62. Münih Güvenlik Konferansı diplomatik bir toplantı değildi. Bir savaş konseyiydi; dünya emperyalizminin genelkurmayının bir araya geldiği, çatışmaları çözmek için değil, küresel ölçekte saldırganlığın bir sonraki aşamasını koordine etmek için yapılmış bir toplantıydı.
Konferansın kendi yıllık raporu, net biçimde suçluluğunu açık ediyor. “Under Destruction- Yıkım Altında” temasıyla, 1945 sonrası uluslararası çerçevenin kasıtlı olarak yıkılması anlamına gelen “wrecking-ball politics-yıkım topu siyaseti” olarak adlandırdığı bir dönemi tanımlıyor. Raporun yazarlarının söylemediği ise, bu yıkımın bir sapma olmadığıdır. Bu yıkım, artık barışçıl bir düzen hikayesi anlatmaya devam edemeyen kapitalizmin derinleşen krizinin sonucu.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz, dünyanın büyük güçler arasındaki rekabete geri döndüğü yeni bir “eşiğin” aşıldığını ilan etti. Ki emperyalist güçler arasındaki rekabet asla sona ermemişti. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, rekabet büyük devletler arasında doğrudan çatışma yerine, ABD’nin egemenliği – yaptırımlar, mali baskı ve vekâlet savaşları – aracılığıyla sürdürüldü. Çöken şey rekabetin kendisi değil, çözüldüğü yanılsaması.
Şu anda ortaya çıkan şey yeni bir sistem değil, bu rekabetin daha açık ve tehlikeli bir aşaması. Pazarlar, kaynaklar ve stratejik konumlar üzerindeki rekabet yoğunlaştıkça, bir zamanlar bu rekabeti yöneten düzenlemeler çökmeye başlıyor. Rakip kapitalist devletler artık çıkarlarını yalnızca ekonomik baskıyla güvence altına almakla yetinemeyince, askeri güce başvuruyorlar.
Ordu ve tekellerin bütünleşmesi
Askeri harcamaların büyüklüğü, nelere öncelik verildiğini gösteriyor. Kongre, Pentagon’un talep ettiğinden 8 milyar dolar daha fazla olan, 839 milyar dolarlık bir Pentagon bütçesini onayladı. Ek ve uzlaşma fonları da dâhil edildiğinde, toplam harcama 1 trilyon dolara yaklaşıyor. Aynı zamanda, on milyonlarca insan güvenilir sağlık hizmetlerine erişimden yoksun. Federal çalışanlar tasfiye ediliyor ve sosyal programlar kesiliyor.
Mesele “savunma” değil, Kongre’nin her yıl harcadığı paranın en büyük payını kimin kontrol ettiği.
Savaş Bakan Yardımcısı Stephen Feinberg, askeri kariyere sahip bir subay değil. Milyarder bir finansçı ve şirketleri satın alıp yeniden yapılandırarak kâr amaçlı özel sermaye şirketi Cerberus Capital Management’ın kurucu ortağı. Ve halihazırda Pentagon’un günlük operasyonlarını yönetiyor.
Başka bir deyişle, bir Wall Street finansörü, yaklaşık bir trilyon doların nasıl dağıtılacağı kararında etkili. Bu paranın kaynağı, işçilerin ürettikleri ve devletin topladığı vergiler. Ve bu para, silah tekellerine aktarılıyor.
Lenin’in emperyalizm çağı diye anlattığı şey buydu: Bankacılık ve sanayi sermayesinin finans kapitalde birleşmesi ve devletin finanskapiatlin çıkarlarına giderek daha fazla boyun eğmesi. Savaştan kâr elde etmeye dayalı mali menfaatler, artık savaşı yürüten devlet aygıtının yönetiminde de belirleyici oluyor.
“Sanayi tabanını güçlendirme” adı altında, yönetim eğitim ve sosyal programlarda kesintiler önerirken, sözleşmeleri yapay zekâ, otonom sistemler ve insansız hava aracı savaşı gibi yüksek teknoloji ürünü silah sistemlerine yönlendirdi. Özel sermaye ve spekülasyon sermayesi tarafından desteklenen Palantir ve Anduril gibi şirketler bu yönelimden doğrudan fayda sağlayacak.
