En Çok Okunanlar, Slider, Umut Yazıları

Emperyalist saldırganlığa, siyonizme ve faşizme karşı birleşik mücadeleyi yükseltelim – Editörya

ABD emperyalizmi, dünya halklarının geleceğini her geçen gün daha fazla tehdit eder hale geliyor. 2026’nın Ocak ayı içerisinde Venezüella’ya müdahale ederek seçilmiş devlet Başkanı Maduro’yu kaçıran Trump yönetimi, ikinci Trump döneminde siyasetinin nasıl yürüyeceğine dair bizlere önemli bir ip ucu vermiş oldu.

ABD, Trump’ın ikinci döneminde diplomasi ve diyalogdan ziyade “beyzbol sopası diplomasisi” yürütmede kararlı olduğunu ortaya koymuş bulunmaktadır. Beyzbol sopası diplomasisi, esasen ABD’nin Latin Amerika başta olmak üzere, dünyanın her hangi bir yerinde ABD çıkarlarını tehdit gördüğü bir durum olduğunda bu duruma karşı doğrudan askeri müdahale ile reaksiyon vermeyi içermektedir.

ABD, Maduro sonrasında bu kez İran’ı hedef aldı. İsrail ile birlikte bir gece ansızın saldırıya geçen ABD ve İsrail güçleri, İran’da sivil, askeri hedef ayrımı yapmadan birçok noktayı günlerce bombaladılar. İran Devlet Başkanı Hamaney başta olmak üzere, birçok üst düzey devlet yetkilisi ABD saldırılarında öldürüldü. Ancak İran’da, ABD’nin evdeki hesabı çarşıya uymadı. İran büyük kayıplar vermesine rağmen, Ortadoğu’da birçok ABD üstünü vurarak ve aynı zamanda İsrail’i hedef alarak emperyalist saldırılara direnişle cevap verdi. Bu durum ABD açısından beklenmedik bir durum olarak gerçekleşti.

ABD’nin beklentisi, gerçekleştirdiği askeri operasyonlarla kısa süre içerisinde İran devletinin üst düzey yöneticilerini tasfiye ederek İran yönetimini teslim almaktı. Bu şekilde Venezüella sonrasında İran’da etkili sonuçlar alarak dünya sistemi içerisinde ABD’yi yeniden güçlü kılmış olacaktı.

Venezüella sonrasında İran’ın diz çöktürülmesi, dünya petrol fiyatları içerisinde ABD’nin belirleyici konumunu tahkim edecekti. Fakat İran yönetiminin kısa sürede teslim olmaması ve direnişi seçmesi  ABD’nin bütün planlarını bozdu. Akabinde İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması ve Körfez ülkelerindeki ABD üstlerini hedef alması meseleyi dünya kapitalizmi açısından büyük bir kriz haline getirdi. ABD, müttefiki olan Arap devletleri tarafından barış konusunda baskı görmeye başladı.

Öte yandan Avrupa Birliği, biraz bu gündemde ABD’yi koşulsuz destekleme politikasını terk etti. AB, Trump yönetiminde ABD emperyalizminin Avrupa’ya karşı daha baskıcı ve aşağılayıcı politikalarına maruz kalmaktadır.

Hürmüz Boğazının kapatılması sonrasında NATO’yu göreve çağıran Trump yönetimi aradığı desteği NATO üyesi ortaklarından da göremedi. Avrupa ve ABD arasında makas daha da açılmaya başladı. Kendisini ABD’nin çıkarlarına endekslemiş bir Trump yönetimi Avrupa’yı biraz kendi haline bırakma, birazda var olan konumunu zayıflatmak istemektedir.

İran karşısında ateşkes yapmak zorunda kalan ABD-İsrail ittifakı, var olan durum karşısında sert bir kayaya çarptıklarını anlamış bulunmaktadırlar. İran herhangi bir Ortadoğu devleti değildir. İran’ın güçlü bir devlet geleneği ve ulusal çıkarlarını bağlı bir İran halkı bulunmaktadır.

