Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) Yürütme Komitesi üyesi Tekin Yoldaş, Medya Haber Özel Program’ında Delal Devrim’in konuğu oldu. Medya Haber programında konuşan Tekin Yoldaş, Afganistan’dan Rojava’ya, Türkiye işçi sınıfından Kürt halkının direnişlerine kadar bir çok konuda gündeme ilişkin değerlendirmeler yaparak süreci yorumladı.
Medya Haber tarafından yapılan Delal Devrim’in sunduğu programda Tekin Yoldaş şunlara değindi;
Delal Devrim: “Emperyalist-kapitalist sistem içerisinde ve Türkiye ile Kuzey Kürdistan’da yaşanan gelişmeleri ele aldığımızda birleşik devrim mücadelesi nerede duruyor?”
Tekin Yoldaş: “Kriz dünya kapitalist metropollerinden başlayarak bütün dünyaya yayılıyor. Krizin temelinde sömürü düzeninin adaletsizliği ve artık kendini üretmekte zorlanması var. Bugün dünya kapitalizminin lideri olan, merkezi olan ülkeler bir çöküş içerisinde, Amerika’nın hegemonyasında ciddi bir kayıp var. Afganistan bunun çok güzel bir örneği. Yine Avrupa dünyanın demokrasi merkezlerinden biriyken kendi içinde büyük bir kriz halinde. İngiltere’nin AB’den ayrılma süreci, yaşadığı kriz var. Avrupa’nın da bir hegemonya kaybı ve krizleri var. Bu şunu gösteriyor; aslında dünya kapitalist sistemi büyük bir alt-üst oluşa gebedir. Kapitalizm artık dünyaya insanlığa umut vermekte zorlanmakta ve bu umudu verememektedir. 1990’lı yılların başında çok iyimser bir hava vardı. Kapitalizm, Sovyetlerin dağılması sonrasında mutlak zaferini ilan etmişti. Fukuyama tarihin sonunun geldiğini anlatmıştı. Bugün şunu diyebiliyoruz açık bir şekilde: Aslında bugün kapitalizmin sonu gelmek üzeredir. Dünya insanlığı için, işçiler, emekçiler, ezilenler için kapitalizm bir gelecek olmaktan uzaklaşıyor. Çünkü insanlığa verebileceği bir şey yok. Dünyanın yer altı ve yer üstü kaynakları, su kaynakları, enerji kaynaklarını alabildiğince acımasız bir şekilde yağmaladı. Dünya insanlığının geleceğini baskıyla, savaşla teslim aldı. Bugün ekonomik gelişmeler itibariyle de artık bir önceki yüzyılın ortasında itibaren dünya kapitalist sistemin merkezi olan ülkeler bu merkez konumlarını kaybetmeye başlıyorlar. Büyük bir hegemonya kaybı içerisindeler. Bu tablo egemenler için böyle iken ezilenler, emekçiler, işçi sınıfının cephesinde büyük mücadele var, kapitalizmin bu sömürüsüne karşı. Dünyanın her yerinde ezilenler örgütleniyor. Birbirlerinden bağımsız bir şekilde sokaklarda, alanlardalar geleceklerine sahip çıkıyorlar. Gün geçmiyor ki bir yerlerde bir işçi direnişi olmasın. Patriyarkal kapitalizme karşı kadınların özgürlük mücadelesi büyümekte ve gelişmektedir. Kadınların kendi geleceğine sahip çıkması, sömürü düzeninin onu geleceksizleştirmesine karşı özgürlük için, kürtaj hakkı için, yaşam hakkı için direnişleri önemli. Gençlik dünyanın her yerinde bu kapitalist sistemin onlara bir gelecek vermediğini görüyorlar. Ezilen halklar özgürlük mücadelesi içerisinde. Kürt halkı, dünyanın mazlum halkları gelecekleri için mücadele ediyor. Kapitalizmin gelecek olmadığı gibi dünyanın birçok yerinde devrimci güçler iktidara geliyorlar. Yanı başımızda Rojava gibi bir devrim var. Dünyanın sonu değil, kapitalizmin sonunun geldiğini cesaretle söyleyebiliriz. Kapitalizm artık insanlığa bir gelecek vadetmiyor. Bu koşullar altında mücadele eden devrimciler var. İşçi sınıfının, ezilenlerin geleceği için mücadele eden güçler var. Türkiye ve Kürdistan topraklarında gelişen birleşik devrim devrim mücadelesi aslında yoğunluğuyla bu durumu yaşamaktalar. Türkiye işçi sınıfı, emekçiler ve ezilenler faşist rejimin sömürü düzeni karşısında çok güçlü bir mücadele içerisindeler. Kürt halkı büyük bedellerle hem gerilla düzeyinde hem halk düzeyinde büyük bir direniş gösteriyor. Dolayısıyla coğrafyamız için şu denilebilir: işçi sınıfının direnişi, kadınların İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkması, doğasına-çevresine-ormanına sahip çıkan halkımızın direnişi bizim açımızdan ortak bir mücadeledir. Bunlar birleşik devrim mücadelesine güç vermektedir. Bu açıdan çok net olarak dünyada ve Türkiye’de devrimler çağının içerisinde olduğumuz dönemde birleşik devrim mücadelesi Türkiye’de daha hiçbir dönemde olmadığı kadar güncel bir olduğunu söyleyebiliriz. Bu nesnelliği biz devrimci güçler, halkımız doğru değerlendirirsek önemli sonuçlar ve başarılar elde edebiliriz.”