Feinberg’in atanması tek bir kişiye yönelik bir tercih değil. Bu atama, Lockheed Martin, Raytheon (şimdi RTX), Boeing ve Rheinmetall gibi silah tröstlerinin ve bu tröstelerde büyük hisselere sahip finansal holdinglerin birleşik gücünü yansıtıyor.
Aynı süreç Almanya’da da görülüyor; Berlin, 2026 yılı için rekor düzeyde, 108 milyar avroluk (128 milyar dolar) bir savunma bütçesini onayladı. 2016-2020 yılları arasında BlackRock’ın Alman iştirakinin denetim kurulu başkanlığını yapan Şansölye Friedrich Merz, şimdi de özel sektörde temsil ettiği aynı finansal ve endüstriyel çıkarların öncelikli pay sahibi olduğu bir yeniden silahlanma hamlesine başkanlık ediyor.
Sosyal ihtiyaçlar için para yok. Yeniden silahlanma hamlesi borç ve kemer sıkma politikalarıyla finanse ediliyor ve faydalananlar silah tekelleri ile onlara bağlı finans kuruluşları.
Savaşa yönelik ideolojik hazırlık
Büyük ölçekli yeniden silahlanma yalnızca bütçelerle ilerlemez. Direnişin örgütlenmeden önce etkisiz hale getirilmesini sağlayacak, uygarlığın tehdit altında olduğunu ilan eden ve savaşa karşı çıkmayı ihanet olarak nitelendiren bir siyasi anlatı gerektirir.
Münih’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu anlatıyı ortaya koydu.
Önceki yıl Avrupa’nın daha fazla militarize edilmesini açıkça talep eden Başkan Yardımcısı JD Vance’in aksine, Rubio aynı talepleri daha yumuşak bir dille dile getirdi. Avrupa’nın askeri harcamalarının artırılmasını, sınırların tahkim edilmesini ve çok taraflı kurumlara olan bağımlılığın azaltılmasını istedi. İçerik değişmedi, sadece üslup değişti.
En önemli nokta, Rubio’nun ittifakı nasıl gerekçelendirdiğiydi. İttifakı ticaret, güvenlik anlaşmaları veya stratejik çıkarlar önceliği çerçevesinde ele almadı. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’yı “Hıristiyan inancı, kültürü, mirası, dili, kökeni” ile birbirine bağlı olarak tanımlarken, ittifakı da ortak bir medeniyet kimliğine dayandırdı.
Toplanan liderlere, “Ordular soyut kavramlar için savaşmaz. Ordular bir halk için, bir ulus için savaşır” dedi. Daha da ileri giderek övgüyle “Batı’nın beş yüzyıl boyunca genişleyerek” “yeni kıtalara yerleştiğini, dünyanın dört bir yanına yayılan devasa imparatorluklar kurduğunu” söyledi; yerli halkların mülksüzleştirilmesini ve katledilmesini tamamen yok sayarak romantize edilmiş bir tarih anlatımıydı söz konusu olan. 1945’ten sonra bu “büyük Batı imparatorluklarının” komünist devrimler ve sömürge karşıtı ayaklanmalarla hızlanan bir gerileme dönemine girdiğini üzüntüyle dile getirdi. Sömürgeci egemenliğin ortadan kaldırılması, kendi kaderini tayin hakkının zaferi değil, bir uygarlık kaybıydı.
Rubio bunun sadece nostalji olmadığını açıkça belirtti. “Biz Amerikalılar, Batı’nın kontrollü gerilemesinin kibar ve düzenli bekçileri olmakla ilgilenmiyoruz,” diye açıkladı. Bu bir niyet beyanıydı: 20. yüzyılda sömürgeleştirilmiş ulusların kazandığı bağımsızlık, artık yeni yönetimin geri almaya çalıştığı bir şeydi.
