Gündem

Röportaj – Dilara Çelik: Migros depo işçilerinin çalışma koşulları nasıldı?

Türkiye’nin dört bir yanında işçi ve emekçilerin grev ve direnişleri sürüyor. Ocak ayında on ilde on iki depo olmak üzere binlerce Migros depo işçisi direnişe başladı. Patronun yüzde 28 zam dayatmasına karşı başlatılan direniş, 26 günün sonunda zaferle sonuçlandı. Bu direniş sürecini konuşmak adına bugün DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç’le beraber yapmış olduğumuz röportajı sizlere sunuyoruz.

Dilara Çelik: Direniş öncesinde Migros depo işçilerinin çalışma koşulları nasıldı? Biraz bunlardan bahsedebilir misin?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: Depoların faaliyetleri aslında şöyle. Bütün markaların ürünleri deponun içine girer. Sevkiyatla mal kabul bölümlerinden içeri alınır. Orada işçiler belirli makinelerle ürünleri alır ve raflara dizer. Belirli bir süre sonra toplama grubu vardır; işçiler siparişleri toplar ve sevkiyat bölümüne aktarır. Sevkiyat bölümünde ürünler hangi mağazaya gidecekse o kamyonlara yüklenir. Ardından mağazalara dağıtılır. Aslında sistem bütün depolarda böyledir. Dolayısıyla sadece Migros’un deposu değil, bütün depoların işleyişi bu şekilde gider. Giriş yapılır, kayıt alınır, ürünler raflara yerleştirilir. Raflardan siparişe göre toplanır, sevkiyata götürülür ve oradan diğer mağazalara gönderilir.

Dilara Çelik: İşçilerin direnişten önce depoda yaşadıkları problemler nasıldı? Çalışma koşulları nasıldı, nasıl bir baskı görüyorlardı? Yemeklerden bahsediliyor. Bunun dışında sendikanın sıkıntılı hali ve zam meselesi var tabii. Buralara biraz değinmen mümkün mü?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: Depoların ağır çalışma koşulları var. İnsanlar Migros’u görünce genelde mağazaları görür; mağazalar temizdir, raflar düzenlidir, ürün aldığınız yer tertiplidir. Ama bu işin görünen yüzüdür. Asıl iş arkada, depolarda döner. Asıl ağır yük ve ağır çalışma koşulları içeridedir. Kadınların zor koşullarda çalıştığı, 20-25 kiloluk ürünlerin taşındığı, paletlerin üst üste dizildiği, yüklerin yukarı doğru istiflendiği bir sistem var. 300-400 kiloya kadar yükler transpaletle çekiliyor. Asıl ağır iş arkada ama bu görünmeyen bir mesele. Yıllardır bazı sorunlar işçilerin küçük eylemleri ve birlikleri sayesinde çözüldü. Ama hepsi değil. Çözüm kolay olmadı. Örneğin İstanbul’da örgütlülük sayesinde çözülen bir mesele Erzurum’da çözülemiyor. Samsun’da çözülemiyor. Bunun nedeni örgütsüzlük. Örgütlü olan yerlerde sorunlar çözülebiliyor. Örneğin Esenyurt’ta ilk zamanlarda kadınlarla ilgili birçok sorun yaşanırken, kadın işçilerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi sayesinde bu meseleler çözüldü. Ama Ankara’da daha yeni yeni tanışıyoruz ve oradaki kadın arkadaşlar birçok olay anlatıyor. Yeni bilinçleniyorlar ve bunun için adım atmaya çalışıyorlar. “Biz buna nasıl izin veriyoruz? Siz burada nasıl yaptınız?” diye soruyorlar. Biz de deneyimlerimizi aktarıyoruz. Örneğin girişte kadınların çantaları kontrol ediliyor. Farklı farklı mobbing uygulamalarına maruz kalıyorlar. Bunlar ancak bilinç ve örgütlülükle çözülebilecek meseleler maalesef.

