Bugün İslam ve Sol Çalıştayının ikincisi gerçekleştiriliyor. Yarın da sürmesi planlanan çalıştayda, “Tarihsel Tecrübeler”, “Çağdaş Tecrübeler”, “Kişisel Tecrübeler”, “Karşılaşmalar, Yüzleşmeler”, “İslam, Kadın ve Sol” başlıklarıyla tartışmalar yürütülecek. İslam ve Sol Çalıştayı düzenleme kurulundan Emre Ergül ve Billur Aslan Umut Gazetesi’nin sorularını yanıtladı.
“Bir tarafta sarayların, köle ve cariye sahibi olan ‘Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’ sultanların dini vardır diğer tarafta saraylara ve saltanatlara isyan eden din vardır.”
Çalıştay’ın ilki hem sol hem İslami cenah açısından büyük bir etki uyandırdı. Siz bu etkiyi bekliyor muydunuz?
Emre Ergül: İslam ve Sol Çalıştayı’nın henüz hazırlık aşamasındayken böyle bir etki uyandıracağını tahmin ediyorduk. Hem olumlu hem de olumsuz anlamda oldukça fazla geri dönüş aldık. İslam ve Sol birbirine düşmanmış gibi lanse ettirilen iki kavram. Bunun bir proje olduğunu düşünüyorum. Kapitalizm ve onun hamleci gücü emperyalizm, Ortadoğu halkları üzerinde din temelli bir anti-komünist propaganda yaptı. Bu anti propagandanın sonucu olarak sosyalizm, ekonomi-politik bağlamından kopartılarak “din düşmanlığı ve ateizm” olarak algılatıldı. Engels’in dine karşı savaş açmayı ve ateizmi bir parti programı olarak tanımlamayı anarşist bir safsata olarak tanımladığı hepimizin malumudur.
Bu noktada bazı kavramlar bilinçli olarak o denli çarpıtıldı ki, esas muhtevasını ortaya koymak neredeyse deveye hendek atlatmak kadar zor bir duruma geldi. Örneğin; tarihsel ve diyalektik materyalizmi benimseyenler “maddeye tapanlar” diye lanse ettirilir oldu. Fethullah Gülen’ler, Mehmet Şevket Eygi’ler ve Recai Kutan’lar Komünizmle Mücadele Dernekleri’yle bu antipropagandayı tüm ülkeye yaydılar. Bu antipropagandanın temelini oluşturan din anlayışı, hiç şüphesiz Kerbela’yla beraber karşı devrime uğrayan din anlayışından başka bir şey değildi.
Henüz modern devrimci hareketlerin olmadığı dönemlerde sınıf mücadeleleri din bayrağı yürüyordu. Dinlerin karşı devrime uğramasıyla bu mücadele, mehdici/kurtarıcı karakterli iştirakçi ve ihtilalci çeşitli heterodoks mezhepler ve tasavvufi ekoller ile devam etti. Bunların da karşı devrime uğramasıyla beraber modern devrimci hareketler doğdu. Sosyalizmin tarihsel kökenlerine baktığımızda bu kökenlerin tüm tek tanrılı dinlerde olduğunu görürüz.
Marx’ın dini kalpsiz dünyanın kalbi, mazlumların içli çığlığı ve var olan durumlara bir protesto ve afyon olarak tanımlaması da bu bağlamda kayda değer ve oldukça önemli bir tanımlamadır. Engels’in Thomas Müntzer, Etienne Cabet ve Wilhelm Weitling gibi isimlerin üzerine değerlendirmeleri ve ilk dönem Hıristiyanlığı dini ve politik açıdan devrimci olarak görüp komünist tahayyülü şekillerinden parçalardan biri olarak görmesi de önemli bir örnektir. Aynı şekilde Lenin’in sıklıkla atıf yaptığı Pugaçov Ayaklanması da oldukça fazla dini motife sahiptir.