Bu koşullar altında Kürtler başta olmak üzere, birçok aktörü İran rejimine karşı seferber etmek isteyen ABD rejimi bu hedeflerinde başarılı olamadı. Ortadoğu’da hiç bir devlet doğrudan ABD’den taraf olarak İran’a karşı savaşma eğilimi göstermedi. Aynı zamanda Kürtler, ABD emperyalizminin Suriye’de yaptıklarından yola çıkarak, Trump rejiminin hava saldırıların gönüllü kara gücü olmayı reddettiler.

İran ile çatışma gösterdi ki, var olan askeri gücüne rağmen dünya planında ABD emperyalizmi büyük bir zayıflama süreci içerisindedir. Ortadoğu’da bütün ABD üstleri İran ve onun eksenindeki güçler tarafından hedef alınmıştır. Bu durum ABD hegemonyasının büyük bir zayıflama içerisine olduğunun doğrudan kanıtıdır.

Yine dünya ekonomik sistemi içerisinde kapitalist sermaye düzeninde sermaye yoğunlaşmasının geldiği boyut, ABD’nin elinden çatışmayı sadece İran ile yaşanan lokal bir durum olma olanağını elinden almıştır. Hürmüz Boğazına hakim olanın dünya ekonomik sisteminde büyük bir söze sahip olacağı gerçeği gözler önüne serilmiştir.

Trump yönetimi bütün bu yaşanan başarısızlıklara rağmen saldırı politikalarından vaz geçmeyecektir. İlk fırsatta İran’ a tekrar saldırmak isteyecektir.

Yine Küba ABD tarafından sürekli olarak ambargo ve askeri müdahale tehditleriyle hedef alınmaktadır. Venezüella yönetiminin teslim alınması sonrasında Küba etrafındaki kuşatma çemberi daha da daralmış durumdadır. Küba’da rejim değişikliğini hedefleyen ABD, bu yönde baskılarını artırmaktadır. Küba’ya dönük ekonomik ambargonun sonuçları adada büyük bir insani felakete neden olmaktadır.

Ukrayna-Rusya cephesindeki çatışmada Rusya’nın sahadaki hâkimiyeti her geçen gün daha güçlü bir şekilde kendini hissettirmektedir. Trump yönetimi, Ukrayna savaşının maliyeti ve lojistiği konusunda artık daha fazla destek olmak istememektedir. Ukrayna yönetiminin sonu gelmez talepleri konusunda daha isteksiz davranmaktadır. Ukrayna yönetimini Rusya ile barışa zorlamaya çalışmaktadır. Bu yönüyle Ukrayna savaşının artan maliyeti daha çok Avrupa üzerinden yürütülmektedir.

Avrupa Birliği ile ABD arasında ilişkilerin gerilmesi Avrupa güvenlik stratejisine dönük önemli değişikliklere işaret etmektedir. ABD’nin korumasının olmadığı bir Avrupa, Rusya karşısında yapabileceklerinin sınırlı olduğu bütün Avrupa ülkeleri tarafından bilinmektedir.

ABD ‘nin kurucusu olduğu NATO’da yaşanan gelişmelerle birlikte varlığının tartışmalı olduğu bir konsepte girmiş bulunuyor. Bizzat Trump kendi ağzından NATO’nun ABD için büyük bir yük olduğunu ancak ABD’nin yaşadığı her hangi bir askeri çatışma ve gerginlik durumunda NATO ülkelerinin ABD’ye destek vermemelerini önemli bir tartışma olarak görmektedir. ABD’yi desteklemeyen bir NATO ittifakını biz niye destekleyelim diyerek, esasen NATO’nun geleceğini tartışmalı hale getiren bizzat Trump olmuştur.

Çin dünyanın önemli bir ekonomik, askeri ve diplomatik gücü olarak her geçen gün dünya siyasetindeki etkisini daha da artırmaktadır. Çin’in artan ekonomik gücü karşısında ABD ekonomisinin gerileme içerisinde olduğunu kavramak önemli bir yerde durmaktadır.

