HBDH Yürütme Kurulu üyesi Tekin Yoldaş, katıldığı MedyaHaber TV’nin Özel Programı’nda Delal Devrim’in sorularını yanıtladı. Yoldaş, “Faşizmi Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız!” devrimci seferberlik hamlesinin geride kalan 2 yılından faşizmin kimyasal silah saldırılarına ve fiili meşru mücadele alanlarına kadar birçok konuda soruları yanıtladı.
Programın tamamı şöyle;
Delal Devrim: “HBDH’ın “Faşizmi Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız” hamlesi kararlılıkla devam ediyor. Bugün gelinen aşamayı nasıl tarif ediyorsunuz?“
Tekin Yoldaş: “Öncelikle, HBDH “Faşizm Yıkacağız , Özgürlüğü Kazanacağız” hamlesinin 2. yılını geride bıraktı. Bu hamle çerçevesinde birçok eyleme imza atıldı, bu mücadelede ölümsüzleşen yoldaşları saygıyla selamlamak istiyorum. En başta HBDH YK üyesi, sözcüsü Sinan Dersim yoldaş şahsında Birleşik Devrim mücadelesinde ölümsüzleşen yoldaşları saygıyla anıyoruz. Sinan Dersim yoldaşın ölümsüzleşme tarihi bildiğiniz gibi bugünler. Bu anlamıyla HBDH mücadelesi açısından bu 2 yıllık süreç aslında kanla, canla, mücadeleyle örülen bir süreçti.
AKP-MHP faşist iktidarı hiç bir kural tanımadan en acımasız şekilde gerilla alanlarına dönük operasyoları derinleştirirken işçi sınıfına, emekçilere, halkımıza her türlü baskıyı,zulmü uygularken HBDH aslında tam da kendisini var eden ilkelerden yola çıkarak, tarihsel geçmiş devrimci mirasımızı, 68’den gelen devrimci mirasımızı, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin mücadele geleneğini bugünlere taşıyan bir pratik olarak “Faşizm Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız” hamlesini ilan etti. Bu hamle kapsamında yüzlerce eyleme imza atıldı, Türkiye metropollerinde ağırlıklı olmak üzere. Gerilla alanlarında eylemler yapıldı. Türkiye sokaklarında HBDH bizzat dosta, düşmana duyruldu. Çok net bir şekilde söyleyebiliriz; HBDH’ı duymayan kalmadı. Bugün dost, düşman herkes bu hamle kapsamında HBDH’ın ne olduğunu, hedeflerini biliyor. Faşist şef Erdoğan, onun suç işleri bakanı Süleyman Soylu bizzat her hafta HBDH’dan bahsetmekte, onun eylemlerinden bahsetmekte. Bu anlamıyla hamlemiz Türkiye işçi sınıfıyla, Kürt halkının, kadınların, gençlerin, ezilen cinsel kimliklerin özgürlük mücadelesiyle buluşma hamlesiydi. Bu anlamıyla hamlemiz başladı, ilan edildi. İlan edildiğinde bir heyecanda yarattı. Her gün ülkenin birçok şehrindeHBDH milislerinin eylemi oldu. Sokaklarda insanlar faşizme karşı yapılan bu eylemlerden güç alarak faşizme karşı sokağa çıkmaya, özgürlük talebini haykırmaya başladılar. Bu yönüyle hamlemiz başlamış bir süreç ama devam eden de bir süreç. Bugün devam ediyor. Yetersizliklerimiz, eksikliklerimiz oldu. Bunlar halkımıza özeleştirimizdir. Bundan sonraki süreçte bu eksikliklerimizi, bu hatalarımızı görüp daha güçlü bir şekilde faşizme karşı mücadeleyi nasıl yükseltebiliriz, ondan nasıl hesap sorabilirizin cevabını vereceğiz. Bunun gerekli tartışmalarını HBDH’ın gerekli kurumlarında yaptık. Hamlemizi daha güçlü bir aşamaya taşımak, onu hedeflediğimiz faşizmi yıkma mücadelesinde zafere taşımak hedefimizdir. Bu anlamıyla şunuda söylemek gerekiyor; HBDH’ın yarattığı etki bugün Türkiye ve Kürdistan topraklarında faşizme karşı silahlı mücadelenin adresi olmuş durumdadır. HBDH’ın yaptığı yüzlerce eylem, örgütlediği profesyonel nitelikteki eylemleri, gerilla alanındaki güçleri, Karadeniz‘den Medya Savunma Alanları‘na, Birleşik Devrim coğrafyasının değişik alanlarındaki güçleriyle bugün Türkiyede ve Orta Doğuda birleşik devrim şiarını yükselten bir adrestir HBDH. Bu mücadelenin sorumluluğu ve tarihsel ağırlığını taşıyan bir örgütlenmeyiz. Hamlemiz bu mücadeleyi nasıl daha ileri taşırız? noktasında bizim için önemli bir görevdir, böyle görüyoruz. 