Sinan Ergün, Umut Yazıları

Röportaj – Özgül Saki: Türkiye’de biz AB ülkesi değiliz yaklaşımı var!

Umut Gazetesi olarak Göç ve İltica Paktı’na dair DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ile bir röportaj gerçekleştirdik. Gerçekleştirmiş olduğumuz röportajı okurlarımıza sunuyoruz.

Sinan Ergün: Göç ve İltica Paktı’nın aldığı yeni kararlar göçmenleri nasıl etkileyecek?

Özgül SAKİ: Bu yeni Göç Paktı aslında çok uzun süredir tartışılıyor. Taslak metin 2022 yılında sunuldu. Son iki yıldır pratik olarak tartışıldı, en son hâli verildi ve 12 Haziran’da yürürlüğe girecek. Peki, daha önce de Göç ve İltica paktları vardı ama bunun şöyle bir farklılığı var; artık “Kale Avrupa” diye tanımlanan AB ülkelerinin sınırları içine mülteci kabul etmeyen bir anlayışın son ifadesi bu Göç ve İltica Paktı. Yani hiçbir koşulda, herhangi bir gerekçeyle AB ülkelerine, Ortadoğu ülkelerinden ya da AB üyesi olmayan Balkan ülkelerinden mülteci kabul etmek istemiyorlar. O yüzden bu yeni Göç Paktı’nı tam anlamıyla güvenlik eksenli, AB sınırlarına kale inşa etmek olarak ifade ediyorlar.

Peki bu göçmen ve mültecileri nasıl etkileyecek? Şöyle başlıklar var: Bir defa “üçüncü güvenli ülke” diye bir kavram var, bu pakt bunu çok genişletiyor. Ne demek? Eğer bir ülke güvenli diye tanımlanıyorsa artık o ülkeden yapılan başvuruyu kabul etmeyeceksin anlamına geliyor. Bu güvenli ülke kavramını o kadar genişlettiler ki Kolombiya da güvenli ülke, Tunus da güvenli, Fas da güvenli, Türkiye zaten güvenli; hatta en son anlaşma oldu diye Suriye’yi de güvenli addedebilirler. Peki güvenli ülke olunca ne oluyor? Artık o ülkelerden başvuruyu kabul etmiyorlar. Bir başka durum da şu: Güvenli diye tanımladıkları ülkelerle geri kabul anlaşmaları yaparak, kendilerine sığınmak isteyenleri o ülkelerdeki mülteci kamplarına, bizim geri gönderme merkezleri dediğimiz yerlere göndermeyi planlıyorlar. Yani hiçbir koşulda Avrupa ülkelerine almamak üzerine bu pakt yürürlüğe giriyor. Göçmenlerin Avrupa’ya girişi neredeyse imkânsız hâle geliyor; birinci durum bu.

Bir başka durum ise Avrupa Birliği ülkelerinin kendi arasında ortak davranmaya karar vermiş olması. Bu ne demek? Diyelim ki Suriye Savaşı’ndan kaçan ya da İran’da ölüm tehdidi altında olan bir kişi Yunanistan’a başvuru yaptı. Yunanistan ret verdiğinde diğer AB ülkelerine de başvuru yapamıyor. Bir de sosyal haklar meselesinde bütün Avrupa Birliği ülkeleri aynı kararı vermek zorunda kalacak. Bunun şöyle bir handikapı var: En üst düzeyde haklar bağlamında bir ortaklaşma olmayacak; minimum hak ne ise orada ortaklaşacaklar.