Bir tarafta Muaviye’nin dini vardır, diğer tarafta İmam Ali’nin dini vardır. Bir tarafta Çelebi Mehmed’in dini vardır, diğer tarafta Şeyh Bedreddin’in dini vardır. Bir tarafta sarayların, köle ve cariye sahibi olan “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” sultanların dini vardır diğer tarafta saraylara ve saltanatlara isyan eden din vardır. Ali Şeriati’nin tanımıyla dine karşı din vardır. Bir marksist olarak bu iki din arasındaki politik farkı gözetmek gerektiğini ve ona uygun politik tutum almak gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamıyla İslam ve Sol Çalıştay’ı Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin mirasını reddetmeyi ve din temelli antikomünist propagandayı aşmayı da hedefliyor.
Billur Aslan: Bu topraklarda uzun zamandır ideolojik anlamda bir sıkışmışlık var. Statükocu solun yıllardan beri yaptığı hataların en belirgin olanları halkımızın tarihsel değerlerini dini metaforlar barındırdığı için uzakta tutması ve ideolojik hattını şekillendirirken Marx’ın “Din, halkların afyonudur” sözünü benimsemesi. Oysaki Marx’ın zaman-mekan diyalektiğini bu çerçeve nezdinde atlaması onun en büyük yanılgılarından biridir. Günümüzde bu durumun yansıması solun bir çizgisinin aydınlanmacılık, modernizm ve pozitivizm düzleminde gitmesi oldu. Oysa sol, bu coğrafyanın tarihsel köklerini görmezden geliyor. Solun İslamı afyon olarak görmesi ve aynı zamanda dindar/Müslüman kesimin kendi tarihsel köklerine yabancılaşması da bu iki kavramın birbirinden uzaklaşmasında rol oynadı. Bizim meseleyi tüm gerçekliği ve ayrıntılarıyla ele almak en büyük düsturumuzdur.
Gezi sürecinde namaz kılan Müslümanlar ve herhangi bir dış müdahaleye karşı etraflarında koruma alan halk o dönem gündem olmuştu. Bu çalıştay da, İslam ve sol açısından bir buluşma nihayetinde. Bunu bir sohbet veya karşılıklı bir görüşme dışında somut olarak bir karşılığı da olacak mı? Bunun gibi hedefleriniz var mı?
Billur Aslan: Esasında bunun somut tahlilini Gezi sürecinde hepimiz belirgin olarak yaşadık. Hem solcu hem de Müslüman bireylerin birlikte sokakta olabildiğini, oradaki komünü kurarken ortaklaşabildiklerini görmüş olduk. Biz bunu bu aşamadan alıp teorik anlamda derinleştirmek ve bunun pratik zeminini eş zamanlı olarak örmek için bu çalıştay ve benzerlerini yapıyoruz zaten. Bu ruh bizim tarihsel köklerimizde var. Sol ve İslam bu coğrafyada her zaman birlikteydi. Baktığımızda Şeyh Bedrettin, Babailer, Karmatiler hatta Türkiye Komünist Partisinin kuruluşunu yaratan süreç İslam ile solu birlikte şekillendirmiştir. Kendini Müslüman, Bolşevik bir yapılanma olarak örgütleyen Yeşil Ordu bunun iyi bir örneği. Aynı şekilde Mustafa Suphi ve onunla birlikte şekillenen Doğu Halkları Kurultayı da iyi bir örnek teşkil etmekte. Bu bağlamda Kemalizmin müdahalesine kadar İslam ve sol ilişkisi bu coğrafyanın tarihselliğinde bir bütün olarak gelişmiştir.
Emre Ergül: Kartacalı komutan Hannibal’ın “Ya bir yol bulacağız ya da bir yol açacağız.” şeklinde meşhur bir sözü vardır. İslam ve Sol Çalıştayı da bu bağlamıyla bir yola girişme adımıdır. Yılların biriktirdiği tortular ve ön yargılar, bu işin çok kolay olmadığını ve henüz yolun başında olduğumuzu gösteriyor. Ancak her temas bir iz bırakır. Şeyh Bedreddin’in hocası Şeyh Hüseyin Ahlati “İnsan istediği kadar öğrensin, istediği kadar düşünsün; eylem yoksa, anlamak da yoktur.” der. Uzun süren teorik tartışmalar yapmaya çok lüzum olmadığını düşünüyorum. Mesele ezilenlerin mücadelesine pratikte ne denli katkı sunacağımızla ilgilidir.