2 yıllık süreçte tabiki düşmanda birçok engelleme içerisinde bulundu. HBDH’ı kriminalize etmeye çalıştı. HBDH’ın eylemlerini, sözünü çarpıtmaya çalıştı, bizleri hedef aldı. Programlarında bizlerin söylediği sözlerin bir parçasını alıp bunun üzerinden bir kara propaganda yürütmeye çalıştı. Ama biz şunun bilincindeyiz. Yürüttüğümüz mücadele haklı bir mücadele, doğru bir mücadele. Bu mücadelede zafere kadar, sonuna kadar yürüyeceğiz. Faşizmi yıkana kadar, onun saraylarını alaşağı edene kadar, öldürülen, katledilen yoldaşlarımızın hesabını sorana kadar, madenlerde, fabrikalarda katledilen işçilerin hesabını sorana kadar, sokakta katledilen kadınların hesabını sorana kadar, geleceği çalınan gençlerin hesabını sorana kadar mücadelemiz devam edecek. Bu anlamıyla hamlemizi daha ileri taşımak hedefimiz. Bu yönde çalışmalarımız daha yoğunlaşacak, bu yönde derinleşecektir. Şöyle bakmak gerekiyor; düşman topyekun bir saldırı yürütüyor, bizde topyekun bir mücadele içindeyiz. Birleşik devrim bayrağını daha ileriye taşımak istiyoruz. Artık HBDH öncüsü olduğu halkla beraber bu mücadeleyi yürütüyor. Bu dava, bu mücadele toplumun ortak davasıdır, faşizmin yıkılması mücadelesidir. Bu mücadeleyi en güçlü biçimde ileriye taşımak sorumluluğumuzdur. Bu mücadeleye gençleri, işçileri, emekçileri, kadınları katmak sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Çünkü hamlemiz artık herkes tarafından biliniyor. Ona katılmak isteyen yüzlerce gencin olduğunu, yüzlerce insanın olduğu haberlerini alıyoruz. Bunun gerekli koşullarını yaratıp bunu daha ileriye taşımak tarihsel sorumluluğumuzdur. Bu süreci daha da güçlendirmek, sürecin ihtiyaçlarına cevap vermek hedeflerimizdir. Bugün faşist rejim hergün sokakta hakkını arayan, özgürlük mücadelesi veren halkımızı tutukluyor, hapsediyor, işkence ediyor. HBDH açısından,faşizmin anlayacağı tek dil birleşik devrimin silahlı mücadele dilidir, eylem dilidir. Bu eylemi ileri taşımak, en kararlı şekilde örgütlemek, faşizmden hesap sormak, onun saraylarını başını yıkmak, ondan hesap sormak görevimiz. Bu sorumlulukla, bu bilinçle Erdoğan rejimine karşı “Faşizm Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız” hamlesini en ileri taşıma sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Bu tarihsel sorumluluğumuzun bilincindeyiz. Bu görevleri layıkıyla yerine getireceğiz. Buradan da halkımıza bir kez daha söz vermek istiyorum.“
Delal Devrim:“Faşist Türk devleti ciddi bir gerilla direnişiyle karşılaştı. Türk devletinin, savaşta gerileme pozisyonundayken, kimyasal silah kullanması ve savaş suçu işlemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?“
Tekin Yoldaş: “Herşeyden önce şunu belirtmek lazım. Bu mücadelede insan iradesinin en kararlı politik duruşunu gösteren gerillaları, bu yolda ölümsüzleşen yoldaşları saygıyla anmak istiyorum, HBDH adına. Onlar ezilenlerin özgürlük mücadelesinde, Kürt halkının özgürlük mücadelesinde en onurlu yerde duruyorlar. Bu davayı daha ileriye taşımak için hertürlü düşmanın teknik üstünlüklerine rağmen kararlılıkla, inançla bu mücadeleyi sürdürdüler ve bu uğurda canlarını hiçe sayarak birleşik devrim bayrağını, özgürlük bayrağını kaldırdılar. Onların aziz hatıraları önünde saygıyla eğilmek istiyorum. Şunu söylemek gerekiyor; gerilla direnişi AKP-MHP faşist iktidarı 2015 yılından beri tüm imkanlarını kullanarak, arkasına aldığı emepryalist güçlerin desteğiyle Medya Savunma Alanları’na, gerilla alanlarına dönük kapsamlı bir saldırı süreci içerisindeydi. Geçtiğimiz yılda bu saldırılar değişik düzeylerde devam etmekteydi. Son olarak Nisan ayının ortasından itibaren başlatılan operasyon AKP-MHP faşist iktidarının, özellikle NATO’nunda desteğiyle kapsamlı bir saldırı hareketiydi. Bu hareket bütün teknik olanakları kullanarak, KDP’nin de desteğiyle gerillayı teslim almak, Avaşin, Zap, Metina alanlarından başlayarak gerillanın üslenme bölgelerini işgal ederek, oralara yerleşerek, sonrasında adım adım Medya Savunma Alanları‘ndaki işgali derinleştirerek Güney Kürdistanı işgal etme hamlesiydi. Bu oyunu gerillanın görkemli direnişi bozdu. Bütün o şatafatlı, gürültülü başlangıcına rağmen operasyon gerillanın insanüstü direnişiyle geriletildi. Helikopterlerinden askeri araçlarına, mevzilerine kadar bir çok alan imha edildi. Bunun karşısında faşist rejim, bütün sömürgeci devletlerin izlediği yöntemlerden birini izleyerek kimyasal silah kullanma yönünü seçti. Bu uluslararası bir suç. Kendi hukukları açısından da suç. Ama bunu kullanma yöntemleri aslında şunu gösteriyor. Bu silahları Türk devleti kendi başına bulamaz, bunları biri ona veriyor. Verenler NATO başta olmak üzere müttefikleridir. Almanyadır, Fransadır, Amerikadır. Bu güçler ona bu desteği veriyor. Şöyle görmek gerekiyor; Saddam Hüseyin’in rejimini kimyasal silah kullandığı için alaşağı ettiler ama bugün Erdoğan rejimi onların tetikçisi olarak bu dağlarda kimyasal