Çin’in Şangay işbirliği örgütü üzerinden hegemonya alanını genişletmesi ve dünya ülkeleriyle güçlü diplomatik ilişkiler kurması, ABD iktidarının rahatsızlık duyduğu önemli konuların başında gelmektedir.

2026 yılı içerisinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bütün üyelerini ağırlayan Çin, dünya siyasetinde artan hegemonik gücüyle ABD yönetimi karşısında önemli bir denge oluşturmaktadır. ABD yönetimi içinde bulunduğu açmazdan ancak yeni savaşlar çıkartarak çıkabileceğine inanmaktadır. Bu yönüyle ABD emperyalizminin varlığı dünya barışını tehdit eden en önemli etken haline gelmiş bulunmaktadır.

Emperyalizmin savaş ısrarı karşısında dünya halklarının emperyalist savaşlara karşı örgütlü duruşu büyük bir politik enerji açığa çıkartmaktadır. ABD ve İsrail’in başını çaktığı ittifak cephesi büyük bir kriz içerisine girmiş bulunmaktadır. Dünya sistemi içerisinde yönetim yeteneğini kaybettikçe daha da saldırganlaşan emperyalizm, dünya halklarının daha fazla nefretini ve öfkesini kazanmaktadır.

AKP-MHP iktidarı, tam da bu noktada dünya planında devam eden emperyalist saldırganlık süreci içerisinde aktör olarak yeni kazanımlar elde etme arayışı içerisindedir. Özellikle İran ve onun vekil güçlerinin kaybettiği hegemonya alanlarını sunni bir islam hegemonyasıyla doldurma arayışı, AKP-MHP iktidarının dikkat çekici atak arayışlarıdır.

İran ekseni, Suriye, Lübnan, Irak, Filistin ve Yemen coğrafyalarında ABD-İsrail ittifakıyla büyük bir çatışmaya girmiştir. Bu coğrafyaların bir kısmında büyük bir gerileme içerisine giren İran güçleri karşısında AKP-MHP iktidarı cihatçı çeteler üzerinden yeni hegemonya alanları kazanmak için atak girişimlerde bulunmaktadır.

AKP-MHP iktidarı ülke içerisinde faşist baskıları daha da artırarak yol yürümektedir. CHP’ye dönük gerçekleşen operasyonlar, ana muhalefet partisini teslim alma yoluna girmiş bulunmaktadır. Özgür Özel yönetiminde kazanılan belediyelerin bir kısmı tehdit ve şantaj politikasıyla AKP’ye geçmeye zorlanmaktadır. Bu yönüyle aynı zamanda var olan, CHP’de kalan belediyeler düzenlenen yolsuzluk operasyonlarıyla çalışamaz hale getirilmektedir. Beraberinde CHP kongresinin iptali ve Kılıçdaroğlu’nun tekrar yönetime getirilmesi , geçmişte MHP yaşanan Devlet Bahçeli-Meral Akşener çatışmasına benzemektedir. Bu çatışmada Devlet Bahçeli’nin MHP’deki iktidarını koruyan AKP, bu sayede uzun süredir devam eden bir fiili koalisyon ortağına kavuşmuş oldu. MHP iktidarını Devlet Bahçeli’ye veren AKP, bu sayede Devlet Bahçeli’yi her koşulda kendisini destekler bir konuma getirmişti.

Şimdi de CHP yönetimini Kılıdaroğlu ekibine verilerek fiilen ana muhalefetini kendine yedeklemek istemektedir. Mutlak Butan meselesi ana muhalefet partisine fiilen kayyum atanması durumudur.

Emperyalist savaş öncesi AKP iktidarı Türkiye siyasetini yeniden dizayn etmektedir. Yaşanan kriz esasen CHP’yi zayıflatmak ve Kılıçdaroğlu etrafında sarayın etrafında konumlanmış bir CHP yaratma çabasıdır.

Türkiye işçi sınıfı, emekçiler ve Kürt halkının buluşmasının önüne geçmeye çalışıyorlar. Bu yönüyle yapılan müdahale Ana muhalefet partisinin fiilen ülke siyasetinden tasfiye edilerek Saray’a yedeklenme hamlesidir.

