Gündem

Küba’da ambargo ve kuşatma sertleşti

Küba’daki sosyalist hükümeti yıkarak ülkenin ekonomisine ve doğal kaynaklarına çökmeye çalışan ABD, onlarca yıldır sürdürdüğü ambargo ve müdahale politikalarını Trump yönetimi döneminde daha da sertleştirdi.

Karayip Denizi’nde, Meksika Körfezi’nin güneydoğusunda ve Atlas Okyanusu’na açılan stratejik bir konumda bulunan, nüfusu yaklaşık 10 milyon olan sosyalist ada ülkesi Küba…

1902 yılında İspanya’ya karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesini kazanan ve sosyalizme dayalı bir yönetim sistemiyle bugüne kadar ayakta duran Küba, şu anda ABD’nin ambargo ve işgal saldırılarıyla karşı karşıya bulunuyor.

Neredeyse beş ayı aşkındır süredir ağır bir ambargo altında olan ülke, yakıt ve elektrik krizi, salgın hastalıklar, yoksulluk, ekonomik istikrarsızlıkla boğuşuyor

Ancak ABD’nin Küba’ya yönelik tehditleri bu yılın başında başlamadı. Küba, Fidel Castro’nun sosyalist devriminin zafere ulaşmasından bu yana, yani 60 yılı aşkın süredir işgalle tehdit ediliyor ve ağır petrol ile ekonomik ambargolarla teslim alınmaya çalışılıyor. Bu süre zarfında CIA destekli işgal girişimleri, nükleer çatışma tehdidi ve çeşitli göç krizleri yaşandı. Bu gerilim, kuşaklar boyunca Kübalıların yaşamını etkiledi. Son 10-20 yıl ise iki ülke arasında iniş çıkışlarla dolu, görece sakin ancak gergin bir dönem oldu.

Donald Trump’ın 2025’te Beyaz Saray’a dönüşü gerilimi yeniden tırmandırdı. Trump, her gün açıkça bu küçük adaya saldıracağı yönünde açıklamalarda bulunuyor. Havana’nın sorunların büyük bölümünden sorumlu olduğunu savunan Trump yönetimi, 1960’lardan bu yana yürürlükte olan ekonomik ambargoyu daha da sıkılaştırdı. Buna ek olarak Küba’nın ülke dışından petrol temin etmesini zorlaştıracak yeni politikalar devreye sokuldu.

Ocak ayı başında, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçırmasının ardından Caracas yönetiminin desteğinin de zayıflamasıyla, Küba’daki enerji krizi ve ekonomik sıkıntılar daha da derinleşti; buna bağlı olarak toplumsal kriz de ağırlaştı.

Bugün Küba’da olup bitenleri daha iyi değerlendirebilmek ve süreci takip edebilmek için hikayenin en başına dönmek gerekiyor. Tarih 15 Şubat 1898, “Maine” adlı ABD zırhlısı Havana Limanı’nda infilak etti ve 260’tan fazla mürettebat hayatını kaybetti. Olayın ardından yapılan ABD soruşturması, geminin bir deniz mayınıyla tahrip edildiği sonucuna vardı.

Şüpheler, 1895’ten bu yana bağımsızlık için savaşan Kübalı devrimciler yerine İspanya’ya yöneltildi. ABD, Nisan ayında çatışmaya askeri olarak müdahale ederek, 400 yıllık sömürge yönetiminin ardından Küba üzerindeki İspanyol egemenliğinin sona ermesini hızlandıran İspanya-ABD Savaşı’nı başlattı.

Ancak 1976’da ABD Donanması tarafından yapılan sonraki bir soruşturma, patlamanın büyük olasılıkla gemideki mühimmatın infilak etmesine yol açan iç bir yangından kaynaklandığını; İspanyol mayını ya da sabotaj bulgusunun bulunmadığını ortaya koydu.