Delal Devrim: “Afganistan Taliban iktidarı ele geçirdi. AKP-MHP faşizminin bu süreçten beklentiler nelerdir?”
Tekin Yoldaş: “Afganistan coğrafyası tarih boyunca işgallerin ve savaşların yoğun yaşandığı bir coğrafyadır. İngiliz emperyalizmi, Sovyetlerin askeri müdahalesi, ABD’nin işgali bunlar hepsi aslında Afganistan coğrafyasının sürekli bir savaş haline getirmiştir. Afganistan’da bugün Taliban iktidarı ele geçirirken aslında uluslararası emperyalist güçler, koalisyon Taliban’a bu iktidarı teslim etmiştir. Bunu görmediğimiz sürece Taliban’ın Afganistan’da ki başarısı aslında ‘danışıklı dövüş’ durumudur. ABD 11 Eylül’de işgal politikasını pratikleştirdi. Yirmi yılın sonunda milyarlarca dolar para harcandı. Orada bir yönetim kuruldu ve bu yönetim için ABD 30 günle 90 arasında dayanır dedi ama 11 gün bile dayanmadı. Bu neyi gösteriyor? Bunlar kendi dinamikleri ile gelişebilir, dışarıdan müdahale ile emperyalizmin toplum mühendislikleri ile bu coğrafyalarda bir sistem kurmak mümkün değil. Toplumların kendi diyalektikleri var, kendi dinamikleri var. Bunları görmeyen Batı merkezli bir tarih okuması Afganistan’da iflas etmiştir. Afganistan’da uçakların merdivenlerin asılı olarak gördüğümüz insanların düşüşü Batı emperyalizminin, kapitalizmin çöküşü ifade etmektedir. Afganistan’da El-Kaide’yi, Taliban’ı yani tüm bu güçleri Sovyetler Birliği’ne karşı destekleyen ABD başta olmak üzere emperyalist güçlerdi. Temel politikaları Sovyetler Birliği’ne orada Vietnam’ı yaşatmaktı. Yirmi yılın sonunda aslında Amerika Birleşik Devletleri Afganistan’da ikinci Vietnam’ı yaşadı. Bu açıdan Taliban’ın bir yerel güç, askeri bir güç yeteneği var. Bütün bu savaşın içinde kendini yeniden örgütledi, kendini var etti. ABD sonuçta Katar’ın öncülüğünde 2018’den itibaren başlayan bir süreçle aslında bir takım anlaşmalar yaptılar. Bu anlaşmaların neticesinde muhtemelen daha revize edilmiş, daha mikro düzeyde belli özellikleriyle talepleri daha tahammül edilebilir noktaya çekilmiş bir Taliban Rusya, Çin ve o coğrafyada ki devletler açısından yeni bir sorun olarak emperyalizm tarafından konumlandırılmış olabilir. Afganistan’da savaş bitmiyor. Bir sonraki savaşa kadar bitiyor ancak. Dolayısıyla Afganistan’da çatışma ve baskı devam edecek. Bunların mağduru kimler? En başta kadınlar, yoksul Afgan halkıdır. Taliban onlar için kaygı verici bir rejim çünkü, şeriat ve selefi İslam anlayışının temelinde taassup sahibi yaşam tarzını dayattığı bir sistem var. Bu açıdan bumerang gibi Sovyetlere karşı desteklenen cihatçı çeteler dönüp dolaşıp Batı dünyasının temel paradigmalarından birini Afganistan başarısızlığıyla yerle bir etti. Bu açıdan ABD büyük bir başarısızlık yaşadı. Afganistan’da ki yenilgiyi dünyadaki ABD hegemonyasının kaybı olarak görmek lazım. 1991 yılında 1.Körfez savaşında o iddialı duruş sergileyen ABD, bugün daha da zayıflamış durumdadır.