silahları kullanıyor. Bu anlamıylada insanlığa karşı işlenmiş bir suç. Kendi hukuklarını kendi haklarını yok sayıyorlar. Bu anlamıyla iki gerillanın insanlık dışı saldırı altındaki görüntüleri yayınladı, biliyorsunuz. Bu görüntüler karşısında da şu ortaya çıkmış oldu. Toplum vicdanında da bir gerçeklik çıkmış oldu. Bu yayınlandığında yada söylediğinde kanıt gösterin, somut delil gösterin diyordu. Bu somut delil karşısında aslında Türkiye toplumu ve uluslararası kamu oyunda ciddi bir atmosfer oluştu. Buna karşı tepkiler gelişmeye başladı. Burada da şunu görmek lazım, özellikle bizzatAKP-MHP iktidarının sözcüleri, bizzat Erdoğan’ın, bizzat MSB’nın, bizzat İçişleri Bakanı‘nın açıklamalarında şu gözüküyor. Panik havası içerisindeler, suç üstü yakalandılar. İnsanlık suçu olarak gösterilen bu silahları, bu gazları kullanarak aslında bir savaş suçu işliyorlar. Savaşın belli bir hukuku, belli bir kuralları, belli bir etiği olur. Bu anlamıyla sömürgeci rejimin kuralsız olduğunu, hiç bir kural tanımadığını halklara dönük saldırılarda acımasız olduğunu, insanlık suçu işlediklerini bir kez daha ortaya koydu. Burada kendine insanım diyen, insani değerleri savunan herkes bu kimyasal saldırıyı teşhir etmeli, buna karşı çıkmalı. TTB başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın açıklaması oldu. Bu açıklama karşısında iktidar medyasında bir linç kanpanyası başladı ve onun hakkında gözaltı kararı aldılar. Bu neyi gösteriyor? İktidarın yaklaşımı Türkiye cephesinde en ufak itirazı kabul etmiyor. Çünkü en ufak itiraz, onların yaratmaya çalıştığı yalan atmosferini kirli savaş politikasını teşhir ediyor, deşifre ediyor. TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın ciddi bir politik tutum aldı. Aydınlar, sanatçılar bu tutumun takipçisi olmalıdırlar. Sivil toplum örgütleri, demokratik örgütler, emek örgütleri bu tutum alışa sahip çıkmalılar. Kimyasal silah konusunda uzman biridir kendisi ve şunu dedi “Burada savaş suçu işlenen gazlar kullanılmaktadır”.Dolayısıyla iktidar cephesinden saldırı başlatıldı. Çünkü Türk devletinin kirli politikası teşhir olmuş oldu. Bu anlamıyla şunuda söyleyeceğiz. Gerillanın direnişi çok tarihsel bir noktada duruyor. Türkiye halkına, halkımıza düşen sorumluluk bu direnişi Türkiye metropollerinde, Türkiye kentlerinde, sokaklarda, mücadele alanlarında özgürlük çığlığıyla gerillanın direnişine destek olma zamanıdır bugün. HBDH’ın “Faşizmi Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız” hamleside aynı anlamda bu direnişe destek olma, bu direnişi daha ileri taşıma, direnişte buluşma hamlesidir. Biz şununda bilincindeyiz. Gerillanın bu direnişi eğer faşist iktidar tarafından boğulursa Türkiye ve bölge halkları açısından karşı devrim kazanmış olacak. Gerillanın zaferi, gerillanın başarı kazanması faşizmin yıkılması, özgürlüğün kazanılması için önemli bir aşama olacaktır. Bu yüzden gerillanın yenilmemesi, kazanması gerekiyor. Buda sadece gerillanın mücadelesiyle olacak şey değil. Bütün halkımıza düşen sorumluluklar var. Milislerimize, kentlerdeki işçilere, emekçilere, kendine“faşizme karşıyım özgürlükten yanayım“ diyen herkes kimyasal silah saldırıları karşısında sokağa çıkmalı, hesap sormalı. Bu insanlık suçu, katliamcı Türk devletine ortak olmamalı. Bizlere düşen görevde faşizmden sonuna kadar hesap sormaktır. Gerilla güçleri, birleşik devrim güçleri sonuna kadar kararlıdır. Gerçekleştirilen bu katliamların hesabını en kararlı şekilde soracaktır.“
Delal Devrim: “Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit ve tüm siyasi tutsaklara uygulanan işkenceler gündemde. Cezaevlerindeki ölümler ve tecrit hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tekin Yoldaş: “Herşeyden önce, tecrit bir insanlık suçudur. Bu faşist iktidar, biraz önce konuştuk. Bu kimyasal silah saldırıları, hak gaspları, madende işçi katliamları, kadın cinayetleri… bunların hepsinin aslında bir parçası olarak cezaevlerinde işkence, hapishanelerde tecrit ve soykırım siyaseti uygulamaktadır. Hapishaneler bu toplumun politik aynasıdır. Orada nasıl bir tutum varsa toplum da öyledir. Faşist rejim aslında ülkeyi bir halklar hapishanesine getirmiş durumda. Dışarıyla içerisinin çok farkı kalmadı. Cezaevinin farkı şu; orada daha yoğunlaşmış bir imha siyaseti var, tecrit politikası var. Biliyorsunuz, her gün