İspanya’nın yenilgisinden sonra Küba’nın ekonomisi, altyapısı ve sanayisi savaş nedeniyle büyük ölçüde harap olmuştu. Ülkenin yeniden inşaya ihtiyacı vardı ve ABD, tıpkı bugün Ortadoğu ülkelerinde izlediği politikaya benzer biçimde, savaştan yeni çıkan ülkeye çöktü Sanayi, ticaret, inşaat ve turizm gibi alanlarda “yatırım” adı altında yayılmacı ve bağımlılık ilişkisi yaratan politikaları devreye koydu.

Küba, 1898’den 1902’de bağımsızlığını resmen kazanıncaya kadar fiilen bir “ABD mandası” olarak yönetildi. Ancak ilk anayasasında dikkat çeken çeşitli şartlar bulunuyordu. Özellikle 1901 ile 1934 yılları arasında yürürlükte kalan Platt Düzenlemesi, adayı uygulamada Washington’ın doğrudan etkisi altına soktu. Bu düzenleme, bağımsız bir ülke görünümü altında ABD’ye Küba’nın iç işlerine müdahale etme hakkı tanıyordu. Özellikle Platt Düzenlemesi’nin 3. maddesi bu müdahale hakkına açıkça izin veriyordu. Bu belge, bugün de varlığını sürdüren ABD kontrolündeki Guantanamo Deniz Üssü’nün kurulmasının da temelini oluşturdu.

1950’lere gelindiğinde, ulusal ekonomide yerli sanayi ve Küba sermayesi yeniden ağırlık kazanmıştı; ancak ekonomi hala ABD şirketlerinin büyük etkisi altındaydı. Özellikle nikel, elektrik, telekomünikasyon ve finans gibi kilit sektörlerde ABD’nin önemli payı bulunuyordu. İki ülke arasında ekonomik ve siyasi açıdan yakın bir ilişki vardı. Adada refah ve lüks, eşitsizlik ve yolsuzlukla birlikte varlığını sürdürüyordu.

Ancak durum bir süre sonra tamamen değişmeye başladı. 1940-1944 yılları arasında Küba’yı demokratik yollarla seçilerek yöneten Fulgencio Batista, 1952’de darbeyle iktidarı ele geçirdi. Yönetimi, otoriterlik, muhalefete baskı ve yolsuzluk iddialarıyla tarihe geçti. Bu durum, adadaki sorunlar ve ABD’nin müdahaleleri nedeniyle toplumun bazı kesimlerinde büyüyen tepkileri artırdı.

ABD, o dönemde tıpkı 1925-1933 arasında Gerardo Machado’nun yönetiminde olduğu gibi, diğer otoriter Küba hükümetlerini desteklediği gibi Batista’yı da destekledi.

Muhalefet içinde bazı kesimler Batista darbesi öncesindeki statükoya geri dönmek isterken, bazıları da ABD’ye bağımlılığı azaltacak sosyalist bir ülkeyi savunuyordu. Bu ikinci grupta, daha fazla egemenliğe inanan ve devrimi silahlı mücadele yoluyla gerçekleştirmeyi savunan sosyalist fikirli genç avukat ve siyasi lider Fidel Castro öne çıktı.

1953’teki ilk başarısız silahlı ayaklanmanın ardından yaklaşık iki yıl hapis yatan ve daha sonra Meksika’ya sürgüne giden Castro, 1956’nın sonunda Arjantinli devrimci Ernesto Che Guevara ve 80 kişiyle birlikte Küba’ya geri döndü.

Devrimciler, ülkenin doğusunda bir gerilla savaşı örgütledi. İki yıldan biraz fazla bir sürede ayaklanma tüm adaya yayıldı. 1 Ocak 1959’un erken saatlerinde Batista bir uçağa binerek Dominik Cumhuriyeti’ne kaçtı. Yedi gün sonra Castro ve gerillalar, büyük bir halk desteğiyle Havana’da zaferini ilan etti. Böylece devrim başlamış oldu.

Devrimin ardından Küba ile ABD arasındaki kopuş aniden olmadı. 1960’ların başında yaşanan iki olay kopuşu hızlandırdı. İlki, Castro’nun ABD’nin işgal ettiği toprakların bir kısmını kamulaştırmayı öngören toprak reformuydu. Nihayetinde topraklar Küba’nındı. ABD’nin ekonomide ve jeopolitik alandaki en büyük rakibi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) Küba’yı ziyaret ederek hükümetle anlaşmalar imzalamasıyla kriz patlak verdi. Havana ile Moskova arasındaki anlaşmalar arasında Küba şekerinin Rus ham petrolüyle takas edilmesi de vardı. Ancak Küba’daki birçok rafineri ABD’nin “kontrolündeydi”.