Türkiye devletinin pozisyonu tarihsel olarak her zaman emperyalizmle işbirliği içerisinde ve kendisine belirli çıkar merkezleri yaratmaktır. Dolayısıyla ABD ile kurdukları ilişkide Türkiye biraz aceleci bir şekilde Afganistan’da Kabil Havalimanı’nı yönetimine talip oldu. Bunu yaparken şunu dedi, “biz Taliban’la anlaşabiliriz”. Orada askeri varlığını devam ettirmek istedi. Ama gelişmeler gösterdi ki orada ki IŞİD’in saldırısıyla 170 insan öldü, yüzlercesi yaralandı. Bunun sonucu olarak Türkiye askerlerini çekmek zorunda kaldı. Bu Türk rejiminin dış politikada kendi pozisyonunu abartan ve gerçeklikten kopuk siyasetinin sonucudur. Kendini bir dünya süper gücü olarak gördüğü için o ülkeye dönük olarak da her an her müdahaleyi edebileceğini düşünüyor. Ama siyasi söylemde şunlar da ortaya çıktı; Taliban rejimi ile AKP-MHP iktidarı arasında bir doku uyuşması var. Çok kolay bir şekilde bunu ifade ettiler. Aramızda anlaşamayacağımız sorunlar yok, biz onlarla anlaşabiliriz dediler. Hatta Taliban’ın fikir babası olan Hikmetyar var. Erdoğan’la onun bundan 30 sene önce çekilmiş bir fotoğrafları var. Tayyip Erdoğan onun yanında oturup icazet alıyor. Bu açıdan AKP-MHP siyasetinin bugün yürüttüğü politikalar aslında Taliban rejimiyle aralarında çok büyük bir fark olmadığını, benzer bir zihniyete sahip olduğunu göstermektedir. İşçiler, emekçiler, geleceğine sahip çıkan insanlar, kadınlar için aynı zihniyete sahip bir rejim olduğunu ifade ediyor. Bu yönüyle aralarında bir uyuşma var. Dolayısıyla AKP iktidarının buradan belirli çıkarlar elde etme çabası içinde olması normal bir durumdur. Bu onların doğasında olan bir şeydir. Son gelişmelerle askeri güçlerini apar topar geri çektiler ki durum Afganistan’ın öyle bir yer olmadığını gösterdi. Orada ki güçler arası çelişkiler ve çatışmaları göze alamadılar. Çünkü Amerika apar topar çıktı. Türk rejimi de oradan aslında beklediğini alamadı. Bir takım ekonomik ilişkilerle, yanında ki 5’li çete denilen yapıyı Afganistan’a götürüp bir takım rant ilişkileri peşinde koşacağı aşikardı.”
Delal Devrim: “Taliban ve diğer cihatçı örgütlenmeler ezilenler, emekçiler ve birleşik devrim güçleri için ne ifade ediyor?”
Tekin Yoldaş: “Her şeyden önce bu cihatçılar, selefi güçler işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin düşmanı olan örgütlenmelerdir. Bunlar dünyanın hiçbir yerinde bulundukları alanda özgürlük, demokrasi ve adalet getirmemişlerdir. İnsanların kafasını kesen, kadınları köle pazarlarında satan, katliamlar gerçekleştiren bir topluluk bunlar. Bunları kim örgütledi? ABD başta olmak üzere, emperyalist güçler örgütlediler. Bunlar bir süre sonra dönüp onları hedef alır duruma geldi. Şunu söylemek gerekiyor. Bugün Afganistan’da Taliban’ı anti-emperyalist olarak nitelendirenler var. Bu konuda Doğu Perinçek tarih boyunca hiçbir zaman işçi sınıfının, ezilenlerin çıkarına ne varsa tersini savunmakta değişmemiş bir isimdir. Bu yönüyle Taliban’ı selamlıyor. Atatürkçü, cumhuriyetçi ve aydın olduğunu söyleyen bir siyasi organizasyon Taliban’ı selamlıyor. Mesele, emperyalizme karşı olmak aynı zamanda kapitalizme, onun üretim ilişkileriyle bir çelişki içinde olmayı zorunlu kılar. Taliban’ın böyle bir durumu yok. Taliban’ın sözcülerinin verdiği mesajlar tam tersine dünya emperyalist düzeniyle nasıl güçlü ilişkiler kurabileceğinin açıklamasıdır. Dünyanın her yerinde bu cihatçı örgütler, selefi güçler yoksulların, emekçilerin, ezilenlerin karşısında konumlanmışlardır. Şengal Katliamı aslında bir şeyin ifadesiydi. Selefi-cihatçı güçlerden DAİŞ, Şengal’de Ezidi halkına katliamlar gerçekleştirdi. Onlara dönük hem bir soykırım hem de Ezidi kadınların köle pazarlarında satılması gibi, onların mallarının yağmalanmasını gerçekleştirdi. Bu