haberler geliyor. Tek kişilik hücrelerde katledilen insanlar. Bunlar politik tutsaklar. Onlar üzerinde işkenceler ağırlaşıyor. Tecrit ağırlaşıyor. Özel bir yönelim var. Devrimcilerin iradesini kırma, devrimcilerin mücadele kararlılıklarını kırma konusunda düşmanın özel bir yönelimi var. Hapishaneler sınıf mücadelesinin, ezenle-ezilen mücadelesinin yürütüldüğü önemli bir mevzidir. Bu anlamıyla, faşist iktidarın şöyle bir politikası var. Dışarıda askeri operasyon, MSA’ya dönük askeri operasyon, Kürdistan dağlarına askeri operasyon. Sokakta dikensiz gül bahçesi yaratma isteği, toplumsal muhalefeti sindirme, kadınları susturma, işçileri geleceksizleştirme, gençleri teslim alma… Hapishaneleri de teslim alma bu şekilde yani. Öyle bir noktaya getirecek ki toplumda direnen, tecrite karşı çıkan, özgürlük mücadelesi veren kimse kalmasın isteyecek. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’a dönük yapılan tecrit de özel bir yönelimdir. Çünkü, onun şahsında Kürt halkı cezalandırılmak isteniyor. Onun şahsında Kürt halkının iradesi yok sayılmak isteniyor. Bu anlamıyla düşünün, bu ülkedeki mafyadan çeteye kadar herkes, her türlü adi suçu işlemiş insanlar kendileri bu konuda her türlü iktidar olanaklarını kullanarak rahat içinde olurken, bir halkın özgürlük mücadelesinin yürütücüsü olan iradesi 24 yıldır tecrit altında. Bu konuda biliyorsunuz CPT bir açıklama yaptı. Türkiye’ye geldi. İmralı Cezaevi ile ilgili bir görüşme yaptılar. Ama sonra, Türk devletinin onayı olursa sonuçları ve gelişmeleri açıklayabiliyor kamuoyuna. Avrupa şöyle bir noktada: Avrupa demokrasisi bir kez daha aslında kim için demokrasi olduğunu gözler önüne seriyor. Türk devletinin uyguladığı tecrit ve insanlık suçları yok sayılıyor. Emperyalizmin bu iki yüzlü politikası aslında kendisini bir çok açıdan ifade etmiş oluyor. 15 Şubat komplosuna giden, 9 Ekim’de başlayan süreç de aslında ABD’nin, İsrail’in, uluslararası emperyalist güçlerin, AB’nin desteğiyle gerçekleşmişti. Tecrit gerçekliği karşısında sessiz kalmak, onu yok saymak emperyalizmin bir politikasıdır. Onun desteğiyle AKP-MHP iktidarı bunu gerçekleştiriyor. Sokakları da teslim almak, toplumu teslim almak ilk başta toplumun sembol olan özgürlük değerlerini sindirmek, onları yok saymaktır. Teslim alamıyorsa onunla toplum ilişkisini kırma üzerine olabilir. Bu anlamıyla bizim şöyle değerlendirmemiz gerekiyor. Her zamankinden daha fazla siyasi tutsakları, devrimci tutsakları, Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ı, bütün politik tutsakları en güçlü şekilde sahiplenmek ve onlar üzerindeki tecrit duvarlarını ancak onlarla dayanışmayı yükselterek,onları sahiplenmeyi yükseltmekle kırabiliriz. Yoksa düşman, o duvarlarla tecrit uygulayarak aslında devrimci mücadelenin, özgürlük hareketinin moral değerlerini yok etmek, birleşik devrim güçlerinin moral değerlerini yok etmek istiyor. Şunu net bir şekilde söylemek lazım. Dayanışma ezilenlerin inceliğidir. Dayanışma içinde olmak tecrit içinde olan, cezaevlerinde olan devrimcilere sahip çıkmak, onların ailelerine sahip çıkmak halkımızın görevi olmalı. Onlar sahipisiz olmamalı. Öyle bir dönemdeyiz ki faşist rejim post-modern dönemin yarattığı bir ilkesizlik ve değersizlik dünyası yaratmaya çalışıyor. Bir gerilla ailesini yada Sur’da yaşayan bir direnişçinin cenazesini 4 yıl-5 yıl sonra bir çuvalda, torbada ailesine verip, sonra onun katledildiği yerde şenlik yapmaya, eğlence yapmaya çalışıyor. Bu anlamıyla toplumumuz, faşizmin baskıları ve teslim alma saldırıları karşısında değerlerine, devrimci değerlere, insan olma değerlerine, yurtsever değerlere en güçlü şekilde sahip çıkmalı. Faşizmin imha, inkar siyasetine asla teslim olmaması gerekiyor. Çünkü onların yapmaya çalıştığı bu. Manevi değerlerimizi, devrimci değerlerimizi yok etmek. Yoldaşlık ilişkisini, örgütlülüğü yok etmek istiyor. Bizim güçlülüğümüz haklılığımızdan gelmektedir. Cezaevlerindeki tecriti bitirmek, tecrit duvarını kırmak aynı zamanda halkın görevidir, devrimcilerin görevidir. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan başta olmak üzere bütün siyasi tutsakların özgürlüğünü kazanmak birleşik mücadelemizin hedefleri arasında yer almaktadır. Tecriti kırmak özgürlüğü kazanmak hedefimizdir. Bu mücadelemiz topyekun bir direniş ve özgürlük mücadelesidir diyebilirim.
