Gündem

SEÇTİKLERİMİZ | Defne Rüzgar: Feminizm Sosyalizm Eylemde Birlik

Kadınların kurtuluş mücadelesinin hangi örgütsel-politik-ideolojik eksende verilmesi gerektiği sorusuna yanıt vermek için önce kadınların kurtulmak istedikleri şeylerin neler olduğunda ortaklaşmak gerekir kuşkusuz. İşçi sınıfının kurtuluşu ne demektir konusunda (son 25 yıldır bir hayli savrulma yaşanmış olsa da) bir ortaklık söz konusu olmasına rağmen kadınların kurtuluşunun ne anlama geldiği üzerine bir hemfikirliğin olduğunu söylemek zor.

On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıldan itibaren kadınlar erkeklerle eşit olmak istediklerini söylemeye başladılar. Burjuva devrimlerinin tüm topluma vadettiği eşitliğin kadınlar için söz konusu olmadığını anladıklarında kadın-erkek eşitliği için mücadeleye başladılar. Bu eşitlik mücadelesinin feminizm kanadı eğitim, çalışma, miras, boşanma, velayet ve en nihayetinde tüm bu haklara ulaşmak için siyasal gücün gerektiği tespiti ile seçme ve seçilme hakkına yoğunlaştı. Aynı dönemde sosyalistler kadın -erkek eşitsizliğinin kaynağının sınıflı toplumlar olduğundan hareketle kapitalizmi yıkmanın kadın erkek eşitliğinin önünü açacağını bu nedenle işçi sınıfından kadınların esas olarak sosyalizm mücadelesinde yerini alması gerektiğini söylüyorlardı. İki apayrı yoldan yürünüyor gibi görünse de oy hakkı mücadelesinde cisimleşen birinci dalga feminizmin parçası olan kadınlar arasında orta ve üst sınıflardan kadınlar kadar işçi sınıfından kadınlar da yer alıyordu. Keza sosyalist hareket de kendi içindeki sosyalist kadınların ve kuşkusuz feminist hareketin basıncıyla, gönülsüz de olsa kadınların oy hakkını da mücadele programına dahil etti.

Batıda 1960’lara gelindiğinde ne reel sosyalizmin hüküm sürdüğü ne de kapitalist ülkelerde yaşayan kadınların, oy hakkının yanı sıra çalışma, eğitim, miras, boşanma, velayet haklarını elde etmelerine rağmen erkek egemenliğinden kurtulduğunu söylemek mümkündü. Ancak erkek şiddeti, ev içinde harcanan karşılıksız kadın emeği, kadınların erkeklerden düşük ücret alması, kimi işkollarının kadınlara kapalı kalmaya devam etmesi, kadınların bedenlerinin ve cinselliklerinin erkeklerce(ve hatta erkek devletlerce) denetlenmesi, kürtaj yasakları, heteroseksizm, tüm gücüyle varlığını farklı ağırlıklarla da olsa hem kapitalist hem sosyalist toplumlarda sürdürüyordu. Bu koşullarda yükselen ikinci dalga feminist hareket patriyarka analiziyle kadın kurtuluş mücadelesinin materyalist temelini ortaya koydu.

Sistem olarak patriyarka

Birinci dalga feminist hareket ve sosyalist hareket kamusal alanda sağlanacak kadın erkek eşitliğinin özel alanda/ailede yaşanan kadın erkek eşitsizliğinin aşılmasını mümkün kılacağını öngörüyorlardı. Feministler açısından seçme ve seçilme hakkıyla kazanılacak eğitim, çalışma, miras, boşanma ve velayet hakları aile içinde kadınlarla erkeklerin eşitlenmesini sağlayacaktı. Sosyalistler açısından ise özel mülkiyetin ortadan kalkması kadınların ücretli emek gücüne katılması ve kadınların çifte mesaisinin nedeni olan ev işlerinin bir bölümünün toplumsallaştırılması proleter aileyi burjuva ideolojisinin kalıntılarından arındıracak ve kadınların özgürleşmesini sağlayacaktı. Her iki yaklaşımın da dönemleri itibarıyla doğrudan özel alanı/aileyi maddeci bir tahlile tabi tutmamış olması ve kamusal alana kadınların ezilmişliğinde belirleyicilik atfetmesi patriyarkanın bir sistem olarak tahlil edilmemesiyle ilintiliydi. İkinci dalga feminist hareket ise ev içinin/ailenin/özel alanın maddeci bir analizini gerçekleştirerek bir patriyarka tahlili ortaya koydu.