neyi gösteriyor? Aynı şekilde bugün Türk devleti Şengal’de sivilleri, askeri hedefleri, Ezidi öz örgütlerini bombalıyor. Dolayısıyla Türk devleti ile DAİŞ’in katliam zihniyetinin bir farkı yok. Bugün Türk devleti, Kürt halkının elde ettiği bütün kazanımların karşısında olan bir politika izliyor. Bu yönüyle de bu selefi-cihatçı güçleri de kullanıyor. Onları örgütlemiş durumda. Afrin’de Serekaniye’de, Tel Abyad’da ve hatta Başur Kürdistan’da bunları gerillaya karşı, onların mücadelesine karşı kullanıyor. Ezilenlerin, emekçilerin mücadelesine karşı kullanıyor. Tıpkı Türkiye’de Suruç Katliamı, Diyarbakır Katliamı’nda kullandığı gibi. Bu güçler asla işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin, yoksulların haklarını savunamazlar. Zaman zaman devrimci güçlerin örgütlülüğünün zayıflığından yola çıkarak bunlar alan tutup belirli örgütlenme zeminleri ile yoksulların emperyalizmle, sistemle emekçilerin çelişkilerinden faydalanıp onları etkileyebilirler ama bu geçici bir durumdur. Sonuçta onlarla yoksul halkın arasında esasta derin çelişkiler var. Bu anlamıyla bu ABD emperyalizmi, Batı emperyalist güçlerinin Ortadoğu başta olmak üzere coğrafyaya yaptıkları askeri müdahaleler ve coğrafyaya dışarıdan yaptıkları baskı ve toplumsal yapıya dönük müdahaleleri bu yapıların örgütlenme zeminlerini hazırlamıştır. Afganistan, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da bu böyle oldu. Bu güçler emperyalizmin rejimleri değiştirme müdahalesinin sonucunda güçlendiler ve bir hegemonya alanı yarattılar. Yarattıkları hegemonya alanı içerisinde eşitlik, adalet, emekten yana olmak, özgürlük, kadın özgürlüğünden yana olmak yok; tamamen baskı ve gerici, otoriter bir rejimler oluşturuldu.
“Bu rejimlerin yoksullara verebileceği hiçbir şey yok.”
Faşist iktidarın gündeminde olan diğer mesele mültecilerdir. CHP’li Bolu belediye başkanının açıklamaları sonucu başlayan tartışma sonrasında, Ankara/Altındağ’da Suriyelilere dönük bir saldırıya dönüştü. Bu neyi gösteriyor? Faşist iktidar “biz mültecilere kucak açtık, onlarla beraberiz” derken bunlarla övünürken bir anda iktidara yakın AKP-MHP kitlesinin bir linç katliamı başladı. Bu aslında esasında ırkçı bir katliamdı, yabancı düşmanlığıydı. Bu gerçekleşirken şunu dediler; “Suriyeliler Suriyeye gitsin. Afganistanlılar Afganistan’a gitsin”. Çalışma Bakanı ya da Sanayi Bakanı bir açıklama yapmıştı “Biz bu Suriyeliler göndersek, ekonomimiz çöker” demişti. Onları asgari ücretin daha altında açlık koşullarında, yoksulluk koşullarında çalıştırıyorlar. Bu anlamıyla için Türkiye bu mülteciler şefkatli bir devletin kollarını açması değil, tam tersine onların emeğini sonuna kadar sömürmek, kadınların bedenini sömürmek, gençlerin geleceğini çalmak, onları aynı zamanda emperyalist Avrupa’ya, emperyalist merkezlere karşı bir tehdit olarak kullanmak anlamına geliyor. Bu sömürü ilişkisi açısından da mültecilerin pozisyonu budur. Sanırım ABD ile yapılan anlaşmayla Afganistan’dan bazı insanların Türkiye’ye mülteci olarak gelmesi pazarlığı yapılıyor. Bu pazarlığın mantığında aslında şu var. Türkiye’ye tampon bir ülke olarak bu mültecileri ülkesinde savaş koşullarında göç etmek zorunda kalan insanları Türkiye’de tutmak karşılığı Avrupa’dan, Batılı emperyalistlerden para alıyor. Bunu da devletin bir iyi niyeti olarak pazarlıyor. Bu insanların ülkelerinden savaştan göçmüşken Türkiye’de ucuz iş gücü, ucuz emek gücü olarak değerlendiriliyor. Bunlara karşı ırkçılık, şovenizm kabul edilemez bir şeydir. Biz HBDH olarak halkların kardeşliğini savunuyoruz. İşçilerin, emekçilerin mücadele birliğini savunuyoruz. Dolayısıyla mültecilerin yaşam haklarını sonuna kadar destekliyoruz. Bu açıdan da onlara yapılan saldırıların karşısındayız. Onların