Delal Devrim:“Faşizm, işçi sınıfının sömürüsünü artırmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Bartın’da 41 emekçi bir madende katledildi. Bu sömürü sistemi nasıl yıkılacaktır?”
Tekin Yoldaş: “Erdoğan daha önce şöyle demişti. İlk biliyorsunuz Soma Katliamı olduğunda “bu işin fıtratında var ölüm!” demişti. Şimdi ise “kader” diyor. Bu “kader” ve “fıtrat” hep işçi sınıfı ve emekçiler için var. Zenginler için sömürücüler için, AKP-MHP iktidarının ortakları için bu kader gerçekleşmiyor. Onların fıtratında ölüm yok, onların kaderinde ölüm yok. Onların kaderinde, fıtratında zevk-u sefa içerisinde yaşamak var. Halkın kanını emmek var, emekçilerin-ezilenlerin geleceğini çalmak var. Bu anlamıyla şöyledir. Türkiye rejimi öyle bir noktada ilerliyor ki işçiler, emekçilerin hayatı her geçen gün zorlaşırken patronlar karlarına kar katıyor. Sömürücüler karlarına kar katıyor. Çalışma ilişkileri adet bir toplama kampına dönmüş durumda bu madenler. Oralarda en kötü şartlarda en güvencesiz şekilde insanlar çalıştırılıyor. 41 tane işçi katledildi. Bu insanlar ücretli kölelik düzeninin zorunluluğuyla öleceklerini bile bile o madenlere sokuldular. Ne için? Daha fazla kar hırsı için. Bugün, milyarlarca dolarla savaş uçakları alanlar, SİHAlarıyla övünenler o madencilerin iş güvenliğini alabilselerdi bu katliam gerçekleşmeyecekti. Ama şu diyalektiği kurmadığımız sürece hep hatalı bakacağız. Bartın’da katledilen işçiyle Kürdistan’da kimyasal gazla öldürülen genci katleden el aynı eldir. O tetik aynı tetiktir sonuçta. Böyle görmek lazım. Birinde kimyasal gaz atıyor. Diğerinde güvencesiz çalıştırıyor. Bu iki mücadele kesimi birleşmediği sürece bu mücadele zafere ulaşmayacaktır. Kimyasalla katledilen gençle, grizudan katledilen kişi aynı kaderin parçasıdır, eğer kader diyorsak. Kaderi yazan faşist rejim, bu katliamı gerçekleştiren faşist iktidar. Bundan hesap sormak, ona karşı örgütlenmek ortak mücadelemizdir. İşçi sınıfının üzerindeki baskılar, sömürü çok yoğunlaşıyor Türkiye koşullarında. Türkiye kapitalizminin fıtratında işçi kanı üzerinden yükselmek var. Onları en acımasız şekilde sömürmek var. Soma gibi 301 madencinin katledildiği bir ülkede bir süre sonra, yani 50 yıl geçmedi-100 yıl geçmedi, şunun şurasında 10 yıl bile daha yeni doluyor. Benzer bir katliamın olması şunu gösteriyor. Demek ki bu önlemler alınmıyor. Bu patronlar iktidar tarafından kollanıyor. Sokakta en ufak bir demokrasi-özgürlük talebiyle çıktığında seni tutuklayan, seni engelleyen polisler-yasalar bu patronlara, bu katillere işlemiyor. Dolayısıyla bize düşen örgütlenmek, mücadele etmek ve hesap sormaktır. Soma Katliamı’nı da gerçekleştiren, Bartın Katliamı’nı da gerçekleştiren, dağlarda gençleri de katleden aynı faşist düzendir. Sömürür ilişkileri ciddi boyutlara geliyor durumda. Hayat her geçen gün bir azınlık için zevk-u sefa için yaşama, saraylarda yaşama, en lüks şekilde yaşama olurken; toplumun geri kalanı, çoğunluğu için her geçen gün yaşam daha zor hale geliyor. Yoksulluk daha da artıyor. Geleceksizlik daha da artıyor. Bu koşullar altında eğer örgütlü bir mücadele olmazsa, devrimci mücadele yükselmezse kölece çalışma koşulları bu iktidar tarafından “kader”-“fıtrat” denecek ve halkımıza dayatılacak. Bu örgütlü mücadele olmazsa, mücadelenin farklı dinamikleri birleşmezse bu faşist iktidar yeni Bartınlar, yeni Somalar yapmaya devam edecektir. İşçi sınıfının mücadelesiyle, özgürlük mücadelesini birleştirmek istiyoruz. HBDH, kuruluşundan itibaren ezilenlerin, emekçilerin, işçi sınıfın sesi olmuştur. Bu kesimlerin örgütlenmesi tabii kritik noktada duruyor. Çünkü, faşizmin