Şu anda yaşanan ideolojik değişim bu. Daha önceki savaşlara eşlik eden “insan hakları” ve “demokrasiyi teşvik etme” söylemi, yerini daha doğrudan bir şeye bırakıyor: “Batı uygarlığının” belirlenen dış ve iç düşmanlara karşı savunulması.
Bu söylem, ırksal, dini ve kültürel gibi tanıdık hiyerarşileri içeriyor ve ataerkil iktidara bağlı bir güç ve otorite vizyonunu yüceltiyor. Rubio’nun Münih’teki dili, restorasyon ve egemenlik diliydi: Güçlü ordular, egemen uluslar, gerilemeyi reddeden bir medeniyet. “Medeniyetin” savunulması her zaman ataerkil iktidarın savunulması anlamına gelmiştir.
Önde gelen bir diplomatın askeri ittifakı “Hristiyan inancı” ve “soy” üzerine temellendirmesi, yalnızca kültürel bir çekiciliğe sahip değildi. Bu, uzun zamandır Beyaz egemenliği ideolojisiyle ilişkilendirilen temaları yansıtıyor: Sözde birleşik bir Batı medeniyetinin iç ve dış “ötekilere” karşı savunulması. Böylece, ırkçı mitoloji, savaşa yönelik ideolojik hazırlığın bir parçası haline geliyor.
Medeniyet söylemi öylesine bir dekoratif aksesuar bir unsur değildir. Halkları savaşa hazırlar. Rekabet, hayatta kalma mücadelesi olarak gerekçelendirildiğinde, gerilim tırmanır. Münih’te tartışılan temel gündemler, bu gerilimin nereye doğru gittiğini gösteriyor.
Trump’ın aylarca süren gümrük vergisi tehditleri ve açık küçümsemesinin ardından güvenceye muhtaç olan Avrupa burjuvazisi, Rubio’nun “uyum sağlayın ya da terk edilin” ültimatomunu ayakta, alkışlarla karşıladı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu tutumun “güven verici” olduğunu söyledi. Sömürge imparatorluklarının çöküşüne açıkça yas tutan ve sömürgelerin kazanımlarını tersine çevirme sözü veren bir konuşma, protesto değil alkışlarla karşılandı. Bu tepki, talepleri aşırılaşsa bile efendinin daha yumuşak tonuna minnettar olan bir tebaanın duruşudur.
Emperyalist saldırganlığın cepheleri
Münih’te çizilen somut askeri çatışma hatları, krizin küresel niteliğini teyit etmektedir.
İran konusundaki konferans, diplomasi maskesini tamamen bir kenara bıraktı. Organizatörler İran hükümeti yetkililerine gönderilen davetiyeleri geri çekti ve bunun yerine sürgündeki eski Veliaht Prens Rıza Pehlevi’yi öne çıkardı. Pehlevi, bu platformu kullanarak İslam Cumhuriyeti’ni devirmek için ABD’ye askeri müdahale çağrısında bulundu. ABD Senatörü Lindsey Graham da açıkça İran’da rejim değişikliği çağrısında bulundu.
Konferans, yaklaşık elli bin ABD askerinin Batı Asya’da konuşlandırıldığı bir dönemde gerçekleşti; bu, 2003’teki Irak işgalinden bu yana en büyük askeri yığınak. Davetleri geri çekilen İranlı yetkililer, Konferansı “Münih Sirki” olarak nitelendirdi.
Ukrayna konusunda, emperyalist kamp içinde keskin bir taktiksel ayrılık ortaya çıktı. Avrupa liderleri – Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İngiltere Başbakanı Keir Starmer – Rusya’ya karşı savaşın yoğunlaştırılmasını talep ettiler; zira müzakere yoluyla varılacak herhangi bir çözümün Washington tarafından kendilerini yok sayacağından ve maliyeti üstlerine yıkacağından korkuyorlardı. Trump yönetimi ise Ukrayna cephesini başka yerlerde kullanılabilecek kaynakların israfı olarak görüyor ve Avrupalıları devam eden silah sevkiyatlarının tüm mali yükünü üstlenmeye zorluyor.