Ev işlerini analiz eden maddeci yaklaşımlardan biri aslında on dokuzuncu yüzyıl sonlarında ve yirminci yüzyıl başlarında sosyalist hareketin yaptığı analizlerin devamcısı niteliğindeki Marksist feminist kuram(dı). Kadınların ev içinde tutulmasının mevcut sistemin çıkarlarını iki yönlü olarak koruduğuna işaret ediyorlar. Marksist feministlere göre ev içindeki karşılıksız kadın emeği, üretim araçlarının sahibi olan sermaye sınıfının emek gücünün yenilenmesine ilişkin maliyetlerinin azalmasını, böylelikle kârlarının artmasını sağlıyor. Kapitalizmin, kadınlar ev işi yapmadığı durumda ayakta kalamayacağını söylerken kadınların ev dışında çalıştıklarında düşük ücret almalarının, refahın sermaye lehine yeniden dağılımını sağlamasının ise ikinci yönü oluşturduğu söyleniyor. Kurum olarak ailenin ücretli çalışanlar açısından örtülü bir vergilendirme aracı haline geldiğini ve kadınların işgücüne katılımının yine sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendiğini ifade ediyorlar. Ev dışında çalışmaya başlayan kadınların daha düşük ücretle çalışmaya başlamalarını (keza bazı dönemlerde daha yoğun bazı dönemlerde daha sınırlı biçimde ücretli çalışmaya katılmalarını) aileyle ilişkilendirmekle birlikte tüm bunlar sadece kapitalizmin içsel dönüşümleriyle açıklanıyor. Ev içindeki erkek ile kadın arasındaki egemenlik ilişkisine emek dışındaki bağlamlarda değinilmiyor. Bu anlamıyla Marksist feminist kuram kadınların ev içindeki emeğine erkekler tarafından karşılıksız el konmasını kapitalizmin bir sonucu olarak değerlendirirken patriyarkayı bağımsız kendi iç dinamikleri olan bir sistem olarak değerlendirmiyor. Kadın kurtuluş mücadelesinin adını feminizm koymaktan her daim imtina eden Türkiye’deki “erkek” sosyalist sol ise aslında dünyadaki “Marksist feminist” kuramın takipçisi olduğunu çoğu zaman bilmeyerek feminizm tahlilleri yapmaya girişiyor.

Radikal feminizm, patriyarkanın çağdaş sanayi toplumlarında erkeklerin kadınları ezmesi sistemi ve bunun da ekonomik temelinin ev içi üretim tarzı (patriyarkal üretim tarzı) olduğunu söylüyor. Delphy’e göre iki toplumsal üretim tarzı ve iki sömürü sistemi var. Sınai üretim tarzıyla kapitalist sömürü gerçekleşir. Ev içi hizmetlerin, çocuk bakımının ve bazı metaların üretiminin gerçekleştiği aile üretim tarzıyla da patriyarkal sömürü gerçekleşmektedir. Bu noktada evdeki erkekler kadınları sömürmektedirler. Ev içindeki kadın emeğini patriyarkal üretim tarzı bağlamında analiz eden Delphy hem kadınların kapitalizm/çekirdek aile öncesindeki ezilmişliklerini hem de ücretli emek gücü içinde yer aldıklarında neden daha düşük ücretli, güvencesiz, niteliksiz işlerde çalıştıklarını patriyarkal sistem bağlamında açıklamaz. Yine ev içindeki üretim ilişkileri bağlamında erkeklerin kadınları sömüren sınıf olduğu iddiasına sahip olan bir başka radikal feminist olan Firestone, üremenin kadınların ezilmesinde temel unsur olduğunu söylüyor. Üreme kadınların erkekler tarafından ezilmesinin temelini oluştururken gebelik, çocuk doğurma ve çocuk bakımı görevlerinin kadınların patriyarkal sınırlara hapsolmasının nedenleri olduğunu öne sürüyor.

