seçenek olmaz.
Aslında sistemin dayattığı bir şey oluyor. Buna karşı da durmak lazım. Çünkü değişim ve dönüşüm anları hassas anlar. Aynı zamanda devrim ve karşı devrim güçlerinin karşı karşıya geldiği anlar. Yani birçok devrim gerçekleştikten hemen sonra karşı devrimci hamlelerle geriletilmiş tarihte. Mesela birçok demokratik devrim böyle geriletilmiş, yenilgiye uğratılmış. Umudumuz, dileğimiz, benim kendi görüşümün ya da niyetim, İran’ın demokratikleşmesi, demokratik devrim sürecine girmesi, bu temelde burada yaşayan halklar ve kadınlar öncülüğünde gerçekten birlikte yaşayabilecekleri özgür, demokratik bir sistemin inşa edilmesi oluyor. Fakat daha dediğim gibi gerilimli günler İran’ı bekliyor gibi.
Bu kadar katliamın, saldırının, süreç karşıtı hamlelerin, darbe mekaniğinin devrede olduğu bir dönemde Kürt toplumunun Önderlik’le birlikte olduğunu, Önderlik’in kararlarıyla yürüdüğünü ortaya koyacak görkemli bir mitinge gerçekten ihtiyaç vardır. Gereklidir yani. Bunun için ben, başta Amed halkı olmak üzere, tüm Kürdistan halkının imkanı olan herkesi katılmaya çağırıyoruz. Evet biraz kış koşulları var, zorlanma olabilir.Fakat Kürt toplumu hiçbir zorluğa karşı şey yapmadı, geri adım atmadı. Yani kar demedi, kış demedi. Yani gerektiği yerde olmayı bildi. Kürt toplumu gerçekten mücadelesine bu düzeyde hep sahip çıktı. Bu sefer de hem Şêxmeqsûd ve Eşrefiye mahalleleri için, Ziyad Halep ve arkadaşları için, şehitlerimiz için, Önderliğimizin başlatmış olduğu barış ve demokratik toplum sürecinin daha ileriye taşınması için Amed’de olmaya çağırıyorum.
Kaynak: ANF