Washington, Küba’nın ABD pazarında garanti edilen “şeker kotasını azaltarak” aslında ilk ambargoyu uygulamaya başladı. Dolayısıyla Moskova, Küba şekerinin başlıca alıcısı haline gelerek buna karşılık verdi. Havana ise ABD’ye ait tüm sanayi ve işletmeleri tamamen kamulaştırdı. Ocak 1961’e gelindiğinde diplomatik ipler tamamen koptu; bu arada Castro devrimini sosyalist bir yöne çevirdi.

Nisan 1961’de, çoğu Castro karşıtı Kübalı sürgünlerden oluşan yaklaşık 1500 kişi, CIA desteğiyle kullandıkları uçak ve gemilerle Küba’ya geçerek Castro’yu devirmeye çalıştı. Dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy’nin son anda hava desteğini çekmesinin ardından, güneyde üç gün içinde Küba güçleri tarafından boşa çıkarılan bu darbe girişimi kamuoyunda “Domuzlar Körfezi Çıkarması” olarak biliniyor. Yakalananlar, Aralık 1962’de ilaç ve gıda karşılığında ABD ile takas edildi.

Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişim Castro’yu güçlendirdi ve sosyalist gündem ağırlık kazandı. Ancak ABD durmadı; bu kez “Mangosta Operasyonu” adlı yeni bir gizli saldırı planı başlattı. Bu plan, siyasi, psikolojik, askeri, sabotaj ve istihbarat operasyonlarının yanı sıra Castro dahil başlıca siyasi liderlere yönelik suikast girişimlerini de kapsıyordu. Bu da ülkeyi topyekün bir felakete sürüklemek anlamına geliyordu. Dolayısıyla Küba’nın kendini savunması gerekiyordu ve Nikita Kruşçev liderliğindeki Sovyetler Birliği destek vermeye hazırdı.

1962 yazında ABD istihbarat raporları, Küba’ya Sovyet silah sevkiyatında artış olduğunu bildirdi. Bu, Soğuk Savaş’ın en kritik anı olan Füze Krizi’ydi. Küba, 13 gün boyunca nükleer çatışmanın eşiğine sürüklenen dönemin süper güçleri ABD ve Sovyetler Birliği arasında kaldı. Yoğun müzakerelerin ardından kriz çözüldü ve Sovyetler füzelerini Küba’dan çekti. Ancak geride büyük bir hasar ve güvensizlik kaldı. Küba hükümeti, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalist bloka bağlılığını pekiştirerek kuzeydeki komşusundan daha da uzaklaştı.

Fakat Küba, bulunduğu bölgede ABD hegemonyasına karşı direnişten geri adım atmadı. Beyaz Saray’dan hem Demokrat hem Cumhuriyetçi başkanlar geçti ve Havana’da Fidel Castro liderliğinde tek partili sosyalist sistem pekişti.

Küba Devrimi, bölgede sol hareketlere de ilham verdi. 1960’larda Kolombiya gerillaları, 1980’lerde Nikaragua’daki Sandinista Hareket ve 1990’ların sonunda Venezuela’daki Bolivarcı devrim bunlar arasındaydı. Elbette bu dönemde göç sorunu hem çatışma hem de iş birliği noktası oldu.

1959’dan itibaren ABD, bu kez göçmenler üzerinden Küba’yı zayıflatmaya çalıştı. Düzenli ve çoğu zaman deniz yoluyla ABD’ye gitmek isteyen göçmenleri teşvik etti. Amaç, Küba’yı insansızlaştırmak ve hükümete olan güveni yok etmekti. 1980’de gerçekleşen Mariel olayları bunlardan biriydi. O yıl 125 bin kişi Küba’dan Florida’ya doğru yola çıktı.

