Son bir kaç gündür hepimizin gözü önünde sokaklardan yansıyan polis şiddeti görüntüleri var. İradelerine darbe vurulan ve iradeleri yok sayılan binler sokakta ve her defasında yeni bir şiddet görüntüsü de eylemlerin beraberinde geliyor. Vekillerin darp edilmesi, engelli gencin polis tarafından dövülmesi, kafasına kısa mesafeden plastik mermi sıkılan devrimci, TOMA’ya karşı dururken başından tülbenti savrulan anneler…
Bu haberlerin yanı sıra, dün sabah saatlerinde Diyarbakır’da aile şiddeti-cinayeti diye lanse edilen ama içeriğinde erkek şiddeti çıkan haber, cezaevindenden sesini duyurmaya çalışan trans Buse, hepimizin gözleri önünde katledilen ve ölmek istemiyorum diyen Emine Bulut ve metrobüste bir kadına cinsel tacizde bulunduktan aylar sonra cezaevinden avukatlarının alkışlarıyla tahliye edilen Fatih Özdemir… Buna benzer, münferit birer olaylarmışcasına, birer cinnet hikayeleriymişcesine, erkekliğin üzerinin kapatıldığı bir yığın haber ve yorum…
Yine hafızalarımızda tazeleniyor hemen; üç gün sonra serbest kalan şiddet, taciz, tecavüz faili erkekler, kravatına indirim yapan yargı, yasalarıyla, sözleriyle onların yegane dayanakları iktidar… Yine hafızalarımızda tazeleniyor; adını hiç duymadığımız katledilen, erkekliğin her biçimine maruz edilen, hapsedilen kadınlar, LGBTİ+ler.
Bu görüntüleri medya bize parça parça verse de büyük bir resmin kesitlerini oluşturuyor hepsi. Resme daha dikkatli bakarsak yaşanan erkek şiddetinin niteliğinin yükseldiğini bu şiddetin ve erkekliğin iktidardan nasıl beslendiğini görüyoruz.
Resmin bir yanında duran, kayyumları ele alalım, 15 Ağustos sonrası atanan kayyumların ilk işlerini hatırlayalım. Kayyumların ilk icraatı o dönem belediyeler tarafından açılan kadın merkezlerinin ve sığınma evlerinin kapatılması olmuştu. 19 Ağustos günü atanan kayyumlara dair de İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıklamalarının ilk odağı, bir kadın kazanımı olan eşbaşkanlık sistemi oluyor.
Resmin diğer bir yanını ise; artık istatistiksel verilerine neredeyse şaşırmadığımız bir erkek şiddeti artışı var. Az evvel söylediğimiz gibi istatiklere ve yaşanan kadın cinayetlerine baktığımızda, erkek şiddetinin katmerlendiğini ve biçim değiştirdiğini görüyoruz. Bu şiddet içinde, silah, kezzap, dinamit gibi akla gelebilecek tüm ‘vahşiliği’ barındırıyor. Yaşanan her cinayet bir başka öldürmek isteyen erkeğe örnek teşkil ediyor. Katledilen kadınların birçoğu boşanmak istedikleri için katlediliyor, her zaman olduğu gibi yine katil kadınların hemen yanı başındaki erkeklerden biri oluyor.
İktidarın çeşitli politikalarla korumaya çalıştığı aile, dönüp dolaşıp doğrudan kadınları vuruyor. Tıpkı faşizmin kurumsallaşmasının doğası gereği yarattığı savaş ve devlet şiddetinin de ilk kadınları vurduğu gibi. Yine AKP’nin beslediği muhafazakarlığın, sokakta giydiği kıyafetten dolayı, gittiği okuldan dolayı ilk kadınları vurduğu gibi. Yaşanan ekonomik krizle ilk işten çıkarılan, esnek çalışma adı altında emek sömürüsünün en ağır biçimine tabi tutulan, güvencesiz çalışanların kadınlar olduğu gibi.
