Göçmen-mülteci meselesinin bütününe değil, yalnızca bir boyutuna dair sesli düşüneceğim. Kopuk; parça parça, daldan dala…
Devrimcilerin göçmen-mülteci meselesine dair politikası neydi? Bu konuda bir politika var mıydı? Eleştiri vardı evet… Ama politika… Devrimciler gücü oranında politika yaparlar, gücümüz sadece eleştiriler yapmaya mı yetti hep… Keşke beceremediğimiz, sonuç alamadığımız bir politikamız olsaydı en azından. Tabi bu politikasızlık da bir tür politikadır: milyonlarca ezileni yalnızca görmezden gelmekle kalmayıp aynı zamanda hor gören, kriminalize eden, yer yer düşman belleyen bir politikadır. Evet, ne yazık ki fiiliyatta, devrimcilerle özdeşleşmiş mahallelerin gençleri bile “bu Suriyeliler mahalleyi yozlaştırıyor, defolsunlar!” çizgisine savruldular. Dünyanın tüm ezilen halkları birleşecekti ama “bu Suriyeliler” hariç… Hayır, gençler ırkçı-ulusalcı-milliyetçi vb. değildirler; aksine enternasyonalisttirler, ironi yapmıyorum. Avusturyalı, İrlandalı, Amerikalı yoldaşları olmuştur onların ve hepsini çok sevmiş, enternasyonalizm duygusuyla sahiplenmiş, beraber mücadele yürütmüş, dergi dağıtmışlardır… O zaman sorun nedir? Sorun, “bu Suriyeliler” Akplilerdir mesela… Tespitin sakatlığı ayrı konu ama halkımızın çoğunluğu da egemenlerle kol kola değil mi? Halkımızın örgütlenme-devrimcileşme potansiyeli var da “bu Suriyelilerin” yok mu? “Bu Suriyeliler” hırsız, tacizci, tecavüzcü, uyuşturucu satıcısı: yani tüm bunları “bu Suriyeliler” başlattı öyle mi?
“Bu Suriyeliler”; açlar, sokakta yatıyorlar, taciz-tecavüz ve her türlü saldırıya maruz kalıyorlar, hayatları pamuk ipliğine bağlı. Yani “bu Suriyeliler” tam manasıyla ezilenler değil mi? Düzenle çelişkileri had safhada değil mi? Peki, neden sivil toplumcu dayanışmanın, egemenci “vicdan” safsatasının ötesine geçip, “bu Suriyelilere” yönelik bir örgütlenme faaliyeti yürütülmedi? Çünkü bu noktada bir gerilim mevcut… Devrimci ve enternasyonal damarımız ile aydınlanmacı kodlarımız arasında bir gerilim… Devrimci damar der ki; yoksulu, mazlumu, ezileni örgütle! Enternasyonal damar der ki; milliyet, ırk, dil farkı tanımayız, And Dağları da bizim, Beyrut’un harabe sokakları da, bütün dünya halkları kardeştir! Ama aydınlanmacı kodlarımız da diyor ki; “bu Suriyeliler” Akpli, barbar… Aydınlanmacı direncin bir boyutu Suriyelilerin Müslüman olmasıyla alakalıdır. Diğer boyutu ise Suriyelilerin “az gelişmiş” görülmeleriyle alakalıdır. Aydınlanma evreninde nedir “az gelişmişlik”: düzenin eğitimini almamış olmaktır, bu bağlamda “cehalettir” mesela, düzenin kurallarını bilmemek ve içselleştirmemek (onlara mota mot ayak uydurmamaktır), yani düzen tarafından ehlileştirilmemiş, “disipline” edilmemiş olmaktır. Aydınlanmacı kodlar, “bu Suriyelileri” devrimci politik hedef çemberinin dışında tutuyor. “Bu Suriyeliler” Akp’nin doğal-dolaysız kitleleri olarak görülüyor.
Aydınlanmacı kodlardan kaynaklı “bu Suriyeliler” görmezden gelindi, fiilen olan budur. Bu bir “tavırdır”. Ve bir adım daha öteye gidecek olursak, aktif değilse bile pasif bir mülteci-göçmen düşmanlığına çıkar bu tavır. Aydınlanmacı kodlardan dolayı Avrupa’nın sağ-popülist-ırkçı çizgisine bir noktada bile olsa yakınlaşılmış olundu!
Toptan bir hiçleştirme yapmıyorum, bardağın boş tarafıyla ilgileniyorum. Bardağı doldurmaya kim gayret etmiş ve ediyorsa, tablonun daha da trajik hale gelmesinin önüne geçiyordur. Bu bağlamda her türlü saygı ve övgüyü hak etmektedirler. Ama ne olursa olsun, devrimci politika noktasında sıkıntı büyüktür.
Ne yapılabilirdi/yapılabilir? Elbette cevap “güçle” de bağlantılıdır. Ama en azından Suriye’den göç dalgasının 2011’de başladığı düşünülürse, 2012-2013’te de mi açmazların-politikasızlığın bahanesi güçsüzlüktü? Vakti zamanında devrimci mahalleleri kuran irade, pekâlâ şu an devrimci politikanın hedefleri arasında yer almayan göçmen mahallelerini de devrimcileştiremez miydi? Velhasıl “güç” meselesi talidir, esas olan politika ve yönelimlerdir. Bu toprakların devrimcileri irade koyduklarında ne yokluklardan zaferler yaratmışlardır. Bugüne gelirsek, tek şey yapmak yetmez muhtemelen ama en azından temel bir şey yapılmalı: Ezilenler örgütlenmeye çalışılmalı!
Aydınlanmacı önyargılardan salt kitap okuyarak kopamayız. Elbette teorik-düşünsel çaba da çok önemlidir ama pratiğin dönüştürücü gücü esastır. Ezilenlere gitmeliyiz, atılan her adım aydınlanmacılıktan uzaklaşmaya/kopuşmaya vesile olacaktır.
Bitirirken, meselenin her tür bağlamdan kopuk şekilde sunulan “vicdan” ile ilgili olmadığını da belirtmek gerekiyor. Adaletsiz devrana karşı konumlanan devrimciler, zaten vicdanın somutlanmış formundan ibarettirler. Kendilerini ezilenle bir tutmak için, burjuva hümanistleri gibi onları en büyük-vahşi zalimliklerin pençesindeyken müşahede etmelerine ihtiyaçları yoktur. Mesele, devrimci politika ile aydınlanmacılık arasındaki gerilim meselesidir. Mesele, diğer etkenlerle beraber bu gerilimin devrimci politikayı tıkaması meselesidir. Mesele, -en devrimci yaklaşım kuşanılarak- ezilen Ezidi’yi, Nusayri’yi, Suriyeli Kürdü, Türkiyeli Ermeni’yi sahiplenirken ezilen Afgan’ı, Suriyeli Arap’ı, Türkmen’i Çin’li Uygur Türk’ünü sahiplenememe, ezilenler cephesine aydınlanmacı ve anti-devrimci engeller çekme meselesidir. Mesele, devrimci doğruları yaygınlaştırma, aydınlanmacı setleri yıkma meselesidir.