en korktuğu kesimler, bu dinamiklerin birbiriyle buluşmasıdır. Kürt halkıyla işçi sınıfının buluşmasıdır. Kadınlarla işçi sınıfının buluşması, gençlerle işçi sınıfının buluşmasıdır. Böylesi bir durum aslında faşizmin sonunu hazırlayacak. Büyük bir korku yaşamaktadır faşist iktidar, bu mücadele alanlarının birleşmesi konusunda. Bu anlamıyla, örgütlenmek, mücadele etmek, faşizmden hesap sormak bizim tarihsel görevimizdir. İşçi sınıfını, emekçileri en güçlü şekilde örgütlemek ve onları daha ileriye taşımak sorumluluğumuzdur. Türkiye’deki çalışma ilişkilerini kendisi acımasız bir sömürü üzerine dayanıyor. Madenlerde gerçekleşmiyor bu sömürü sadece. Her gün bir inşaatta bir iş kazası gerçekleşiyor. Her gün bir fabrikada işçi ölümü gerçekleşiyor. Bunun nedeni daha fazla kar hırsı, daha fazla sömürü hırsıdır. Bu, egemenlerin uyguladığı bir politikadır. Bu anlamıyla bu politikayı şöyle de görmek lazım. Nasıl Kürdistan’da işgal politikası varsa aynı zamanda sömürü politikası var. Aynı zamanda kadın cinayetleri var. Kadınlar katlediliyor. İntihara sürüklenen gençler var. Bunların hepsi faşizmin kurduğu Türkiye. 2023 vizyonu budur: yoksulluk, sömürü, ölüm. Bundan hesap sormak. En güçlü şekilde örgütlenmek, onların saraylarını başlarına yıkmak görevimizdir. Türkiye işçi sınıfı bu görevin sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bizler de bunun gerçekleşmesi için var gücümüzle savaşacağız.”
Delal Devrim: “Faşist iktidar, devrimci güçlere yönelik tasfiye hareketlerini her gün daha da artırıyor. Fiili meşru mücadele alanlarına yönelik olarak HBDH ne söz söylemek ister?”
Tekin Yoldaş: “Türkiye’de bir sathı mahalline girildi. Kim cumhurbaşkanı olacak konusunda Cumhur İttifakı’nın adayı belli. 20 yıldır ülkeyi yöneten bir ceberrut isim. Karşısında ise Millet İttifakı’nın adayı kim olacak beklentisi var. Herşeyden önce, şunu söylemeliyiz. Biz HBDH olarak bu düzenin seçimle değişeceğini düşünmüyoruz. Seçiz çare değildir. Halkımız bu iktidardan, faşizmden seçimle kurtulmayacak. Bunun bilincinde olmak gerekiyor. İşçilerin, emekçilerin, ezilenlerin bu süreçteki talepleri, bunların ifade edilmesi önemli. Bu konuda bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Faşist rejimin yıkılması için seçenek mücadele etmektir. Faşizmi yıkma, özgürlüğü kazanma mücadelesini yükseltmektir. Bu nedenle çare örgütlenmektir. Parlamenterizm üzerinden biliyorsunuz, AKP-MHP iktidarının saldırıları karşısında aynı onun ruh ikizi gibi “aman sokağa çıkmayalım”, “eylem yapmayalım, faşizm yükselir” gibi bir danışıklı dövüş atmosferinde bir ana muhalefet çizgisi var. Düşünün, bir ana muhalefet partisinin örgütlenmesi ve sokağa çıkması, ülkeyi alaşağı etmesi lazım. Ülkede enflasyon %200 olmuş durumda. İşçiler, emekçiler en zor şartlarda ama ana muhalefet partisi iktidarın yanında pozisyon alıyor. Kimyasal silahla ilgili Türk ordusuna toz kondurmayız diyor. Söz söylemeyiz diyor. Hemen hemen her meselede iktidarla aynı şeyleri söylüyor zaten. Bu gerçekliği görmek gerekiyor. Bu anlamıyla fiili meşru mücadele alanı çok önemli tabi. HDP’nın kapatılma meselesi var. Bu konuda özel bir çaba var. Türkiye siyaseti sonuçta AKP-MHP ve onun karşısında Millet İttifakı-CHP/İyi Parti olan iki seçeneğine, aslında seçeneksizliğine mecbur kılınmak isteniyor. Bu tablo içerisinde yine şunu belirtmek lazım. Mesele seçim meselesi değildir, esasen mücadele meselesidir. Mücadeleyi yükseltme meselesidir. Böyle bakmak lazım. Seçimler de bunun içerisinde bir mevzi olabilir. Böyle değerlendirmek gerekiyor. Ama meseleyi sadece parlamentoyla beraber değerlendirdiğimizde gerçekliği