Bu yazının da kuramsal olarak kendisini parçası olarak gördüğü, bir üçüncü maddeci feminist analiz olan “sosyalist feminizme” göre ise, patriyarka ve kapitalizm iki ayrı ancak iç içe geçmiş, birbirini sürekli etkileyen, yer yer çıkarları konusunda gerilimler yaşayan ancak ittifak halindeki iki bağımsız sistemdir. Bu bağlamda kadınların ücretli emek gücüne katıldıklarında karşı karşıya kaldıkları cinsiyetçi işbölümü kapitalist toplumda erkeklerin kadınlar üzerindeki üstünlüklerini koruyan temel mekanizmayı oluşturuyor. Keza kadınların emek piyasasında düşük ücretlerle çalıştırılmasını sağlayan da bu mekanizmadır. Düşük ücretler kadınları erkeklere bağımlı kılıyor ve erkeklerle evlenmelerini teşvik ediyor. Evli kadınlar kocalarının işlerini yapmakla yükümlü oldukları için de erkekler hem ev dışındaki yüksek ücretlerden hem de ev içinde kadınların işlerini yapmasından yarar sağlamış oluyor. Yani ev içindeki iş bölümü emek piyasası tarafından sürekli kılınırken emek piyasasındaki cinsiyetçilik de ev içindeki cinsiyetçi iş bölümü ile pekişiyor. Hartmann kapitalizm ile patriyarka arasındaki bu uyumun kadınlar için bir kısır döngü oluşturduğunu söylerken patriyarkayı maddi temelleri olan bir toplumsal sitem olarak tanımlar. Bu anlamıyla sosyalist feminizmin Marksist ekonomistlerden ayrılığının altını çizer. İki bağımsız kendi iç dinamikleri olan ama birbirleriyle etkileşim ve karşılıklı belirlenim içinde işleyen bu sistem patriyarkal kapitalizm olarak da tanımlanabilir.

Gerek radikal feminizm gerekse sosyalist feminizm erkek şiddetinin(dayak, taciz, tecavüz, öldürme), kadınların bedenlerinin- cinselliklerinin denetlenmesinin ve heteroseksizmin, patriyarkanın olmazsa olmazları olduğunu, patriyarkanın varlığını sürdürmek ve kendini yeniden üretmek için bunlara ihtiyaç duyduğunu tespit eder. Ailede kadınların erkek egemenliğine boyun eğmeye, emeklerinin bedenlerinin ve cinselliklerinin erkeklerce denetlenmesine itiraz etmeleri erkek şiddetini devreye sokar. Ya da çoğu zaman olduğu gibi kadınların itirazı ya da isyanı olmaksızın tek tek erkekler, kadınlar üzerindeki denetim güçlerini ve haklarını göstermek ve baki kılmak için şiddete başvururlar. Kamusal alanda ise yine patriyarka varlığını sürdürmek için erkek şiddetini kullanır. Kadınlar için sokakların tekinsizliği, iş yerlerinde maruz kalınan cinsel şiddet ev içinde, ailede maruz kaldıkları erkek şiddetinin, dayağın, tecavüzün, ensestin bir başka vehçesidir.

AKP örneği ve feminist direniş

AKP’nin iktidara geldiği dönemde dünyadaki muadilleri kendini yeni muhafazakarlıkla tanımlıyordu. Almanya’da Merkel, ABD’de oğul Bush bu çizginin temsilcileriydi. Yeni muhafazakârlık neoliberalizmin ideolojik temelini oluşturmuştu. Bunun Türkiye’ye yansımaları, “aileyi koruma” başlığı altında kadınları annelikle sınırlandırma, kadınları sadece aile geçimine katkıda bulunmak zorunda olduklarında ücretli emek gücüne dahil etme, olabildiğince düşük ücretli ve güvencesiz çalıştırma, ev işlerini ve çocuk bakımını aksatmayacak şekilde yarım zamanlı ve kesintili çalışmalarını teşvik etme şeklinde ortaya çıkıyordu. Ev ve iş yaşamını uyumlulaştırma politikası olarak sunulan bu çerçeve aslında, kadınların bir yanda evdeki erkekler için karşılıksız emek harcamaya devam etmelerini ve ev içindeki bu yükümlülükleri nedeniyle de ücretli emek gücünün eğreti bir bileşeni olarak, güvencesiz, düşük ücretlerle niteliksiz işlerde çalışmalarını öngörüyordu. Bu anlamıyla patriyarkal kapitalizm kadınların hem ev içinde erkeklerin denetiminde karşılıksız emek harcamaya hem de evdeki yükümlülükleri nedeniyle düşük ücretli güvencesiz niteliksiz işlerde çalışmaya devam etmelerinin, siyasetini yeni muhafazakarlıkta, anneliği dayatmada ve AKP politikalarında cisimleştirdi. Ancak aileye, evliliğe, erkeklere bağımlı ve tabi kılma politikaları kadınların direnişiyle karşılaştıkça, patriyarka kendini korumak için erkek şiddetini devreye soktu, sokuyor.