CHP’ye yapılan operasyonlar bir dönem HDP’ye yapılan operasyonlara benzemektedir. Her sabah bir CHP’li belediyeye yolsuzluk operasyonu yapılmakta ve bu şekilde CHP’nin siyasi faaliyetleri engellenerek baskılanmaktadır.

Kürt sorunun çözüm sürecine dair yaşanan gelişmeler ülkenin içinde bulunduğu anti-demokratik atmosferle ters orantılıdır. Bu kadar faşist baskının olduğu koşullarda Kürt sorunun çözümünün tartışılması birçok açıdan çelişki oluşturmaktadır.

Kürt sorunun çözümü için, Kürt Özgürlük hareketi kendi cephesinden oldukça önemli ve radikal adımlar atarken iktidar cephesinden somut bir adım atılmamaktadır. Bu haliyle AKP-MHP iktidarı Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar etmektedir.

PKK’nin aldığı kongre kararlarına ve fiili olarak attıkları adımlara rağmen iktidar cephesi taahhüt ettiği adımları atmamaktadır. Kürt sorunun çözümü konusunda iktidar cephesinde bekle gör taktiği devam etmektedir.

İmralı adasındaki tecridin devam etmesi ve Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmaması, iktidar cephesinde savaş politikalarında ısrar edildiğinin kanıtı niteliğindedir.

AKP-MHP iktidarı Kürt özgürlük hareketini oyalayarak savaş hazırlığı yapmaya devam etmektedir. Kürt sorunun çözümü yerine Kürt özgürlük mücadelesini çözme eğilimi faşizm tarafından özel bir savaş taktiği olarak sürdürülmektedir.

Son 10 yılda, sürdürülen savaş döneminde, Kürt Özgürlük hareketini tasfiye edemeyen AKP-MHP iktidarı, şimdi bunu “terörsüz Türkiye süreci” olarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu anlamda Kürt özgürlük mücadelesinin bir arada olmaya devam etmesi ve politik mücadeleyi sürdürmekte ısrar etmesi AKP-MHP ittifakının tasfiye saldırıları karşısında direnmesi iktidarın hesaplarını bozmaktadır.

AKP-MHP iktidarının süreçten muradı özgürlük hareketini tasfiye etmek olurken, Kürt özgürlük hareketinin talebi Kürt sorunun çözümü ve Türkiye’de demokratikleşmedir.

Bu haliyle AKP-MHP iktidarının mevcut uygulamalarının hiç bir aşamasında demokrasi ve özgürlük taleplerini meşru gören bir pratik göze çarpmamaktadır.

Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi, onun yürüttüğü ve büyük bedeller ödediği mücadele içerisinde şekillenmiştir. Enternasyonalist devrimciler olarak Kürdistan özgürlük mücadelesinin her zaman yanında olduk. Her zaman Kürt halkının taleplerinin kabul edilmesini savunduk.

Gelişmeler düşünüldüğünde adım atmayan çözümden değil tasfiye etmekten taraf olan faşist iktidardır.

Türkiye ekonomisi Cumhuriyet tarihinin en zorlu dönemlerini yaşamaktadır. Hayat pahalılığı almış başını gitmiş bulunmaktadır. Son 10 yıllık gelişmeler düşünüldüğünde 3.5 lira olan dolar 45 lira olmuş bulunmaktadır. Temel tüketim ürünlerinin fiyatı her geçen gün daha fazla artmaktadır. Artan enflasyon karşısında emekçiler açısından yaşam koşulları her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.

İşçi sınıfının yaşam koşullarındaki gerileme bir birinden bağımsız şekilde işçi direnişlerinin artmasıyla, somut bir şekilde sınıfın direniş refleksiyle karşılık bulmaktadır. Her gün ülkenin farklı coğrafyasında bir fabrika da direniş gerçekleşmekte ve işçiler ücretlerini alabilmek için sokağa çıkmaktadır.