Başka bir uygulama da sınırda yedi gün içerisinde tarama yapmaları ve karar vermeleri. Bu sürece “hızlandırma” diyorlar; ya ülkeye girişine evet diyecekler ya da hayır. Evet dediklerinde bile yine ülke içine almıyorlar. Bunlar işin hukuki boyutları. Bir de askerî, yani militarist boyutu var: Frontex meselesi. Frontex, Avrupa Birliği’nin sınırlarını korumakla görevli bir ajans. Başlangıçta sadece sınırlarda bulunmak üzere kurulmuştu. Ancak 2011 Arap Baharı sürecinden ve Suriye’den kitlesel göçlerin başlamasından sonra Frontex’in yetkilerini artırdılar. Yeni bir tanım yaptılar; Frontex artık operasyonlara katılabiliyordu. Sınırlarda insan kaçakçılığı ve yasa dışı göçü engelleme konusunda ülkelere destek veren bir mekanizma hâline geldi; askerî bir örgüt, bir tür kolluk kuvveti diyebiliriz. ABD’deki ICE polislerine benzetilebilir.

Şimdi bu yeni Göç Paktı ile birlikte Frontex’in yetkileri daha da artırılacak. Bütçesi dört katına çıkarılacak, askerî gücü artırılacak ve AB ülkeleri arasında oluşturulan zorunlu dayanışma havuzuna tüm ülkeler para verecek. Bu kaynak Frontex’in güçlendirilmesine harcanacak. Buna bir iki ülke itiraz etti ama büyük çoğunluk kabul etti. Peki bu ne demek? Diyelim ki belli bir miktar göçmeni ülkenize almak zorundasınız; eğer reddederseniz mülteci başına 20 bin avro vermek zorunda kalacaksınız. Yani insanların hayatlarını fiyatlandırmış, adeta kiralık hâle getirmiş durumdalar. Ayrıca mültecilere ve göçmenlere hiçbir koşulda nerede yaşayacakları sorulmayacak.

Frontex’in güçlendirilmesinde bir başka handikap da şu: Önceden sadece teknik görevdeydiler. Şimdi insan ticareti, göçmen kaçakçılığıyla mücadele ve izleme gibi görevler de veriliyor. Bu da görev alanlarının sadece sınırda bulunmanın dışına çıkarıldığını gösteriyor. Esas amaç mültecileri ve göçmenleri Avrupa’nın dışında tutmak. Örneğin İtalya Arnavutluk ile bir anlaşma yapmıştı; İtalya Arnavutluk’a para desteği verecek, Arnavutluk da göçmenler için kamp oluşturacaktı. Bu tür anlaşmalar ciddi tartışmalara konu oldu ve bu yüzden uygulamaya geçirilemedi; ancak yeni pakt ile birlikte bu hedefleniyor. Yani Avrupa’dan gönderilenleri başka ülkelere göndermek istiyorlar.

Türkiye açısından da şöyle bir durum var: AB’nin yeni paktı ile ilgili Brüksel’de üç günlük toplantılar yaptık, çeşitli ilgili kuruluşlarla görüştük. Orada altı çizilen nokta şu: Kesinlikle AB sınırları içinde göçmen istemiyorlar. Koşulların uygun olmadığını, parasını verip sınır dışına etme meselesini savunuyorlar. Ayrıca “Türkiye bizim için çok önemli, bize büyük destek oluyor, göçmenlerle ilgili ortak çalışıyoruz, önümüzdeki dönemde de birlikte çalışacağız” diyorlar. Geri kabul anlaşmasıyla üç milyon göçmen burada tutuldu. Verilen destekleri artırmayı düşünüyorlar. Göçmenlerin standartları ise dikkate alınmıyor. Yeni paktla birlikte Türkiye’yi de bu çerçevede tutmak istiyorlar. AB’nin Türkiye ile göçmenleri Türkiye’de tutma meselesi yeni pakt ile daha çok meşrulaşacak.

