DEV-GÜÇ, “6 Kasım bizim için milat olamaz ama içi yeniden doldurulacak bir mevzidir. Ezberlerimize hapsolmadan, kampüsün ve sınıfın güncel ihtiyaçlarına yanıt veren bir örgütlenme temel sorumluluğumuzdur” dedi.
Eylül’de kampüslere dönerken önümüze 17 maddelik bir metin çıktı. İçişleri Bakanlığı’nın valiliklere gönderdiği “Üniversitelerde Güvenlik Tedbirleri” genelgesi. Gençliğin örgütlü kuvvetlerini hedef alan bu genelge, okulda örgütlü olsun ya da olmasın tüm öğrencileri doğrudan etkiliyor. Bu durum yalnızca fiziksel bir engelleme değil, aynı zamanda kampüslerdeki en temel örgütlenme hakkının ve dayanışma ağlarının felç edilmesi anlamına gelmektedir.
Kuşatma, dersliklerin kapısından yurt odalarının içine kadar genişleyen kapsamlı bir kontrol mekanizması olarak kurgulanmış görünüyor. Bu genelge yalnızca kulüp faaliyetlerini, standları ve eylemleri değil öğrencilerin yan yana gelişini, birbirleriyle kurduğu en yalın insani teması ve haberleşme zeminlerini dahi peşinen şüpheli ilan eden bir mantığa sahip. Bu genelge ile kampüs yaşamı bir nezarethane disiplinine sokulmak istenmektedir.
6 Kasım’a geldiğimizde bu genelge daha da anlam kazanıyor. Metnin hiçbir yerinde YÖK’ün adı geçmiyor. Talimatı doğrudan bakanlık veriyor, vali illerde, polis, ÖGB ve rektörlük ise sahada uyguluyor. Her yıl 6 Kasım’da YÖK’ün karşısına dikilirken, YÖK hala işlevini yerine getiriyor mu, yoksa yetkilerini tümden Saray’a mı devretti sorusunu sormalıyız.
YÖK’ün Tarihsel Rolü ve Bugünü
12 Eylül’ün üniversiteye çizdiği sınır, AKP’nin elinde devletin bütün kademelerine yayıldı. Bugün HSYK, MGK, AYM, Danıştay, Yargıtay ve nicesi gibi YÖK de iktidarın bir bürosu gibi çalışıyor. Çünkü faşizm tam itaat dışında bir seçeneği kabul etmiyor genelge ise bu itaati öğrenciler üzerinde kurmanın aracı. Devlet öğrencilerin örgütlülüğü, en ufak bir muhalif kıpırdanma, en temel akademik özgürlük talebi dahi varoluşsal bir tehdit olarak algılamakta ve ona göre saldırmaktadır.
6 Kasım 1981’de YÖK kurulduğunda, 12 Eylül askeri darbesi bir karşı-sınıf politikasının parçası olarak bu hamleyi yapmıştı. İhsan Doğramacı’nın 1984’te ilk özel üniversitenin patronu olması tesadüf değildi, ABD güdümündeki neoliberalizmin bu coğrafyaya adım atışının ilk yansımalarından biriydi. 12 Eylül cuntasının üniversiteyi hizaya sokma operasyonu olarak başlayan YÖK, aynı zamanda sermayenin üniversitelerdeki devrimci odağın ve bu devrimci potansiyelin dağılması için doğrudan müdahalenin aracı oldu. Bilginin ticarileşmesi, üniversitenin ve nitelikli eğitimin bir hak olmaktan çıkıp sermayeye nitelikli işgücü üreten bir “fabrika”ya dönüştürülmesi süreci tam da buradan, 1981’in karanlığından beslendi. 12 Eylül darbecilerinin tanklarıyla kurduğu bu düzen, 24 Ocak kararlarının iktisadi mantığını üniversitelere taşıma misyonunu üstlenmiştir. Eğitime ayrılan kamusal bütçeler kısılarak üniversiteler döner sermayeler, araştırma fonları adı altındaki sermaye projeleri ve paralı eğitim uygulamalarıyla sermaye gruplarının doğrudan kâr arayışlarına açılmıştır.
Neoliberal dönüşümün üniversitedeki karşılığı, öğrencinin “müşteri” veya “stajyer” haline getirilmesiydi. YÖK, bu dönüşümün bekçiliğini üstlendi. 90’lı yıllarda üniversitelerde artan polis varlığı, soruşturmalar, disiplin cezaları hep bu sermaye merkezli eğitim politikasının sürekliliğini sağlamak içindi. 2016’da OHAL kararnameleriyle rektörlük seçimleri kaldırılarak rektörlerin doğrudan Erdoğan tarafından atandığı döneme geçildi. İşte bu dönem sadece öğrenci hareketinin değil tümden toplumsal muhalefetin hayatının artık eskisi gibi olmayacağı günlerin başladığının habercilerinden yalnızca birisiydi. Faşizmin adım adım kurumsallaşmaya başladığı ve artık eski mücadele yöntemlerinin, ihtiyaçlarının değiştiği bir döneme giriş yaptık. Bu bağlamda YÖK’ün kaldırılması önemli bir taleptir fakat esas olan kendi alternatifimizi netleştirmektir. Netleştirmediğimiz koşulda ayine dönüşmüş buluşmalarımız devam edecek elli kişi, bir basın metni, birkaç slogan ve dağılma… Yarın YÖK lağvedilip yerine Cumhurbaşkanlığına bağlı bir ofis açılsa rektörü yine Erdoğan atar, standı yine ÖGB dağıtır, değişen sadece tabela olur. Nitekim meselenin özü kurumsal etiketler değil, o kurumları sevk ve idare eden sınıfsal tercihler ve iktidar ilişkileridir.
İşte tam da bu yüzden, YÖK’e karşı yürütülecek mücadelenin sınırlarını doğru çizmek zorundayız. Yalnızca “tabelanın değiştirilmesi” 12 Eylül’ün ve neoliberalizmin kökleşmiş yapısını ortadan kaldırmaya yetmez. Bu tarihsel gerçeklikten baktığımızda üniversite mücadelesi, idari bir reform meselesi değildir. Başından beri ifade ettiğimiz kendi alternatifimiz bu noktada devreye giriyor: Özerk Demokratik Üniversite. Bizim anladığımız yerden söylemek gerekirse sosyalizme içkin bir üniversite yapısı. Kapitalizmin üniversiteyi bir fabrikaya,öğrencileri müşteri ve ucuz iş gücüne, kampüsleri ise polisin ve genelgelerin hüküm sürdüğü birer nizamiyeye dönüştüren yapısını kökten reddetmeli. Bilginin sermaye gruplarının çıkarına değil halkın ve sınıf mücadelesinin hizmetine sunulduğu polisin, fişlemenin, turnikelerin ve harçların tamamen kaldırıldığı; eşit,parasız, anadilde ve bilimsel bir eğitim düzeni ancak kapitalizme karşı yürütülen bütünlüklü bir iktidar mücadelesinin kampüsteki mevzisi olarak kazanılabilir. Öğrencinin geleceğini işçi sınıfının geleceğiyle ortaklaştıran bir hat inşa edilmelidir.
Son söz olarak, 6 Kasım bizim için milat olamaz ama içi yeniden doldurulacak bir mevzidir. Ezberlerimize hapsolmadan, kampüsün ve sınıfın güncel ihtiyaçlarına yanıt veren bir örgütlenme temel sorumluluğumuzdur.