Dilara Çelik: Migros depo işçilerinin direniş süreci nasıl başladı? İşçilerin direnişe başlarken ki temel talepleri neydi?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: Bizim şöyle, aslında sadece bu değil; bizim direnişimiz sadece bu yıla dahil bir durum değil. DGD-SEN’in kendisi zaten 2009 yılında Migros’tan atılan işçilerin kurduğu bir sendikadır. Bizim bütün hikâyemiz aslında Migros’la alakalı. 2009’da işten atılan işçiler; aslında biraz Migros sendikasıyız bir nevi, yani Migros’un işten atılanlarının sendikasıyız. Sonra 2013’te DGD-SEN resmi olarak kuruldu. 2019’da yeni işten atılan işçilerin bir grevi oldu. Sonra 2020’de, 2020-2021’de 120 günlük bir direniş oldu. Kod 29’a karşı. Ondan sonra bir de 2022’de bizim kazanımla sonuçlanan bir direnişimiz oldu. O zaman ben de o depodaydım. İşten atılan işçilerle 2022 yılında 18 gün süren bir direnişte kazanım elde ettik. O zaman da büyük bir kazanımdı ve daha sonra biz tabii ki bu iş sadece bu depoyla ilgili değil, ondan sonra örgütlenmeler arttı. O zaman sadece Esenyurt ve Şekerpınar deposuna ulaşırken, ondan sonra diğer depolara da ulaştık. Diyarbakır’daki işçilere ulaştık, Erzurum’daki, Antalya’daki, Adana’daki, İzmir’deki bütün işçilere örgütlülüğümüz arttı aslında. Yani biz normalde 2023’te de 1-2 depo bırakabilirdik. Yani biz aslında fiili bir mücadele yapmaya çalışıyoruz. Hani oraya gidip bir toplu sözleşme yapalım gibi bir durumumuz yok. Yani istesek de olmuyor. Bu bizimle alakalı değil. Örneğin Bursa’da çoğunluğu sağladık. Aktif bir çoğunluk sağladık, bir günde iş kolunu değiştirdi ve 15 No’lu iş koluna attı. Başka bir depoda 10 No’lu iş koluna attı. Yani tam bir çoğunlukla alıyoruz ve iş kolu bir gecede iki tuşla değişiyor. O yüzden bizim şu an bütün mecburiyetimiz maalesef fiili bir direnişe gitmek zorunda kalıyor. O yüzden biz bütün direnişlerimizi fiili bir şekilde çözüyoruz. Bu bizim tercih ettiğimiz ve “keşke böyle olmasa” dediğimiz bir durum değil. Yani tercih ediyoruz ama olmuyor, buna izin verilmiyor. O yüzden fiili mücadele bize kazandıran bir şey, işçilere de kazandıran bir şey. Bu yüzden kaybetmiyoruz. Geçen yıl da buna benzer bir süreç vardı. Aslında 2024’te de bir direniş başlatacaktık. Böyle bir plan vardı ama o zaman diğer depolarla iletişimi tam sağlayamadık. Bu yıl ise asgari ücret açıklanmadan önce şunu söyledik: “Bu bize kötü bir zam vermeyin, işçilerle beraber kabul edeceğimiz bir durum değil.” İstanbul’un yaşam koşulları, kiralar çok yüksek ve vergi dilimine giriyoruz. İşçiler şunu anlatıyor sürekli: “Tamam bize 35 bin lira veriyorsun ama beşinci, altıncı aydan sonra bu tekrar asgari ücret düzeyine iniyor. O yüzden bize bir faydası olmuyor. Ne alırsak alalım bir faydası olmuyor.” Asgari ücret açıklandıktan sonra uyarı eylemleri yaptık. Migros’un birçok deposunda uyarı eylemleri yaptık. Yemek eylemleri yaptık, erken çıkış eylemleri yaptık. Tabii bu çok ciddiye alınmadı. Sonra yüzde 28’lik bir zam açıklandı. Bu oldukça düşük bir zamdı. Bunun üzerine Bursa, İzmir, Adana, Diyarbakır olmak üzere bütün depolardaki işçi arkadaşlarımızla — her depoda üçer, dörder, beşer kişilik komiteler vardı — yaklaşık bir hafta planlama yaptık. “Nasıl yapabiliriz, bazı depolar çıkarsa bazıları çıkmazsa olmaz” gibi kaygılar vardı. Bu bir cesaret işiydi. “Yapabiliriz, gücümüz var” dedik. Ve ilk olarak Esenyurt’ta fiili direnişi başlattık. Başlatır başlatmaz öğleden sonra Şekerpınar katıldı. Ardından Adana, Bursa, İzmir, Diyarbakır, Erzurum’a kadar bütün depolar iş bıraktı. Başta talebimiz yıllardır söylediğimiz talepti: taşeronların gitmesi. Biz sadece bu depoda değil, bütün iş yerlerinde taşeron sistemine karşıyız. Taşeronların tamamen gönderilmesini istedik. Bu talebimiz ikinci, üçüncü günde kabul edildi. Bu ilk kazanımımızdı. Ondan sonra yüzde 52 zam istedik. Ayrıca promosyon ve vergiyle ilgili taleplerimiz vardı. Taşeronların gönderilmesi üçüncü günde kazanıldı. Zamlarla ilgili beşinci gün bazı adımlar atıldı ama somut bir şey olmadığı için eylemi sürdürdük. Güvenmedik. Bizim sistemimiz şöyle işliyor: Talepleri gönderiyoruz, karşı taraftan “evet” ya da “hayır” geliyor. Sonra komitelerde — her depodan iki, üç kişi — konuşuyoruz. İşçi arkadaşlarla değerlendiriyoruz. “Evet mi, hayır mı?” diye karar veriyoruz. Daha sonra tabii ki Migros yönetimi buna karşı bir önlem almayı düşündü ve işçileri ayırmak için bazılarını işten attı. Esenyurt, Şekerpınar, Bursa ve İzmir gibi yerlerde böyle bir uygulama yaptı. Tabii buna karşı biz yine devam ettik.