örgütlü olmasını, ortak mücadele etmesi gerektiğini düşünüyoruz ve bu iktidarın onları nasıl kullandığını, yeri geldiğinde onların mallarına, mülklerin el koyduğunu, onların yaşam alanlarından terk etmeye zorladığını bir kez daha gördük. Dolayısıyla bu emperyalist-kapitalist sömürü düzeninin bir sonucudur. Bu düzende milyonlarca insan göç ediyor. Bu savaşlar yüzünden. Her gün Libya’dan İtalya’ya giden onlarca bot batıyor ve onlarca insan ölüyor. Neden? Bu sömürü düzeni yüzünden. Nereye varmak istiyor bu insanlar? Avrupa’da daha iyi koşullarda insanca yaşayabileceklerini düşünüyorlar. Avrupa emperyalizmine tarihsel sömürü düzenlerinin sonucu olarak bu durum, tarihin bir lanetidir. Bu insanların oraya gitmesi Avrupa’dan geçmişte onlardan çalınanların geri alınmasıdır. Buna böyle bakmak gerekir. Ama Avrupa bu konuda çok seçici. Emeğini, haklarını sömüreceklerini alıyor. Yetenekli olanları, nitelikli işgüçlerini alıyor geri kalanını daha çevre ülkelere paralarla, fonlarla yönlendiriyor. Bu açıdan mülteciler meselesi doğrudan kapitalist sömürü düzeniyle alakalıdır. Biz HBDH olarak ırkçı, şovenist politikaların sonuna kadar karşısındayız. 6-7 Eylül olaylarında, Ermeni Soykırımı’nda bu ırkçıları çok iyi gördük. Bu ırkçılar, faşistler, yağmacılar aslında insanlığa düşmanlardır. Bu yüzden mülteci halklarının yanındayız. Bu koşullar altında Türkiye devleti Suriye’den, Rojava’dan elini çekerse oradaki halklar kardeşçe, eşitçe yaşamaya devam edeceklerdir. O yüzden bu işgal politikalarında vazgeçse iktidar, o insanların kardeşçe ve özgürce yaşayacaklarını düşünüyorum. Bu yüzden faşist iktidarın mültecilere dönük politikalarının da sonuna kadar karşısında olduğumuzu belirtmek isterim.”
Delal Devrim: “Ülkemizde uzun zamandır devam eden ve doğal denilen ama aslında doğal olmayan felaketler var. Yangınlar, seller Türkiye emekçilerinin, halklarının canlarının AKP-MHP rejimi tarafından hiçe sayıldığını gösteriyor. Rant uğruna doğa talanı yapılıyor, katliamlar yapılıyor. Bundan kaynaklı olarak yaşanan sel felaketleri gerçekten üzücü sonuçlar açığa çıkarıyor. Bu sebeple de halkın öfkesi büyüyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?”
Tekin Yoldaş: “Her şeyden önce bu faşist rejim, bu sömürü düzeni Türkiye halklarına, emekçilere, ezilenlere her gün zor ve baskı yaşatmaktadır. Her günü onlar için yaşanmaz hale getirmektedir. Düşünün, sel felaketleri şunu gösteriyor. HES’ler adı altında doğanın talan edilmesi, akarsuların, derelerin kar hırsıyla iktidara yakın şirketlere peşkeş çekilmesinin sonucu olarak ne oldu? Oralarda doğanın dengesi bozuldu. Kapitalist sömürü düzeni doğaya zarar verdi ve sonuçta sel ile onlarca insan öldü, şehirler ve kasabalar bundan etkilendi. Bu kapitalizmin artık kendi kar ve sömürü hırsı doğayla bile barışık değildir. Bu anlamıyla sel felaketleri AKP iktidarının aslında ne kadar çürük bir sistem kurduğunu, ne kadar adaletsiz bir sistem kurduğunu gözler önüne serdi. Yine orman yangınları şunu gösterdi. Bu yangınlar, tamamen Kürt halkına yönelik olarak bir savaşa göre kendini kurgulamış bir iktidarın SİHA’lara paralar harcarken yangın söndürme uçaklarının olmadığını ortaya koydu. Onları satmışlar ya da birilerini kar amacı için peşkeş çekmişler kendi yakınlarına. Ülkede onlarca orman yangını ortaya çıkıyor. Bunu söndüremeyen bir iktidar artık prestijini yitirdi. On binlerce hektar yandı, kül oldu. Bu alanlara dönük olarak şimdi acele bir kamulaştırma kararı almışlar. TOKİ kuracaklar, buralarda yeniden ranta açılacak. Ne hikmetse bunu AKP’ye yakın olan Cengiz Holding, Limak Holding, Ağaoğlu ve onlara yakın olan diğer sermaye odakları buralara gelecek ve rant alanlarını değerlendirecekler.
“Bu tamamen bir doğa katliamıdır.”