Washington, hâlihazırda verilen yardımlar karşılığında ne beklediğini de açıkça belirtti. Şubat 2025’te yönetim, Ukrayna limanları ve altyapısından elde edilecek gelirlerin yanı sıra, iddialara göre %100’e varan büyük mülkiyet payları talep etti. Nisan ayında imzalanan anlaşma, Washington’a maden çıkarma konusunda da ayrıcalıklı haklar tanıyor.
Bu, barışa dair bir anlaşmazlık değil. Emperyalist güçler arasında maliyetlerin paylaşımı ve ganimetlerin dağıtımı konusunda bir anlaşmazlık ve Ukrayna’nın kaynakları da bu savaşın ganimetİ. Atlantik’in her iki yakasında da egemen sınıfın hiçbir fraksiyonu barış yanlısı bir güç değil. Aralarındaki tek fark, emperyalist saldırganlığın hangi cephesine öncelik verilmesi gerektiği ve savunduklarını iddia ettikleri ülkeyi kimin yağmalayacağıdır.
İç cephe: Yeniden silahlanma ve sınıf mücadelesi
Yurtdışındaki her savaş aynı zamanda içerideki bir savaştır. Şu anda devam eden yeniden silahlanmanın toplumsal sonuçları bu gerçeği tartışılmaz kılıyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde, Pentagon’un 839 milyar dolarlık bütçesi, kamudaki iş gücünün büyük ölçüde azalması, kamu konutlarının çökmesi ve milyonlarca insanın erişemediği bir sağlık sistemiyle birlikte varlığını sürdürüyor. Konut veya sağlık hizmetleri için fon bulamayan aynı Kongre, Pentagon’un talep ettiğinden 8 milyar dolar daha fazla bir bütçeyi onayladı.
Aynı sınıf savaşı Atlantik’in öte yakasında da yaşanıyor. Almanya’da, eğitim veya toplu taşıma finansmanı söz konusu olduğunda dokunulmaz kabul edilen anayasal “borç freni”, sınırsız askeri borçlanmaya izin vermek için askıya alındı. Toplam federal borç yalnızca 2026 yılında 174 milyar avronun (206,2 milyar dolar) üzerine çıktı; bu, iki yıl öncekinin üç katından daha yüksek bir rakam.
Burjuvazi, sosyal güvenlik ağları için para olmadığını iddia ederken, tank ve füzeler için sınırsız kredi buluyor. Şansölye Merz, Alman işçilerine ekonomiyi istikrara kavuşturmak için “daha çok ve daha uzun süre çalışmaları” gerektiğini söylerken, onların gelecekteki emeklerini silah tekellerinin kasalarına aktarıyor.
Bu bir hata ya da politika yanlışlığı değil. Kapitalizmin emperyalist aşamasının işleyiş biçimi.
Sistemin merkezinde en büyük silah şirketleri ve onların arkasındaki finans firmaları yer alıyor. Karları askeri genişlemeye bağlı.
Ve bu genişleme, işçileri daha da sıkıştırarak -işten çıkarmalar, daha uzun çalışma saatleri ve sosyal harcamalarda kesintiler yoluyla- finanse ediliyor.
Tanklara ve füzelere aktarılan her milyar, emekle yaratılan zenginlikten alınıyor; hemşirelerin, öğretmenlerin ve kamu çalışanlarının savunmak için mücadele ettiği aynı zenginlikten. Savaş harcamaları üzerindeki mücadele soyut bir şey değil. Toplu sözleşme süreçlerinde, grev barikatlarında ve sokaklarda veriliyor bu mücadele.
Münih’in ortaya çıkardığı
62. Münih Güvenlik Konferansı, yakın geçmişte olanlar bağlamında ele alınmalı. Bu yılın Ocak ayında egemen bir ülkeyi bombalayan ve görevdeki devlet başkanı Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve Birinci Devrimci Savaşçı Cilia Flores’i kaçırarak ikisini de kelepçeli halde New York’taki bir federal hapishaneye götüren bir egemen sınıf söz konusu olan.