Bir diğer önemli olay ise 1994’teki “balseros” (derme çatma sallar) kriziydi. 1991’de SSCB’nin çöküşünün ardından Küba ağır bir ekonomik krize sürüklenmişti.

Çöküşün ardından ABD’nin kışkırtmasıyla Castro karşıtı protestolar yaşandı ve yaklaşık 35 bin kişi ABD’ye gitti. Bu durum, Washington’un göç politikasını değiştirmesine ve uygulamada ABD toprağına ayak basanın kalabildiği, denizde yakalananın ise geri gönderildiği “ıslak ayak-kuru ayak” doktrinini uygulamaya koymasına neden oldu.

1990’lı yıllar ise Küba’ya yönelik ambargoların daha da sertleştirilmesini beraberinde getirdi. 1996 tarihli Helms-Burton Yasası’nın uygulanması, ekonomiye daha fazla kısıtlama ekledi ve ambargoyu yasalaştırdı. Böylece ambargonun kaldırılması yalnızca Kongre onayıyla mümkün hale geldi. Ambargoyla sıkıştırılan ve üretim sıkıntılarının mağduru olan Karayip ülkesi, turizme aşırı bağımlı hale geldi. Turizme bağımlılık bugün bile etkisini her alanda hissettiriyor.

1994’ten bu yana baskı ve ambargo hiç durmadı. Fidel Castro, 2006’da ağır bir şekilde hastalanmasının ardından iktidarı bıraktı ve yerini kardeşi Raúl Castro aldı. Raúl Castro yönetimi ve Barack Obama’nın başkanlığı döneminde iki ülke 2015’te normalleşme yönünde bir adım attı.

2015’teki yumuşamanın ardından Küba turizmi canlandı ve ada, onlarca yıldır erişemediği ülke dışı havalelere ve dövize erişim kazandı. Elçilikler yeniden açıldı, seyahat kısıtlamaları kaldırıldı ve değişim talep edenlere umut veren bir ekonomik açılım yaşandı.

Ancak Fidel Castro’nun ölümünden aylar sonra, 2017’de Donald Trump’ın Beyaz Saray’a ilk kez gelişi, onarılan tüm köprüleri yıktı. Trump’ın Ocak 2025’teki dönüşüyle birlikte ise ambargo, ada üzerindeki baskılar ve kısıtlamalar daha da sertleşti ve iki başkent arasındaki gerilim de arttı.

Biden döneminde kısmen gevşetilen kısıtlamaları ilk haftalarında iptal etti. Helms-Burton Yasası’nın “Title III” hükümlerini tam olarak yeniden aktif hale getirdi ve “Küba Kısıtlı Liste”yi genişleterek Küba ile iş yapan yabancı firmalara yönelik yaptırımları sertleştirdi. Haziran 2025’te Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu (NSPM-5) ile ilk dönemindeki “maximum pressure” politikasını restore etti. Üçüncü ülkelerden Küba’ya petrol taşıyan tankerlere ve şirketlere ağır yaptırımlar uyguladı.

Latin Amerika’yı ABD’nin “nüfuz alanı” olarak tanımlayan ve buradaki Çin etkisini kırmak isteyen Trump, “yasa dışı göç” ve “uyuşturucu ile mücadele” adı altında işgalci politikaları devreye koydu. Venezuela’da Maduro’nun Ocak 2026’da kaçırılmasının ardından Küba’ya verilen petrol ve mali desteğin kesilmesiyle ambargoyu fiilen genişletti.

Trump ayrıca Küba politikasını “Batı Yarımküre’de Amerikan hakimiyetini yeniden tesis etmek” olarak tanımlıyor ve bunu Monroe Doktrini’nin güncellenmiş, saldırgan bir versiyonu olarak görüyor. Küba’yı, Venezuela ile birlikte bölgedeki “sosyalist tehdidin” ana unsuru olarak gösteriyor. Ona göre bağımsız ve sosyalist Küba, Karayipler’deki emperyalist istikrarı bozan bir örnek. Bu nedenle ekonomik boğma, petrol ambargosu ve diplomatik izolasyon politikalarını kararlılıkla sürdürüyor.

Kaynak: ANF

Paylaşın