Manavgat’ta, İzmir’de, Balıkesir’de yangın olduğunda, Aydın’da yangın olduğunda toplum buna üzülüyor. Ama öte yandan 10-15 gündür Dersim’in ormanları yanıyor. Burada askeri operasyonlar var, orada gerillaya karşı savaşan faşist rejim aynı zamanla doğayla da savaşıyor. Doğayı yakıyor. Bu durumdan rahatsız olmak insan olmanın bir gereğidir aslında. O Dersim’in güzel doğası yerle bir ediliyor. Yine Yüksekova’da Şırnak’ta Ağrı’da ormanlar yanıyor. Devrimciler, gerillalar bu ormanları yakmazlar çünkü buralarda yaşıyorlar. Kendi yaşam alanlarını yakmazlar. Topla, füzeyle yakarak doğa katliamını gerçekleştiren, insana düşman olduğu gibi doğaya da düşman olan bir faşist rejim gerçekliği var. Hiçbir savaş hukukuna uymuyorlar. Savaşı öyle bir getirmiş ki Başur Kürdistan’da kimyasal gaz kullanıyor. Her tarafı yakıyor, yıkıyor, köyleri yakıp boşaltıyor, sivilleri ve orada olan bütün halkı katlediyor. Aynı rejim şimdi Kuzey Kürdistan’da ormanları yakıyor. Dolayısıyla bu bir sömürü ve rant düzenidir. Ülkenin batısında da doğusunda da sömürü düzeni halkımızın geleceğini çalmaktadır. Buna karşı örgütlenmek ve mücadele etmek hepimizin, halkımızın sorumluluğudur. Biz devrimciler, gerillalar mücadele ediyor ve direniyoruz. Sonuna kadar faşizme karşı mücadeleyi büyütüyoruz. Şu bir gerçekliktir ki halkın cephesinde de iktidara karşı büyük bir öfke oluşmuş durumda. Kastamonu’nun Bozkurt ilçesinde yüzde 40-45 civarında AKP oy almış, bir o kadar da MHP oy almış. Kendi kitlesi ve tabanından insanların bile can güvenliğini hiçe saymış bir iktidar var. Dere yataklarına HES yapılmış, boşaltma kanalının üzerine bina yapılmış. İnsanlar 15-20 metrelik suların altında kaldı ve yüze yakın insan katledildi. Bu bir katliamdır. Bunun sorumlusu da iktidardır. Artık kendi kitlesine bile gelecek vadetmeyen bir iktidar var. Bu açıdan Bozkurt ilçesi AKP için bir sömürü ve talan alanı haline gelmiştir. Oraya gidecekler AKP’ye yakın işadamları orada yeniden inşaatlar yapacaklar. Belki cumhurbaşkanı da gelir onun kurdelesini keser. Bu şekilde “ne güzel evler” derler. Ama özellikle bu Manavgat Antalya’da ki yangında bir söz vardı. İnsanların evleri yanıyor AKP’li belediye başkanı diyor ki: “keşke bizim de evimiz yansaydı”. Artık bu kadar gözü dönmüş, insanların çelişkilerinden bu kadar uzaklaşmış olan bu iktidar her aşamada her politikasında kendi halkına ne kadar yabancı olduğunu ifade eden bir siyasi iktidardır. Buna karşı mücadele etmek, bu iktidarı alaşağı etmek görevimizdir. Bunu sonuna kadar yerine getirmeliyiz. Her gün biraz daha teşhir olan bir siyasi iktidar var. İleri, daha ileri diyerek hedefimizi daha da büyüttük. Faşist iktidarın Türkiye halkları emekçileri ve ezilenleri için bir meşruiyeti kalmadığını düşünüyoruz. Buna karşı örgütlenmek ve mücadele etmek bizim görevimiz. Bu mücadele doğrudan gerillanın, milislerin, HBDH savaşçılarının eylemi değil topyekun bir direniş ve topyekun bir mücadeleyle gerçekleşebilecektir.
“Faşist iktidarın Türkiye halkları emekçileri ve ezilenleri için bir meşruiyeti kalmadı.”
Bu açıdan bu dünya ve ülke konjonktüründe net bir şekilde söylemek gerekir ki ülkede yoksulluk, sömürü koşulları çok ağırlaşmış durumda. İşçiler, emekçiler, ezilenler büyük bir krizle karşı karşıyadır. Sömürü her gün onların yaşamını daha da zorlaştırıyor. İktidara yakın sarı sendikalar hükümetle anlaşıyorlar. Yüzde elliler, yüzde altmışlara varan enflasyonda yüzde onluk zamlarla işçi sınıfının ve emekçinin talebi geçiştirilmeye çalışılıyor. Öte taraftan her yerde işten çıkarma var. Bu koronavirüs pandemisi süreci işçi sınıfı, ezilenler ve kadınlar için çok zor geçmekte. Bu kesimlerde büyük bir öfke var. Yine bu anlamıyla Kürdistan’da savaş çok ciddi boyutlara varmış durumda. Faşist iktidar Kürt halkının siyasi temsilcilerine dönük saldırılarını yoğunlaştırdı. Belediyelerine el koydu. Tutukladı. Siyaset yapan herkesi hapse attı. Aslında ülkeyi bir halklar hapishanesi haline getirdi. Gerillaya dönük askeri operasyonlar devam ediyor. Düşünün, insanları alıp helikopterlerden atıyorlar. Bu noktaya gelmiş durumdalar. Kendi halkına zulmeden, katliam yapmaktan övünen bir siyasi iktidardan ve onun sözcüsü olan İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı’ndan bahsediyoruz. Artık bunların iktidarının sonuna geliyoruz. Bu iktidarı, eğer biz rolümüzü oynarsak devrimciler, birleşik devrim güçleri üzerine düşen sorumlulukları yerine getirirse bu iktidarın günleri sayılı olacaktır. Biz onun yerine halkın kendi iktidarını kurması gerektiğini düşünüyoruz. Yoksa AKP gitsin CHP gelsin demenin farkı yoktur. Bu devleti kuran CHP’dir, onun zihniyetidir. Bu anlamıyla bu kampanyamız, devrimci seferberlik hamlemiz faşist iktidarı yıkmak ve onun bütün kurumlarını hedef alma temelli gelişti.