Dünyanın önde gelen uluslararası güvenlik forumu olarak nitelendirilen Münih’teki konferansta tek bir Latin Amerika hükümeti bile temsil edilmedi. Bu bir tesadüf değil. Bu, kimin güvenliğinin tartışıldığı ve kimin şartlarına göre tartışıldığına dair açık bir beyan. Washington’ın askeri bir kaçırma eylemi gerçekleştirdiği yarımküre, mevcut tartışmanın dışında bırakıldı.
Trump yönetimi iktidara geri döndüğü ilk yılda Irak, İran, Nijerya, Somali, Suriye, Venezuela ve Yemen’e karşı askeri güç kullandı ve Kolombiya, Küba, Meksika ve Panama’ya karşı da güç kullanma tehdidinde bulundu. Bu tekil bir saldırganlık eylemi değil; dört kıtayı kapsayan küresel bir model.
Trump’ın Hristiyanları savunma olarak gerekçelendirdiği ve “Noel hediyesi” olarak adlandırdığı, Noel Günü Nijerya’nın bombalanması, uygarlık söyleminin askeri doktrin olarak nasıl işlediğini gösteriyor. Rubio’nun Münih’te “ortak Hristiyan inancı” ve “atalar” olarak dile getirdiği şey, Tomahawk füzeleri aracılığıyla çoktan uygulamaya konmuştu.
Yabancı varlıklara istediği zaman el koyuyor. Tüm nüfuslara karşı ekonomik savaş anlamına gelen tek taraflı yaptırımlar uyguluyor. Sadece Ocak 2026’dan bu yana düzinelerce uluslararası kuruluştan çekildi. Ve tüm bunları yaparken bir yandan da dünyaya medeniyet ve değerler hakkında ders veriyor.
“Kurallara dayalı düzen” hiçbir zaman evrensel bir sistem olmadı. Bu, ABD üstünlüğünün yasal ve diplomatik çerçevesiydi. Diğer devletleri disipline etti. Washington’ı disipline etmedi.
Üstünlük mücadelesinin kızıştığı şu dönemde, Washington bir zamanlar başkalarının uymasını talep ettiği yapıyı kendi elleriyle yıkıyor.
Ortaya çıkan şey düzensizlik değil, daha açık bir emperyalist egemenlik biçimi; askeri güçle dayatılan bir tahakküm. Rubio’nun konuşması bu değişimi yansıtıyordu.
Rubio, insan hakları ve uluslararası hukuk gibi liberal terminolojiyi bir kenara bıraktı. Açıkça “medeniyetin” hayatta kalmasından ve orduların Batı yaşam tarzını savunmasından bahsetti; bu dil, beyaz egemenliği efsanesinin yansıması.
İşçi sınıfı bu berraklıkla kendi çıkarımlarını yapmalı. Savaşa, yeniden silahlanmaya, silah tekellerinin yararına sosyal harcamaların yağmalanmasına karşı muhalefet; bu muhalefet burjuvazinin hiçbir fraksiyonundan gelmeyecektir. Önde gelen isimleri Münih’te, daha etkili bir emperyalizm yönelimini savunan Demokrat Parti’den de gelmeyecektir. Kıtada en güçlü orduları kurmak için yarışan Avrupa kuruluşlarından da.
Süreç dirençle karşılaşmadan ilerlemiyor. Amerika Birleşik Devletleri genelinde işçiler, temel ihtiyaçlarını baskı ve militarizasyona karşı muhalefetle ilişkilendirmeye başladılar; hastanelerin, okulların ve iş yerlerinin savaş güdüsüne değil, insan ihtiyaçlarına hizmet etmesi gerektiğinde ısrar ediyorlar. Bu mücadeleler düzensiz ve kesintili olsa da felakete doğru gidişi durdurabilecek tek bir yöne işaret ediyor. Savaşa neden olan ve yıkılana kadar savaşlara neden olmaya devam edecek kapitalist sisteme karşı, işçi sınıfının bağımsız hareketine.
Makalenin orijinali: https://www.struggle-la-lucha.org/2026/02/17/munich-war-council-and-the-escalation-of-imperialist-rivalry/
Umut Gazetesi için Hülya Osmanağaoğlu tarafından çevrilmiştir.