Devam ettiğimizi gördükten sonra buna karşı tavır aldılar. Biz de süreci büyütmeye karar verdik. Artık mağazalara kadar gitme, patronun evinin önüne gitme ve başka alanlarda eylemleri büyütme kararı aldık. Biz her zaman şunu söylüyoruz: Türkiye’de sadece iş durdurmak bazen kazanım getirmeyebilir. O kadar depo durmuş, 5 bine yakın işçi var. Ankara’da bir ara bırakıp bırakmama tartışması oldu, orada da 800’e yakın işçi vardı. Tarsus’ta da aynı şekilde iş yavaşlatmaya gidildi. Büyük bir işçi kesimi sürece dahildi. Ama gördük ki mesele sadece sermayenin para kaybı korkusu değil. Kaybın ötesinde buradan bir kazanım çıkmamasını istiyorlardı. Biz de oturduğumuz yerde bekleyelim, telefon başında duralım ve bir şey çıksın diye düşünmedik. Bunun böyle olmayacağını biliyorduk. Bu yüzden stratejimizi sürekli belirledik: Evinin önüne gitmek, mağazalara gitmek, boykot çağrısını büyütmek. Bunlar sürekli baskı yaratan adımlardı. Zaten bu baskı sayesinde kazanım çıktı. Eğer bu baskı olmasa olmazdı. Depoyu işgal ettik mesela. Kamyonların önünü kestik. Kamuoyunu büyüttük, dayanışmayı büyüttük. Süreç böyle ilerledi. Aslında ilk gözaltından sonra karşı taraftan ilk defa bir görüşme talebi geldi. Müzakere zemini o zaman açıldı. İlk etapta bazı talepler kabul edilmiyordu, gidip gelmeler oldu. İkinci defa tekrar gözaltına alındık. Üçüncü defa ise bazı talepler somutlaştırıldı. En son işçi arkadaşlarla konuştuk: “Talepler bunlar, şunları kabul ediyorlar” dedik. Komitelerde değerlendirme yaptık. Sonra tekrar bir görüşme sağlandı ve kazanım duyurusunu yaptık. Hikâye uzun, çok detayı ve zorluğu var ama genel olarak süreç böyle ilerledi.

