Türkiye emek hareketinin en kitlesel eylemlerinden biri 28 yıl önce bugün gerçekleşti: Zonguldak’tan başlayan Büyük Madenci Yürüyüşü
Türkiye işçi sınıfı, 1990-91 arasında sınıf mücadelesi tarihinin en büyük ve en kitlesel eylemlerinden birini gerçekleştirmişti. 1980’lerin ortalarından itibaren ANAP-Turgut Özal dönemi Türkiye’de neoliberal yıkımın startını vererek, işçi sınıfının kazanılmış haklarını törpülüyor ve kamu iktisadi teşekküllerini (KİT) vahşi bir özelleştirme programına tabi tutuyordu.
İşte bu neoliberal kasırga tüm hızıyla devam ederken 23 Ağustos 1990’da, Zonguldak’taki Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) ile Maden ve Tetkik Arama Genel Müdürlüğü (MTA) işyerlerinde örgütlü olan Türk-İş’e bağlı Genel Maden İşçileri Sendikası (GMİS) ile işveren arasında 48 bin işçiyi kapsayan toplu sözleşme görüşmeleri gerçekleşti. Yaklaşık üç ay süren görüşmelerde anlaşma sağlanamaması sonucu GMİS, 30 Kasım’da greve gitti.
ANAP hükümetinin kamu işletmelerini tasfiye politikası ve kamu istihdam programında değişikliği öngörmesi emekçilerin sınıfsal çelişkileri daha berrak görmesini sağlıyor ve greve farklı iş kollarındaki işçiler de destek veriyordu. Grev, işçilerin kararlı tutumu nedeniyle kamuyonun ilgisini çekmeye başladı ve daha toplumsal bir hale büründü. Öyle ki, Zonguldak şehri yekpare bir şekilde grevdeki maden işçilerinin yanında yer alarak dayanışmayı büyütmüştü. 4 Aralık günü, tüm bu sınıfsal öfkeye karşı hükümetin cevabı lokavt ilan etmek oldu.
Aralık ayında GMİS ile hükümet arasında yapılan görüşmeler de açmazla sonuçlanınca sendika, 22 Aralık’ta “Ankara yürüyüşü” kararını aldı. Yürüyüşün 4 Ocak’ta başlanması planlandı. 3 Ocak 1991’de Türk-İş’e bağlı sendikalardaki işçiler 1 günlük iş bırakma eylemi gerçekleştirdi.

“Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı”
4 Ocak günü işçileri Ankara’ya götürecek olan otobüslerin kente girişi kolluk kuvvetleri tarafından engellendi. GMİS Genel Başkanı Şemsi Denizer, işçilere Ankara’ya yürüyerek gideceklerini duyurdu. Tüm Zonguldak şehri, işçileri uğurlamak için caddelere, sokaklara döküldü. 48 bin işçi, yürüyüş günü ailelerinin de katılımıyla sayıları 100 bine ulaşmış bir halde, GMİS Genel Merkezi’nden Ankara’ya doğru “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” diye slogan atarak yürüyüşe geçti.
Maden işçileri, yürüyüşün ilk günü 33 bin kilometre yol kat ederek Devrek’e ulaştı ve geceyi burada geçirdi. 5 Ocak günü dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut ve Şemsi Denizer Bolu’da görüştü. Anlaşma sağlanamaması üzerine yürüyüşe devam kararı alındı. Devrek’ten hareket eden işçiler, Dorukhan Tüneli mevkisinde polis ve asker barikatıyla karşılaştı. İşçilerin kararlı duruşu nedeniyle kolluk kuvvetleri yolu açtı. 6 Ocak’ta işçilerin önü bu kez Bolu – Mengen ilçesinde kesildi. Maden işçilerine battaniye, gıda ve ilaç yardımı gönderilmesi de engellendi. Madenciler sert kışa ve tüm olumsuzluklara rağmen barikatın önünden bir adım geri atmadı.
Bir gün sonra, yani 7 Ocak günü işçiler ilk fiziki saldırı ile karşılaştı. Mengen’den Ankara-İstanbul yoluna hareket ederken yolları yine kesilen maden işçilerine polis ve askerlerle saldıran devlet, 201 maden işçisini gözaltına aldı. Genel başkan Şemsi Denizer ve sendika yöneticileri, yolun açılıp yürüyüşe devam edilmesi için resmi yetkililerle görüşmeler yaptı. Yapılan görüşmelerin ardından, Zonguldak’ta işçilere “Arabayla gidemiyoruz. Ama ayaklarımız var. Yürüyeceğiz.” diyen Şemsi Denizer, yürüyüşün sonlandırıldığını açıkladı. 112 kilometrelik yürüyüş, Ankara karayoluna 8 kilometre kala böyle bitirilmiş oldu.
Zonguldak’a dönen işçiler grevi devam ettirdi. Ancak 25 Ocak’ta hükümet, Körfez Savaşı’nı öne sürerek tüm grevleri “milli güvenlik” gerekçesiyle 60 gün erteledi; maden grevi de üstü kapalı biçimde yasaklanmış oldu. Madenciler 27 Ocak’ta işbaşı yaptı. 48 bin işçiyi kapsayan toplu sözleşme ise 6 Şubat 1991’de imzalandı. İşçi ücretlerinde iyileşme sağlansa da hükümetin daha önce teklif ettiği rakamın üstüne çıkılmadı.

Maden işçisinin bugünü
1990-1991 arası 48 bin işçiyi kapsayan toplu sözleşmelerin gerçekleştiği TTK’da çalışan işçi sayısı günümüzde 7 binler civarına düşmüş durumda. Türkiye’de neoliberal tahribatı şüphesiz en “profesyonel” biçimde gerçekleştiren AKP, maden işçilerine daha fazla sömürü, ölüm ve güvencesizlik dayatıyor. Rödovans sözleşmesiyle maden ocağı işletmelerinin kamudan özel sektöre geçtiği göz önüne alındığında; maden işçilerinin nasıl doymak bilmez bir sömürü çarkının içine atıldığı rahatça anlaşılabilir. Bu tabloya, mevcut sömürü çarkının Türkiye’nin gelmiş geçmiş en sermaye yanlısı iktidarı olduğunu defalarca kanıtlamış AKP eliyle döndürüldüğünü de ekleyelim.
Kârı her şeyin ötesine koyan yaklaşım, birer katliama dönüşen maden faciaları olarak karşımıza çıkıyor. Başta Soma ve Ermenek olmak üzere maden katliamları, maden işçilerinin hangi koşullarda çalıştığını bütün “rahatsız ediciliği” ile göstermeye devam etmekte.
28 yıl önce gerçekleşen bu büyük yürüyüşten çıkarılacak pek çok ders var elbette. Ancak bu geçmiş pratik, sadece işçi sınıfına hak mücadelesinde bir tecrübe sunmakla kalmıyor; aynı zamanda işçilerin sendika üzerindeki denetiminin ne kadar önemli olduğunu da göstermiş oluyor.
Kaynak:Gazete Yolculuk