göremeyiz. Mesele sadece seçimler ya da parlamento meselesi değil. Artık Türkiye’de mızrak çuvala sığmıyor. Mesele artık parlamentonun dışına çıkmış durumda. Yoksulluk, ezme, ezilme ilişkisi artık bütün toplumu etkiliyor durumda. Düşünün, TTB’li Şebnem Korur Fincancı çıktı ne dedi: “Kimyasal silah kullanılıyor. Bu açık bir kimyasal silah saldırısıdır”. Onu hemen gözaltına aldılar, üzerine hemen bir linç kampanyası başlattılar. Onu sahiplenmek, onunla dayanışma içerisinde olmak önemlidir. Ama şöyle bakmamak lazım: Birbirinden bağımsız toplumsal muhalefet odakları var. Faşizm bir gün birini baskı altında tutuyor. Bir gün birini sindiriyor. Gazetecilere operasyon yapıyor. Milletvekilleri ayağını kırıyor. Sokakta hak arayan işçiyi darp ediyor. Bunların birleşmesi ve ortak bir mücadele içerisinde olması lazım. Bu anlamıyla bu mücadelenin birleşmesi kritik. Sokakta birlikte mücadele eden, birbirinden bağımsız parçalı direniş odaklarının ortak bir mücadelede birleştiği, genel greve-genel direnişe yöneldiği, belki mücadeleyi daha ileriye taşıyarak ortak bir alanında yürütmesi gerekiyor. Bu anlamıyla fiili meşru mücadele alanına çok önemli görevler düşüyor. Çünkü, faşist rejimin en önemli hedeflerinden birisi sokağı teslim almaktır. Sokağı dikensiz gül bahçesi haline getirmek ve itaat ettirmektir. Çünkü toplumun sinmemesi, direnmesi, faşizmden hesap sorması hep faşizmin kaygı duyduğu ve korktuğu bir şeydir. Çünkü onların en önemli beklentisi her zaman ezilenlerin, emekçilerin, halkın korkusudur. Halkın onlardan korkmadığı hissettiği an onlar korkmaya başlayacak. Bu gerçekliği görmek gerekiyor. Sokakta olmak, mücadele etmekteki ısrar kritik öneme sahip. Bir takım tartışmalar oldu bu konuda. Faşizm sokakta, hapishanelerde insanları katlediyor. Dağlarda kimyasal silah kullanarak insanları katlediyor. Sokakta terör estiriyor. Buna karşı bir devrimci eylem olduğunda bu kez bu devrimci eylemden korkan muhalefet odakları oldu. Bu da yanlış bir durum. Bunu söylemek lazım. Bugün Mersin’de 2 tane devrimci eylem yaptı. O zaman bir anda burjuvazi ve faşist iktidar korkuya kapıldı. Aynı zamanda da ortalama solda, düzeniçi solda da bir panik havası oldu. Hergün faşizm saldırıyor. İnsanları katlediyor. Hapsedip cezaevinde öldürüyor, yetmiyor. Sokakta katlediyor, evinde katlediyor. Milletvekilinin bacağını kırıyor. Buna karşı yapılması gereken, daha fazlasını yapmaktır. Bir tane Mersin yetmez, belki 10 tane, 20 tane Mersin olması lazım. Bu toplumun vicdanıdır. Bu insanların yaptığı şey aslında özgürlük eylemidir. Bu anlamıyla da önümüzdeki süreçte şunu da görmek gerekiyor. Faşizmin saldırıları karşısında sinmeyen, düzen içi siyasete teslim olmayan bir noktada olmak gerekiyor. Kimyasal silahlar kullanılıyor. Onları bir “iddia” diye belirtenler Mersin eyleminde iki devrimci kadının gösterdikleri kararlı eylemi kınama yarışına girmişlerdi biliyorsunuz. Ezilenlerin şiddeti meşrudur. Düşmanın bu kadar saldırdığı, bu kadar acımasız olduğu, her türlü kirli yöntemi kullandığı bir anda en meşru şey devrimci eylemin kendisidir. Bu bütün denklemleri bozar. Bütün planları bozar. Devrimci eylemin kendisi gerçektir. Yaşamın içindedir ve gerçekçidir. Gerçekçi bir şeydir. Faşizmin bütün planlarını bozar. Onun bütün buz dağlarını, onun çizmeye çalıştığı steril, güvenli ortamları alaşağı eder. Bu hem faşizm cephesinde, hem de toplumsal muhalefet cephesinde böyle olur. Mersin eylemi olduğunda şöylemiydi acaba?; her şey steril gidiyordu da bu insanlar bu eylemi mi yaptı?. Hayır! Öyle değil. Toplumda zaten bir boğazlaşma var. Hergün kimyasal silahlar kullanılıyor. İnsanlar