Bir başka önemli konu da dilin değiştirilmesi. Eskiden “düzensiz göçmen” denirdi; yeni pakt ile birlikte tüm göçmenlere “illegal/yasa dışı göçmen” denilmeye başlanıyor. Yani daha baştan tüm göçmenleri “suçlu” ilan etmeye hazırlanıyorlar. Ayrıca STK’ları da bu “suç” kavramının içine alıyorlar. Sınırda bekletilen göçmenler için mücadele eden STK’lar da suçlu sayılabilecek. 6 Şubat’ta Yunanistan’da bir yasa tasarısı geçti; bu tasarıya göre göçlere “destek” olan STK’lar hapis cezası alabilecek. Bu yeni pakt bu alanı açıyor.

Bu pakt kitlesel göçün sebebiyle ilgilenmiyor; sonucunu kendilerinden uzak tutmak istiyorlar. Çünkü emperyalist-kapitalist sistemin savaşa ve yıkıma devam edeceğini biliyorlar. Kitlesel göçler devam edecek ama bu göçler AB ülkelerine yönelmesin istiyorlar.

Sinan Ergün: Peki hiç mi göçmen almayacaklar?

Özgül SAKİ: İspanya’nın en son kararı, sınırları içine düzensiz göçmen olarak girmiş ve çalışma izni olmayan göçmenlerin büyük çoğunluğuna çalışma izni vermek oldu. Sebebi elbette ucuz iş gücü ve yaşlanan nüfus. AB ülkelerine de “Bütün mültecileri sınır dışında tutmamalıyız, ucuz iş gücüne ihtiyacımız var, nüfusumuz yaşlanıyor; bu yüzden sınırda eleme yapmalıyız” diye çağrıda bulunuyor. Bu eleme elbette kalifiye ve genç olanların seçilmesi şeklinde olacak. Nitekim Frontex’in sınırda tarama yapma meselesi de bununla ilişkili. Bu taramayı dijital hâle getireceklerini söylüyorlar; bu yolla elemeyi daha kolay yapacaklar.

Sinan Ergün: Yıllardır savaş mağduru olan göçmenlere benzer politikalar hâlihazırda uygulanıyordu. Şimdi ise bu politika özellikle siyasi göçmenlere yöneliyor da diyebilir miyiz?

Özgül SAKİ: Aslında sadece siyasi göçmenler için değil; “işe yarama” meselesi de var. Yani hemen hemen herkesi ilgilendiren bir mesele. Burada eleme, AB ülkelerinin işine yarama ya da yaramama ölçütüne göre yapılıyor.

Sinan Ergün: Peki devrimciler, demokratlar ve göçmenler bu paktın planladığı göçmen karşıtı politikalara karşı ne yapmalı?

Özgül SAKİ: 12 Haziran’da yürürlüğe girecek olan bu Göç Paktı’na karşı Türkiye’de “Biz AB ülkesi değiliz, bizi bağlamıyor” gibi bir yaklaşım var. Bu yüzden de neredeyse kimsenin gündeminde değil. Ancak şöyle bir durum var: Bugün Avrupa’ya çeşitli sebeplerle gitmiş olanların da bilgileri güncellenecek. Daha önce AB ülkesinde mülteci statüsünde olanların da garantisi yok. Kendi kültürel dokularına sözde tehdit olarak görüyorlar ve sicil gibi gerekçelerle yeni taramalar yaparak hâlihazırda Avrupa’da olanları da geri göndermek istiyorlar. Örneğin PKK/KCK soruşturması nedeniyle göç etmek zorunda kalan ve bu süreci gerekçe göstererek iltica etmiş olanları tekrar Türkiye’ye gönderebilirler.

Pek çok sıkıntılı durumu beraberinde getirecek bir pakt bu. “Önce uygulayalım, aksayan yerleri sonra düzeltiriz” yaklaşımıyla konuşuyorlar. Bunun Akdeniz’de kitlesel mülteci ölümleri anlamına gelebileceğini biliyoruz. Uluslararası dayanışma şart. Frontex’e karşı Avrupa’da bir ağ oluşmuş durumda; bunları takip etmek ve enternasyonal bir mülteci mücadelesi örgütlemekten başka çare yok gibi görünüyor.

Paylaşın