Bu anlayışın bir parçası ve cinsiyet eşitsizliğini yeniden üretmenin bir mekanizması olan medya, kadın cinayetlerini tekil tekil sunmaya günlerdir devam ediyor. Emine Bulut’un öldürülürken çekilen videosu medyada defalarca tık avcılığı için sunulurken birçok erkeği cesaretlendiriyor. O video her izlendiğinde Emine defalarca ölüyor. Cem Garipoğlu’nun babasının avukatlığını, iktidarın şakşakçılığını yapan Metin Feyzioğlu yüzsüzce sosyal medya hesabından kadın cinayetinlerinin son bulması için şiddetsiz toplum çağrısı yapabiliyor. Duyduğumuz, gördüğümüz cinayetler karşısında kadın-”erkek” kınama(!)lar yayınlanıyor, fail erkekler ”serbest kalıncaya” kadar ”lanetleniyor”.
Devletin koruduğu tek şeyin aile ve erkeğin olduğunu, yasalarından iktidar politikalarına, yargısından polisine kadar kadın düşmanlığı yaptığını açığa çıkarmadığımız sürece, karşısındaki öfkeyi büyütmediğimiz sürece de böyle devam edecek. Tüm sosyal medya mecralarında, lanetlenen, kriminalize edilen, hatta ”dünya yıkılsa da altında kalsak” denilen bu şiddet ve erkeklik palazlanarak büyümeye devam edecek. Biz; bu düzen yıkılacak, patriyakal kapitalizm – erkeklik altında kalacak demediğimiz, kökenlerini hedef almadığımız sürece patriyarkal kapitalizm kadın cinayetlerini olağanlaştırmaya, kadın düşmanlığını gizlemeye, namusu yüceltmeye tüm mekanizmalarıyla devam edecek.
Ötesinde, sesini, ”ölmek istemiyorum” çığlığını duymadığımız bir kadın katledilirken, bir trans yakılırken yahut bir çocuk cinsel tacize uğrarken… Tecavüze uğrayan kadına ‘rıza’, boşanmak isteyen kadına aile, boşanan kadına ‘nafaka’ tartışmaları yürütülürken…
Buradan devam edecek olursak, yasaların caydırıcı olmayışı, AKP’nin iktidarı boyunca şekillendiremeye çalıştığı neoliberal-muhafazakar politikaları, mevcut yasaların işlenmeyişi, faşizmin krizlerinin erkekliği beslediği ve şiddeti arttırdığı doğru. Tüm yaşananlara baktığımızda görüyoruz ki kadınlar, erkek, devlet ve yargı tarafından adeta bir işbirliği içerisinde öldürülüyor. Diğer taraftan, tüm bu yaşananlar etrafında kadınların sesini duyurmak ve erkek şiddetine son vermek için, bu şiddetin bütünlüğünü görmediğimiz yerde bu saldırılarla başa çıkmamız ve her biçimiyle bir bütün olarak erkek egemenliği tarumar etmemiz mümkün değil. Nasıl erkek egemen anlayış bu yaşananları tekil olarak sunup, patriyarkayla bütünlüğünü gizliyorsa, karşısında yürütülen mücadele de tekil örneklere yahut özsavunmalara sıkıştırılıp, örgütsüz ve parçalı bir biçimde devam ediyor. Diyarbakır’da sokakta, İstanbul’da adliyede, Kırıkkale’de kafede yahut Niğde’de bir evde saldıran, katleden, ”affeden” aynı erkeklik. Hepsi erkek egemenliğin, patriyakal kapitalizmin, örgütlü bir bütününün değişik tezahürleri. Haliyle buna karşı yürütülecek mücadele de bütünlüklü, sürekli ve örgütlü olmalı.
Kadınları katletmeyi kendinde hak gören erkek egemenliğine, erkekleri kollayan katillerin sırtını sıvazlayan yasalara, yok sayılmaya, yaşam hakkımızın bu denli kolayca gasp edilmesine, yok eden erkek egemen sisteme karşı, kadına yönelik her türlü şiddete ve kadın cinayetlerine karşı kadınların örgütlü mücadelesini yükseltmek ve bunun her alanda sürekliliğini sağlamak elzem. Unutmayalım ki, biz bu topraklarda ancak kadın dayanışması ve örgütlü mücadelemiz sayesinde yaşayabiliriz.