“Bu mücadele devam edecek.”
Bu mücadelede biz, varımızla yokumuzla mücadele ediyoruz. Bulunduğumuz bütün alanlarda, özellikle gerilla alanlarında tarihi bir direniş var. Türk devletinin savaş siyaseti tıkanmış durumda. Gerilla yaptığı eylemlerle Metina’da, Avaşin’de, Zap’ta, Gare’de ve birçok alanda önemli direnişler gösterdi. Yapılan eylemler faşist iktidarın göründüğü kadar güçlü olmadığını gösterdi. Tıkanmış olan siyasi iktidar bu kez yoksul, emekçi sınıflara dönük saldırılarla iç politikada sonuç almaya çalışıyor. Yine Rojava Devrimi’ne dönük saldırıları var iktidarın. Siviller hedef alınıyor. İmza atılan anlaşmalara uymuyorlar. Bu neyi gösteriyor? Sıkışmış bir iktidar savaşla bu süreci aşmaya çalışıyor. Net olarak söyleyebiliriz ki Türk dış politikası açısından bir dönem şu anlatılıyordu: Libya’dan Suriye’ye, oradan Azerbeycan’a Kıbrıs’a ve Doğu Akdeniz’e kadar geniş bir coğrafyada siyaset yapan bir Türkiye profili vardı Erdoğan’ın zihniyetinde. Bunu dillendiriyordu. Bugün ise minimize edilmiş bir Türkiye rejimi var. Libya’dan el çektirilmiş, Doğu Akdeniz’de sınırlandırılmış, Azerbeycan’da ve Ermenistan’da Rusya’nın baskısıyla karşı karşıya kalan ve Rojava ile Başur Kürdistan’da da gerillanın direnişi var. Orada tabii özellikle Başur’da yürütülen savaşla ilgili birkaç söylemek istiyorum. Bu savaş tek başına Türk devletinin yürüttüğü bir savaş değildir. Arkasında NATO, uluslararası emperyalist güçler var. Onlar olmazsa bu kadar saldıramazlar. Güpegündüz Şengal’in ortasında, çarşısında araba vuruyor. Güpegündüz Kamışlı’nın merkezinde ya da Til Temir’in merkezinde hava saldırısı yapıyor. Buna destek olanlar aslında bu faşist Türk rejimini cesaretlendirmektedirler. Ama bu rejimin varlığı hem dünya halklarına hem Ortadoğu halklarına hem de Türkiye halklarına zarardır. Biz bu mücadelede faşist rejimin sonuna geldiğini düşünüyoruz. Onu yıkma mücadelesinde bütün halkımıza çağrımız bizimle beraber bu mücadeleyi büyütmesidir.”
Delal Devrim: “AKP-MHP faşizminin ülkeyi halklar için bir halklar hapishanesine çevirdiğini söylediniz. Bir politik çerçeve çizdiniz. Bu politik çerçeveden de AKP-MHP faşizminin bir çöküş sürecinde olduğu ve yönetme krizi yaşadığı görülüyor. HBDH bu krizden çıkış için nasıl bir adrestir? Nasıl bir iktidar alternatifidir?”