1987’de dayağa karşı yürüyüşle sokaklara dökülen feminist mücadele 2000’lerin ortasına gelindiğinde kadınların ailedeki erkek şiddetini kader kabul etmesi olgusunu fazlasıyla değiştirmeyi başarmıştı. Tam da bu yıllardan itibaren boşanma oranları çok yükselmese de kadınların özellikle şiddet gördükleri erkeklerden boşanmalarının toplumsal meşruiyetinin artması, patriyarkanın erkek şiddetinin dozunu yükseltmesine, kadın cinayetlerinin artmasına neden oldu. Patriyarka-kapitalizm ikilisinin dengeye gelmesinde her daim aracı olan devlet, Türkiye örneğinde AKP iktidarı, sürekli olarak “ailenin korunması” hedefiyle aslında kadın cinayetlerini meşrulaştırıyordu. Yargı kadınları öldüren erkeklere haksız tahrik ve iyi hal indirimleri ile hoşgörü gösterirken feminist siyaset de “kadın cinayetleri politiktir” sloganıyla aileyi koruma politikalarının kadınları nasıl ölüme mahkum ettiğini teşhir ediyordu.

Birinci ve ikinci döneminde, bir yanıyla AB ile uyum politikaları nedeniyle feminist mücadelenin kazanımlarını yasal statüye (ceza kanunu değişikliği, 4320 ve 6284 sayılı yasalar, İstanbul sözleşmesi gibi) kavuşturmak zorunda kalan AKP iktidarı, bir yanıyla da dini referanslara dayalı aile politikalarını hayata geçirmeye çalışıyordu. 2011 seçimlerinden hemen önce kadın bakanlığını kaldırıp sadece aileden sorumlu bakanlık haline getiren AKP iktidarı, aslında o tarihten itibaren kadınları doğrudan dine dayalı politikalarla baskı altına almaya başladı. 2000’lerin ortalarından itibaren eylemli bir zeminde kendini yeniden örgütleyen ve güçlenen feminist hareketin ailenin kadınların ezilmesinin kaynağı olduğundan yola çıkarak geliştirdiği aile karşıtı politikaların yerindeliği, aslında AKP iktidarının kadınlara karşı aile üzerinden gerçekleştirdiği saldırılarla ispatlanmış oldu. Kürtaj ve sezaryen yasaklama, kız çocuklarını tecavüzcülerle evlendirme, müftülük nikahlarını yasallaştırma gibi bir dizi dini referanslı baskıyla kadınlara saldıran AKP iktidarı, müftülük nikahı gibi kimi girişimlerinde sonuç almış olsa da kadınların mücadelesinin geldiği boyutu gözardı ederek yol yürüyemeyeceğinin farkına vardı.

Sosyalist hareket, feministler ve kadın dayanışması

Feminist siyasetin özellikle İstanbul’daki 8 Mart feminist gece yürüyüşlerinde cisimleşen etki alanı hiç kuşku yok ki 1980’lerin ortalarından beri süre giden mücadelenin sonucu. 1987’de feministler erkek şiddetine, dayağa karşı yürürken, 1990’da kadınların koca izni olmadan ev dışında ücretli çalışması için kampanya yaparken dudak büken, dalga geçen, sınıfı bölmekle suçlayan erkek sosyalist hareket de hiç kuşku yok ki, bağımsız feminist kadınlarla sosyalist örgütlerdeki kadınların, yer yer yaşanan gerilimlere rağmen, dayanışarak yürümeyi başarmalarıyla biraz geri çekilmeyi öğrenmek zorunda kaldı.

Geçen otuz yıl içinde artık çok sayıda sosyalist örgütün içindeki kadınlar kendilerini feminist olarak tanımlar oldular. Kimi politik ve kuramsal zemin kaymaları da kuşkusuz bu sürecin sonuçları oldu. Feminizmi, AKP neoliberalizmine ya da dini baskı politikalarına karşı mücadeleyle sınırlı görmek ve kadınların AKP’ye karşı direnişini ön plana çıkarmak, yani feminizmi Marksist feminizmin sınırlarına çekmek, bu sonuçlardan biri. Feminist mücadeleyi sosyalist mücadelenin alt başlığı gibi görerek sosyalist örgütlerin feminist olduğunu iddia etmek bir başkası. Kimlik politikalarının etkisiyle feminizmi yeni toplumsal harekete indirgemek ise bir başka sonucu oldu. Feminist siyasetin etki alanının genişlemesi sosyalist hareket içindeki kadın arkadaşların özerk kadın örgütlenmeleri ile daha çok kadına ulaşmaya çalışmak gibi anlamlı bir örgütlenme içine girmelerinin de önünü açtı. Ancak bağımsızlık söz konusu olmadığı halde kendini feminist örgütlenmelerin yerine ikame etme çabasına girmek de bu sürecin kadın dayanışmasına ilişkin güven sarsıcı sonuçlarından biri oldu. İki ayrı kurucu egemenlik ilişkisinin, kapitalizm ve patriyarkanın, mücadeleleri de zaman zaman yan yana gelseler de bağımsız siyasetler olarak varlığını sürdürmek zorunda. Kapitalizme karşı sosyalist siyaset patriyarkaya karşı ise feminist siyaset örgütlenir.