katlediliyor dağlarda. Özgürlük mücadelesi var. Rojava Devrimi boğulmaya çalışılıyor. Bu atmosfer içerisinde yapılan eylemi, tam tersine, sahiplenmeliyiz-daha güçlü sahiplenmeliyiz.Bundan güç alıp sokağa daha güçlü çıkmak, daha güçlü bir eylem örgütlemek gerekirken iktidarı desteklemek, ona yedeklenmek bir politika kapı kulu siyasetidir. Bu kapıkulu siyasetini CHP zaten yıllardır yapıyor. O, AKP iktidarını destekliyor. Biz, bu zulmün kalelerini yıkmak istiyorsak her türlü şekilde, düzenle köprülerimizi atmalıyız. Bu devrimci eylemleri güçlü bir şekilde sahiplenmeliyiz. Bu anlamıyla tam tersine bu eylemler fiili meşru mücadeleyi, sokaktaki mücadeleyi engellemez. Güçlendirir. Sokakta işçiler, emekçiler bu devrimci eylemden güç alırlar. Şunu görürler; faşizmin karşısında hesap sorma hakkı vardır. Faşizm karşısında hesap sorulabiliyor demek ki derler ve bundan güç alırlar. Böyle bakmak lazım. Tersi yanlış olur. Tersi, faşizmin istediğidir. Elbette bütün bu mücadelenin bulunduğu alanların içerisinde işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin ortaklaşması ve birleşmesi gerekiyor. Bu anlamıyla, fiili meşru mücadele alanlarına önemli görevler düşmektedir. Bu mücadeleyi biz daha ileriye nasıl taşırız, nasıl daha güçlü bir şekilde bu mücadeleyi geliştirebiliriz?. Bu soruları görmek gerekiyor. Türkiye siyasetinde herşeye rağmen, bütün engellemelere rağmen devrimcilerin var olduğu, devrimci siyaseti yapma olanaklarının var olduğu konusunda sonuna kadar ısrar etmek gerekiyor. Düzenin bütün yasakları, bütün baskıları biz devrimcileri asla yıldırmamalı. Karamsarlığa düşürmemelidir. Bu dönemin atmosferi, faşizmin yaratmaya çalıştığı tablo o. 12 Eylül dönemindeki gibi. Biraz karamsar, bohem, sindirilmiş bir toplum. Kendi içinde atomize olmuş bir toplumsal muhalefet. Kendini görmeyen, kendi gücünün farkında olmayan bir solu kabul edemeyiz. Asla! Biz güçlüyüz, haklıyız, kazanacağız! HBDH olarak her zamankinden daha güçlü bir şekilde sokağa çıkma ve hesap sorma zamanıdır. Sokakta olma zamanıdır. Devrimciliği yükseltme zamanıdır.”
Delal Devrim: “İşçi sınıfına, kadınlara, gençlere, ezilenlere son mesajınız nedir?”
Tekin Yoldaş: “Son olarak söyleyeceğim aslında ilk söylediğimdir. Faşizme karşı mücadelede “faşizmi yıkma, özgürlüğü kazanma” mücadelemize destek vermelerini istiyoruz halkımızdan, gençlerden, emekçilerden, kadınlardan. Her zamankinden daha güçlü bir şekilde mücadeleyi yükseltmeliyiz, omuzlamalıyız. Tarihsel sorumluluk bizi bu göreve çağırıyor. Ölümsüzleşen yoldaşlarımız, bu mücadelede yitirdiğimiz yoldaşlarımız bunların tarihsel sorumluluğu bizim üzerimizde. Bu sorumlulukla, bu bilinçle faşizme karşı mücadeleyi yükseltme zamanı. Faşizme karşı örgütlenme zamanı. Daha ileriye çıkmak zamandır bugün. Halkımıza düşen görev bu mücadeleyi nasıl daha güçlendirebiliriz, nasıl daha fazla omuz veririz olmalıdır. HBDH milislerine özel çağrımız şudur; tarihsel bir momentteyiz, tarihsel bir dönemdeyiz. Önümüzdeki dönem, Türkiye faşist iktidarının da geleceğinin belirleneceği bir dönem. Bu anlamıyla, HBDH milisleri eylemlerine hız vermeli, güç vermeli ve daha da artırmalıdırlar. Çünkü biz bugün faşizme darbe vurdukça yarını daha güçlü kazanacağız. Bugün biz faşizme güçlü darbe vurursak gerilla dağlarda, burada daha güçlü olacaktır. Gerillanın verdiği mücadeleyi, vurduğu darbeyi şehirlere taşımak ve orada özgürlük mücadelesi haline getirmek hepimizin sorumluluğudur. Bu tarihsel sorumlulukla faşizmi yıkacağız, özgürlüğü kazanacağız. İleri, daha ileri.”
Programın linki https://www.medyahaber.info/ozel-program-tekin-yoldas-hbdh/