Bu gelişmeler açık bir şekilde sermaye düzeninin sömürü politikaları karşısında işçi sınıfının kendiliğinden direnişinin ön planda olduğunu gözler önüne sermektedir. Yaşanan bütün kendiliğinden işçi eylemlerinde iş aktine uymayan işçiye hakkını vermeyen sermaye gerçekliği daha açık bir şekilde belirginlik kazanmaktadır.

AKP-MHP iktidarının ucuz emek cenneti haline getirdiği ülkede halkın öfkesi ve tepkisi her geçen gün daha fazla artmaktadır.

İktidar toplumu teslim almak istemektedir. Bu amaçla toplumda oluşan direniş dinamiklerini yok etmek ve yok edemediği noktada zayıflatmak istemektedir.

Gün geçmesin ki sanatçılar çeşitli gerekçelerle, uyuşturucu kullanma vesaire iddialarıyla gözaltına alınmasın. Bu şekilde ülkede aydın insanlar susturulmaya ve iktidarın uyguladığı politikalar karşısında sessiz kalmaya zorlanmaktadır. AKP-MHP iktidarı döneminde gerçekleşen uyuşturucu kullanma operasyonları esasen sanat dünyasında muhalif duruşta olan isimleri hedef almakta ve adeta onları hizaya getirme politikası olarak uygulanmaktadır.

Öte yandan ülke gençliği AKP-MHP iktidarı tarafından geleceksizliğe mahkum edilmektedir. Sokaklarda çizgi film karakterlerinden esinlenilerek kurulan suç örgütleri, gençleri yürüttükleri çürümüş düzenin çarklarına çekmektedirler. Adeta her gün gençlerin bu çetelerin tetikçisi olarak çeşitli silahlı eylemlere karıştıklarını görmekteyiz. Bu durum AKP-MHP iktidarında gençlerin sokaklarda ne yapmaya teşvik edildiğini bizlere ispatlamaktadır.

Bütün bu tablo içerisinde kadınlar, erkek egemen sistemin baskılarını daha yoğun hissetmektedir. Ekonomik kriz derinleştikçe kadın cinayetleri daha da artmakta erkek egemen sistem kadın katillerini korumaktadır. Yargı, emniyet ve yasalar kadın katili erkekleri daha da cesaretlendirmekten öteye gitmemektedir.

Bütün bu karamsar tablo içerisinde pandoranın kutusunun dibinde umut var olmaya devam etmektedir. Emperyalizmin, siyonizmin ve faşizmin her türlü saldırısı karşısında direnen halkların, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesi dünya halklarının özgürlük, eşitlik ve sosyalizm mücadelesine cesaret vermektedir.

2026 1 Mayıs’ında, ülkemizde ve dünyada kapitalist sömürü düzeninin, emperyalist saldırganlığın ve faşizmin karşısında pandoranın kutusunun dibinde bulunan umudun gün ışığına çıktığının tanığı olduk.

AKP-MHP iktidarının her türlü engellemesine rağmen, işçi ve emekçiler 1 Mayıs alanlarını doldurdular. Taksim’de 1 Mayıs’a çıkma ısrarı önemli bir enerji ve kararlılık ifadesi olarak dikkat çekiciydi.

Gün, bu temelde 1 Mayıs sürecinde yaratılan enerjiyi yılın geri kalan 364 gününde politik bir hareketle güçlendirme günüdür. 2027 1 Mayıs’ının, 1977 1 Mayıs katliamının 50. yıl dönümünde Taksim’i kazanmak ve 1 Mayıs iradesini büyütmek için seferber olma günüdür.

Dünya ve ülkemiz siyaseti önemli tarihsel dönemeçlerden geçiyor. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi için önemli bedeller ödeniyor. Dünya emperyalist sistemi dünya halklarının geleceğini adım adım tehlikeye atıyor. Her gün 3. dünya savaşı konjonktürüne biraz daha girdiğimizi daha güçlü bir şekilde hissediyoruz.