Bağımsız feminist siyaset açısından patriyarkaya karşı mücadele esas. Bugün patriyarkanın en kudretli temsilcisi/aracısı olarak AKP’ye karşı mücadele hiç kuşku yok ki feminizmin olmazsa olmazı. Ancak feminist siyaset açısından patriyarkanın evdeki egemenliğine karşı mücadele ya da yoğunlaşan heteroseksist baskılar hiçbir şekilde gözardı edilemez. AKP iktidarı feminist siyasetin sokaklardaki eylemlerini, özgürlük mücadelesini sınırlandırmaya çalışırken, feministler evdeki erkeklerin de tek tek kadınların özgürlük alanlarını sınırlandırma girişimlerine karşı siyaset üretmek zorunda. Erkek şiddetinin sadece otobüslerde atılan İslamcı erkek tekmeleriyle sınırlı olmadığını, kadınların ev içindeki şiddete direnişlerini her daim örgütleme zorunluluğunun bilincinde olarak feminist siyaseti örgütleme çabası sürüyor. Feminizm kadınların direnişinin geldiği bir aşama olarak “kadınlar hayatlarını savunuyor” diyerek, erkek şiddeti karşısında hayatlarını savunmak için öldüren Nevin’in, Çilem’in, Yasemin’in mücadelelerini görünür kılarak, patriyarkanın şiddet tekelini elinde tutan aileye/ailedeki erkeklere karşı kadınların şiddetle karşılık vermesinin siyasetini örgütlüyor.

Hiç kuşku yok ki sosyalist örgütlerde, emek hareketinde ve Kürt kadın hareketinde kendine feminist diyen, feminist siyasetin meşruiyetini kabul eden kadın arkadaşlarımızın etkisiyle bugün kadın hareketi feminist siyasetle eşit, haklı ve dayanışmacı bir ilişki geliştiriyor. Bu birlikteliğin olumlu sonuçlarını özellikle 2012’deki kürtajı yasaklama girişimine karşı kadınların sokakları dolduruşunda, 2013’de Gezi’de, 2014 ve 2015’te kadınların barış eylemlerinde, tecavüzcülerle çocukların evlendirilmesi ve müftülük yasasına karşı kampanyalarda gördük, görmeye devam ediyoruz. Kadınların AKP iktidarına, savaşa ve patriyarkaya karşı örgütledikleri eylemli birliktelik kadın dayanışmasının politikliğinin somut sonucu oldu. Patriyarkal kapitalizmin AKP’de cisimleşmiş haliyle kadınları “makbul kadın” kimliğine sıkıştırmaya çalışması karşısında feminist siyaset ve kadın hareketi “kadınların hayatlarını savunmasını” örgütlemeye devam etmek zorunda. Sokaktaki varoluşumuz, gece saat kaça kadar sokaklara çıkabileceğimiz, nasıl giyinmemiz gerektiği, kaç çocuk doğuracağımız erkek iktidar tarafından kadınlara dayatılırken hayatlarımızı nasıl savunacağımızı her gün yeniden düşünmek zorundayız. Erkek şiddetine karşı elde ettiğimiz ‘6284’ gibi yasal kazanımlarımıza saldırı sürerken farklı kadın kesimleri arasında erkek şiddetine karşı kadın dayanışmasının önemini yaygınlaştırmalıyız. Kuşkusuz feminist siyasetin ve kadın hareketinin de her geçen dakika daha da kurumsallaşan faşizm koşullarında eskisinden farklı mücadele biçimleri üzerine düşünerek etki alanını genişletmeyi tartışması gerekiyor.

Bugünden yarına ise feminist siyaset, AKP’yi aşacak şekilde patriyarakaya karşı mücadelesini örgütlemeye devam ederken, sosyalist örgütlenmeler içindeki feminist kadınlar da sosyalist hareket içindeki erkek egemenliğine karşı mücadeleyi güçlendiriyorlar. Yanı sıra sosyalizm mücadelesinin bir gereği olarak kadınları sınıf mücadelesinin bir parçası yapmaya çalışıyorlar. Proletarya sosyalistleri içindeki feminist kadınlar için de hiç kuşku yok ki örgüt içi erkek egemenliğine karşı örgütlenmenin yanı sıra işçi, kamu emekçisi ve genç kadınları örgütleme hedefi devam ediyor.

Defne Rüzgar

24.08.2018

 

* https://www.komungucu1.com sitesinden alınmıştır

Paylaşın