Sistemin geniş kitleleri düzen içinde tutmaya yarayan ve bize karşı en önemli antipropaganda araçlarından biri olan ve bu toprakların tarihsel ve sosyolojik gerçeği olan dini, egemenlerin sultasından kurtarıp ezilenlerin mücadelesine katkı sunacak bir araç haline getirmeliyiz. Bu konuya burjuva aydınlanmacı ve sekter bir biçimde değil, sınıfsal yaklaşmalıyız. Bu topraklarda her haftanın aynı günü aynı saatte milyonlarca insanı bir arada toplamayı başaran ya da yılın belirli ayı belirli saatler arasında yeme içmenin kesilmesi gerektiğini emreden ve bunu milyonlarca insana uygulatan tek güç dindir. Bu azımsanmayacak bir güçtür. Hutbelerde Ebuzer’in “Aç sabahlayıp da kılıcını çekmeyenin aklına şaşarım.” sözünün yankılanmasını başarmalıyız. Geniş müslüman kitlelere bildikleri kavramlar ve dille giderek bunu yapmalıyız. Bunu yaparken de bu politik hattın sosyalist mücadeleye kanalize olmasını sağlamalıyız.
Böylelikle siyasal islamcı hareketler eliyle Sünni emekçileri karşı devrimci tarzda saflaştıranlara karşı başarı sağlayabiliriz. Bunun tersi ilişkilenişler de yoksul Sünni kitleler ve AKP başta olmak üzere Milli Görüşçü vb. devlet güdümlü anlayışlar ile sistemin boyunduruğuna mahkum edilmektedir. Asi Türkmen geleneğine sahip kesimler de MHP eliyle bu boyunduruğa mahkum ediliyor. Sarayın burjuva İslamcılığı ile Sünni emekçilerin çıkarları arasındaki çatlağı derinleştirip bunu politikleştirmeliyiz.
Bunları yaparken iktidarın hayatın tüm alanlarını dinselleştirme çabasına karşı çıkarak her türden inanç özgürlüğünü savunmak zorundayız.
Bu bağlamıyla bu çalıştaylarda edinilen tecrübelerin Marksizmden vazgeçmeden ve onda ısrar ederek politik bir hatta büründürülmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çalıştay programında en dikkat çeken konulardan biri de Kadın İslam ve Sol oturumu. İslam ve sol’un yan yana gelmesini bile hazmedemeyen kesim var. Kadın İslam ve Sol oturumunu yapmaktaki hedefiniz nedir? Oturumla ilgili olarak iki taraf açısından yaşadığınız zorluklar oldu mu?
Billur Aslan: Her iki kesim itibariyle, İslam ve kadın alanında ve sosyalizmde kadın gibi başlıklar çokça işlenmiştir, fakat bu coğrafyaya ait konularda birliktelik aşamasında birbirinden uzak duran 2 zıt kutup olmuşlardır. Biz bu oturumun çalışmalarını yaparken iki hattın da birbirlerini tanıması ve ideolojik hattını genişletmesi gerektiği aynı zamanda özellikle sosyalist kadınların beslendiği Avrupa merkezli düşünce sistemini biraz kırıp bu coğrafyaya özgü bir hat oluşturmasına katkı sağlayacağını düşünüyoruz.
“Egemenlerin değil, Ezilenlerin İslam’ı” ekseninde, bu toprakların sosyolojik dinamiklerini de göz önünde bulunduran bir politik devrimci hat örülmesine bu çalıştay katkı sunacaktır.
Coğrafyamızda çeşitli tartışmalara da konu olan, kendi tarihi kökleri ile buluşma ya da kendi tarihini kesintisiz bir bütünsellik içerisinde sunma tartışmalarına İslam ve Sol Çalıştayı sizce ne gibi bir katkı sunuyor?