Tekin Yoldaş: “HBDH olarak şunu biliyoruz. Bu iktidar, bu faşist rejim birçok kurumuyla örgütlenmiş durumdadır. Bugün polisin içinde, ordunun içinde, toplumda, bekçisiyle, kendi sivil toplum kuruluşlarıyla bir örgütlülük ve çalışma düzeyine ulaşmış durumdadır. Asla sanıldığı gibi kendi rızasıyla terk etmeyecektir. Bu, ancak mücadele edilirse yani işçiler, emekçiler, Kürt halkı, kadınlar ortak bir mücadeleyle bu direnişi büyütürse bu iktidar yıkılabilir. İktidarın yıkılması demek hem bölgede hem ülkede büyük bir değişimin başlaması demektir. Bir devrim hamlesidir bu anlamıyla. Faşist rejimin yıkılması Türkiye halklarının geleceği açısında büyük bir umuttur. Toplumun adeta tepkisizleştirildiği, baskıyla, zulümle teslim almaya çalıştığı bir hayat var. Sokakta hak arayan, emeğine sahip çıkan, özgürlüğünü isteyen herkes devletin çıplak şiddetine maruz kalıyor. İşine sahip çıkan işçi coplanıyor, bedenine sahip çıkan kadın işkenceye uğruyor. Eşit, parasız eğitim isteyen öğrenci coplanıyor. Bu, ülkenin gerçekliğidir. Devletin, herkese çıplak bir şiddeti var. Düşünün, Adana’da pamuk toplayan emekçi eşit ücret istediği için biber gazına maruz kalıyor. Adıyaman’da tütün emekçileri haklarını istiyor ve “Kahrolsun tırşikçi kapitalizm” diyor. Onları tek tek evlerinden özel harekat polisleriyle gözaltına alıp tutukluyorlar. Ya da başka bir yerde Urfa’da köylüler, emekçiler ucuz elektrik ya da su almak istedikleri için fahiş elektrik ücretleri kesiliyor. Protesto ettikleri için işkenceye uğruyorlar. Çocuğu devlet tarafından katledilmiş bir gerilla ailesine üç ay sonra evladını gönderiyor bu devlet. Bu kadar acımasızlaşmış durumdalar. Aynı zamanda işine, geleceğine sahip çıkanlar baskıya uğruyor, işkence görüyor, tutuklanıyor. Bütün bunlar faşist rejimin her geçen gün toplumsal desteğini kaybettiğini gösteriyor. Kaybettikçe daha da saldırganlaşmaktalar. Ancak mücadele ederek, ancak ona karşı bütün imkanlarımızı seferber ederek sonuç alabiliriz. Türkiye’de, Kürdistan’da gerilla silahıyla, milisler silahıyla, halk bulunduğu bütün alanlarda bu faşist iktidarı reddetmeli ve ona karşı örgütlenmelidir. Bu mücadele, iktidara karşı insanlığın onur mücadelesine dönüşmüş durumdadır. Onursuzlaşmış, teslim olmuş, kendi geleceğini artık söz söylemeyen, zayıflamış bir toplum yaratmak istiyorlar. Selefi cihatçılardan beslenen, kendine, toplumsal hayata bir söz söyleyemeyen, zayıf, geleceği için söz söylemekten aciz bir toplum yaratmak istiyorlar. Tıpkı Hitler faşizminde Almanya gibi. Buna karşı sonuna kadar direneceğiz, mücadele edeceğiz. Ve bu iktidarı yakacağımıza inanıyoruz. Zaten bütün gelişmeler bizim lehimizedir. Bu olanakları, imkanları doğru değerlendirirsek biz devrimciler kazanacağız. Bu gerçeklikle meseleye yaklaşmak lazım. Dolayısıyla burada artık moral üstünlük bize geçmiş durumdadır. Zayıflayan, güç kaybeden faşist rejimin kendisidir. Güç kazanan, üstünlük elde eden devrimcilerdir, halktır. Bu gerçeklikle meseleyi ele almak lazım.”
Delal Devrim: “Son olarak ezilen halklara, işçi sınıfına, kadınlara, LGBTİ+’lara mesajınız nedir?”
Tekin Yoldaş: “Aslında herkes kendi geleceğine sahip çıkmak için, onuruna sahip çıkmak için mücadele etmelidir. Mücadeleye daha güçlü katılmalıdır. Biz gerilla alanlarından büyük bir direniş gösteriyoruz. Kentlerde milisler, devrimciler eylemler organize ediyor. İşçiler fabrikasında, kadınlar sokakta, gençler okulda, köylüler tarlalarında geleceği için direniyor, mücadele ediyor. Bugün tek bir insan varsa eşitlik, özgürlük ve insan olmak istiyorsa bu faşizmin karşısına dikilmelidir. Faşizmden hesap sormalıdır. Biz HBDH olarak faşizmden hesap soruyoruz, hesap sormaya devam edeceğiz. Her gün ileri daha ileri diyerek daha güçlü hesap soracağız. Halkımıza bizim mücadelemize katılmasını ve bizimle olmasını, kendi geleceğine sahip çıkmasını ve bu faşist iktidardan hesap sorma mücadelesine katılmasını istiyoruz. Halkımızla birlikte oldukça daha da güçlü olacağız. Çok olan haklı olan biziz, haksız olan onlar. Faşizmin sonu yakındır. Yeter ki kararlı bir şekilde mücadele edelim. Yeter ki daha güçlü bir şekilde bu mücadeleye katılalım. Bu konuda kararlıyız. Gelişmeler de bizim lehimizedir. Burada kaybeden, güç kaybeden faşist iktidardır. Bu da onun son çırpınışlarıdır. Bunu da görerek bu tarihsel sorumlulukla adım atmalıyız. Faşizmi Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız. İleri Daha İleri diyorum.”
Kaynak: Medya Haber