Dünya halklarının geleceği bir avuç sömürücü emperyalist tekele terkedilemez. İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesi açısından olağanüstü bir döneme giriyoruz. Bizler emekçilerin haklarını savunan, emperyalist sömürünün karşısında olanlar, Kürt halkının mücadelesini destekleyenler, gençler ve kadınlar olarak bu gelişmeleri doğru bir şekilde okumalıyız.

Gün karamsarlığa kapılma günü değildir! Tam tersine devrimci görevler temelinde daha fazla görev alma ve ön plana çıkma günüdür.

Devrimci siyaset olarak ülkemiz özelinde işçi sınıfı ve emekçilerin özgürlüğü için büyük bedeller ödedik. Bu bedelleri ödemeye devam ediyoruz ve devam edeceğiz. Bu vesileyle geride bıraktığımız Ölümsüzler Haftası’nda ölümsüzleşen Komünarların aziz hatıralarını bir kez daha hatırlamak doğru olacaktır. Başta devrimci siyasetin önderi Ulaş Bayraktaroğlu olmak üzere ölümsüz Komünarların anıldığı Ölümsüzler Haftası’nı geride bıraktığımız şu günlerde onların hatıralarına ve yarattıkları mücadele değerlerine sonsuz bağlılığımızın altını bir kez daha çizmeyi görev biliriz.

Türkiye topraklarında devrimciliğin kök salması onun uğrunda bedel ödemeden mümkün olmamıştır. Bu uğurda günlük kişisel çıkarlardan vaz geçerek bir davanın insanı olabilenlerin ödediği bedeller sayesinde bu gün devrimci siyaset var olmaya devam etmektedir.

Bu temelde önümüzdeki mücadele döneminde devrimci siyasetin daha fazla inisiyatif alacağı bir dönem olacaktır. Dünya ve ülkemiz halklarının geleceğini etkileyecek önemli gelişmelerin yaşanacağı bir dönemde bizlerde kendi durduğumuz yerden halkımızın özgürlüğü, demokrasi ve sosyalizm ideallerinin gerçek olması için bütün enerjimizle çalışmalıyız.

Bu yönüyle ülkemiz koşullarında işçi sınıfı ve emekçilerin saflarında öfke ve sınıf kini her geçen gün daha fazla büyümektedir. Devrimcilere düşen görev, bu çelişkileri görerek, geniş halk kitlelerini örgütleme görevlerine ivedilikle sarılmalarıdır.

Faşizmin bütün toplumu teslim almaya çalıştığı tarihsel konjonktürde faşizme karşı devrimci güçleri işçi sınıfı ve emekçilerle birlikte seferber edebilecek bir mücadele pratiği örgütleme çabası tarihsel bir öneme sahiptir.

Bu amaçla faşizmin saldırılarından rahatsız olan ve bir şekilde bu saldırıların hedefi olan bütün mücadele dinamiklerini içerecek bir anti-faşist cephe inşası daha güçlü bir ihtiyaç olarak kendini dayatmaktadır.

Mevcut iktidar paranoyak derecesinden gelişen bütün toplumsal hareketleri kriminalize etmeye çabalamaktadır. Bu yönüyle faşist iktidar bu tür girişimleriyle her geçen gün toplum nezdinde daha fazla teşir olmakta ve daha fazla toplumsal meşruiyetini kaybetmektedir.

AKP-MHP iktidarının bugün Türkiye halkına vereceği bir gelecek kalmamıştır. İktidarın bütün baskısı, mahkemeleri ve tutuklama terörü bu gerçeği gizlemek içindir. Halklar nezdinde iktidarın geleceğinin olmadığı her gün daha geniş toplumsal kesimler anlamaktadır.

Bu tablo içerisinde devrimci sorumluluğumuzun bilinciyle hareket ederek geleceği kazanalım. İktidarın baskıları karşısında işçi, emekçi, gençler ve kadınlar bütün toplumsal kesimleri örgütleyecek bir emek seferberliği içerisinde olalım.

Devrimci önder Ulaş Bayraktaroğlu’nun dediği gibi: “İnsan bir kez yaşar, bir kez ölür. Devrimci her ikisini de doğru yapandır”

Paylaşın