Emre Ergül: Özellikle geleneksel ögelerin baskın olduğu toplumlarda, devrimci hareketlerin semboller düzeyinde de olsa geçmişe yaptıkları referanslar, meşruiyet ve gibi sorunların aşılmasında ciddi katkılar koymuştur. Modern devrimci hareketlerin tümü kendisini bir tarih yazımına dayandırır. Bu tarih yazımı, içerisinde bulunduğu toprakların özgünlüğünde gerçekleşir. Örneğin Rusya’da Bolşevikler, Pugaçov, Razin ve Bolotnikov’la simgeleşen köylü ayaklanmalarını ve ardından onları takip eden Narodnizmi kendi hareketlerinin tarihsel dayanağı haline getirmişlerdir. Yine Latin Amerika’da Sandino, Luis Carlos Prestes, Pancho Villa ve Zapata devamında ise Che ile Castro önderliğinde gelişen devrimci hareketler halkla tarihsel olarak da bütünleşmiş ve bununla beraber güçlü bir kitleselliğe ulaşmayı başarabilmişlerdir. Ancak biz de bu durum tam tersi olmuştur. Oysa bu topraklar batının aksine oldukça fazla sosyalist pratiğe sahiptir. Ancak burjuva batı aydınlanmacılığı ve ilerlemeciliği anlayışıyla bu noktada reddedici bir tutum alınmış, dinsel referansa sahip tarihsel kişiliklere fazla sempati ile yaklaşmamıştır.
Dini inançların ve ritüellerin toplum nezdinde her zaman güçlü ve prestijli olduğu Ortadoğu’da din, sadece bir üstyapı kurumu değil, üstyapının bütününü kapsar.
Tüm değerleri tersine çevrilmiş bir Ortadoğu’yu, tekrar tersine çevirmek suretiyle değiştirmek isteyenler için din, sadece bir ”üstyapı kurumu” ya da ”gericilik” olarak geçiştirilemeyecek kadar önemli bir olgudur. Bu coğrafyada yaşayan insanlar inançları ile kabullenilir ya da ötekileştirilir. Dolayısıyla Ortadoğu’da devrim isteyenler, din olgusuyla ilişkilenişlerini burjuva aydınlanmacı-ilerlemeci ve reddedici bağlamda değil; sınıfsal, sosyolojik ve dönüştürücü bağlamda kurmak zorundadır. İnançların ve ritüellerin toplum nezdindeki gücünü ve dönüştürücü etkisi oldukça nettir.
Tam bu noktada Türkiye Devrimci Hareketi, her türden burjuva akımından bağışık kılınan bir Marksizm anlayışıyla din olgusuyla ilişkisini yeniden kurmalıdır. Çünkü Marksizm, teorik-felsefi olarak herhangi bir toplumda dinin doğruluğunu, yanlışlığını ve ahlakını değil, toplumda dinin nasıl bir fonksiyona sahip olduğunu inceler. Pratik-politik olarak ise ezen ve ezilen mücadelesinde dinin nasıl bir pozisyon aldığıyla ilgilenir. Ancak bu bizim devrimci hareketimizde çoğu zaman böyle olmamıştır.
Tarihsel olarak ‘ileri’ ve ‘aydınlanmış’ sınıf gözetilirken, politik olarak ‘ileri’ olanı ise göz ardı edilmiş, yöntem analitik üzerine kurulurken tarih görmezden gelinip sosyoloji tarihselleştirilememiş, bu da devrimci hareketin batıyı bir aydınlıklar çağı olarak görürken doğuyu ve doğu halklarını karanlıklar çağı ve gerici olarak görmesine ve Marksizm’i bu toprakların özgünlüğünde yeniden üretemeyerek ‘tribün solculuğu’na ve anakronizme sürüklenmesine sebep olmuştur.
Türkiye Devrimci Hareketi’nin “dini olan her şeyin gerici, dinsel olmayan, laik olan her şeyin de ilerici” şeklindeki Marksist olmayan bir anlayışı benimsemesinde hiç şüphesiz ki Kemalizmin batıcı ve aydınlanmacı vurgularının Türkiye Devrimci Hareketi’nin genlerine kadar sirayet etmesinin önemli bir etkisi vardır.
Buradan hareketle İslam ve Sol Çalıştayı’nın Marksizmin ideolojik ayağının bu toprakların özgünlüğünde yeniden üretmeye yönelik bir ideolojik yerelleşme adımı olduğunu da düşünüyorum. Karmatiler’den Babailer’e, Babailer’den Horasan Erenleri’ne, Şeyh Bedreddin’den Celaliler’e… dek uzanan tarihsel devrimci dinamikleri ele alıp kendi devrimci tarihsel mirasımız için de değerlendirmeliyiz.
İslam’ın ezilenlerden yana yer alan farklı felsefi ve politik iç ayrımlarını ve bu ayrımların sonucu olarak doğan isyanları da referans alarak ‘’Egemenlerin değil, Ezilenlerin İslam’ı ‘’ ekseninde, bu toprakların sosyolojik dinamiklerini de göz önünde bulunduran bir politik devrimci hat örülmesine bu çalıştay katkı sunacaktır.
Billur Aslan: Bu çalıştay kendisini kurucu özne olarak tarif etmemektedir. Yapmak istediğimiz şey biraz daha özneleri bir biri ile tanıştırarak bu meselenin somut adımlarını atabilmek. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, her iki kavramda bu topraklarda birlikte iç içe geliştiler. Bizim yapmaya çalıştığımız biraz daha bunun farkına vardırabilmek.
Uzun bir aradan sonra sol, bu çalıştayın vasıtasıyla kendi mahallesi dışında kalan, bir türlü ulaşamadığı, ulaşmaya çabaladığında ise bir türlü ortaklaşamadığı bir cenaha seslenme imkanı bulacak. Sizce bu çalıştay karşılıklı önyargıları yıkacak etkiyi yaratabilecek mi?
Billur Aslan: Böyle bir kırılma yaratabilmek için ilk önce Avrupa merkezci gelişen bu düşünce sisteminden vazgeçip, Marksizmi kendi tarihsel kökleri üzerinden inşa etmek gerekmektedir. Bunları uzun vadede olsa bile ancak önüne koyabilen bir sol özne kapsayıcılık geliştirebilir. Bu manada yapmakta olduğumuz çalıştay, önem kazanmaktadır.
Emre Ergül: Bu etkiyi zamanla bulabileceğini düşünüyorum. Bu çalıştay aynı zamanda da bir öz eleştiri ve yüzleşme çalıştayı. Zaten oturumlardan birisinin adı da karşılaşmalar ve yüzleşmeler. Bu oturumda Komünizmle Mücadele Dernekleri, Maraş, Çorum ve Madımak Katliamları, emek-mülkiyet ilişkileri ve işçi tecrübeleri bağlamında sağcılık ve muhafazakarlık, İran İslam Devrimi sonrası katledilen komünistler, AKP’yi doğuran mahalle, Kemalizm, burjuva aydınlanmacılığı ve pozitivizm gibi konulara değinilecek. Karşı mahalle diye tanımladığımız mahallenin de çoğu ezilenlerden oluşuyor. Camiye çoğunlukla yoksul insanlar gidiyor. Onların kadim değerlerini ötekileştirmeden, samimi dini inançlarıyla bir derdimizin olmadığını anlatmalıyız. Mülk Allah’ındır şiarını toplumsal kolektif mülkiyet olarak anlayan bir Müslüman ile Marksistler birlikte hareket edebilir ve etmelidir. Bunu yaptığımız da karşılıklı ön yargıların aşılacağını, mahalle duvarlarının yıkılacağını ve sömürgen düzene karşı birlikte mücadele edebileceğimizi düşünüyorum. Bu konuda Türkiye Devrimci Hareketi’nin son zamanlarda gerekli tartışmaları yavaş da ilerlese yaptığını ve buradan bir yol açabileceğini düşünüyorum.