Dilara Çelik: Süreç içerisinde sarı sendika Tezkoop-İş’in hareketi sönümlemeye, eylemleri bitirmeye dair bir tutum aldığını gördük. İşçilerin buraya dair tutumu nasıldı? Sendikayı nasıl görüyorlardı?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: Ben kendi adıma şunu söyleyebilirim: Grevin ilk gününden beri sadece Tescop üyesi işçilerden 250-300’e yakın telefon aldım. Arayanların neredeyse hepsi Tescop’a tepki gösteriyordu. “Artık bundan kurtulalım” diyorlardı. Biz Tescop’un amacını biliyoruz. Plan şu: İşçileri göndermek, yerine Tescop’u koymak ve süreci kontrol altına almak. Migros’un da planı buydu. Tescop da bundan faydalanacaktı. Hatta biz bu sürecin daha kısa süreceğini düşündük ama Tescop nedeniyle uzadığını da duyduk. Çünkü sürekli baskı yapıyorlardı: “Bu işçiler DGD-SEN’li, örgütlüler, başımıza dert olacaklar. Bunlardan kurtulmamız lazım” gibi söylemler yayıyorlardı. Medyayla temas kurup “Biz aslında iyi sendikayız, biz giriyoruz, haklarınızı biz veriyoruz” gibi anlatılar oluşturmaya çalıştılar. Depoya gelip işçilere “Biz sizin için uğraşıyoruz” demişler. Ama işçiler “Biz dışarıdaydık, sizi hiç görmedik” demiş. Onlar da klasik cevaplarını vermiş: “Biz masada mücadele ediyoruz” gibi. Ama sadece Migros işçileri değil, Tescop’un bağlı olduğu diğer işçiler de Tescop’u tanıyor. Direniş sürerken Carrefour’dan bir işçi arkadaş Tescop tarafından işten atıldı. Onun eylemine de katıldık. O yüzden Tescop’u iyi tanıyorlar ama bundan kurtulmanın yolunu arıyorlar. Biz de bunun mücadelesini veriyoruz. Sadece bu sarı sendika değil, Türkiye’deki bütün sarı sendikaların işçilerin önünde büyük bir engel olduğunu görüyoruz. Bunlardan kurtulmak için mücadele edeceğiz.

Dilara Çelik: Yapılan boykot çağrılarının ve kasa kilitleme eylemlerinin sürece etkisi ne oldu? Direniş açısından karşılığı nasıldı?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: Boykot sadece kasa kilitleme değildir. Boykot aslında taraflaştırma sürecidir. Biz işi durdurduk ama baskıyı bununla büyüttük. Bütün siyaseti, bütün halkı taraf olmaya çağırdık. “İşçilerden yana mısınız, değil misiniz?” sorusunu sorduk.

Boykot stratejik bir adımdır. Planlıdır. Dayanışmayı büyütür. Bu süreçte politik olmayan birçok insanın da boykota katıldığını gördük. Sürekli mesajlar aldık: “Biz de sizin için boykot yapıyoruz” diyen çok sayıda insan vardı. Halkın düz bir şekilde sürece taraf olduğunu gördük. Boykot bu yüzden stratejiktir. Halkı taraf yapar. Muhalefeti ve diğer partileri de pozisyon almaya zorlar. Migros boykotu da böyle bir şeydi.

Dilara Çelik: Migros patronu Tuncay Özilhan’ın evinin önüne gittiniz. Orada ciddi bir polis müdahalesi oldu. Gözaltına alındınız. Oradaki deneyimleriniz nasıldı?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: İlk gözaltında ters kelepçeyle alındık. 2022 yılında çekilmiş bir fotoğraf vardı; gözaltı anına dair bir görüntü. Bu tür görüntülerin çıkmasını istemiyorlardı. Bu yüzden kamerayla kayıt alan kişileri özellikle hedef alıyorlardı. Kamerayı gören polis hemen o kişiyi gözaltına alıyordu. Bu yüzden çok fazla görüntü çıkmadı. Kameraya alan kişiyi hemen etkisiz hale getiriyor, ters kelepçe takıyorlardı. Stratejik bir müdahale vardı. Ama şunu fark ettiler: Biz vazgeçmeyeceğiz. Geldik, gözaltına alındık. Tekrar geldik, tekrar gözaltına alındık. Üçüncü defa daha kalabalık geldik. İlk gittiğimizde 100’e yakın işçi vardı. Sonra 50 civarı. Sonra tekrar 70’e çıktık. Daha fazla gözaltı oldu ama geri adım atmadık. Buradan vazgeçmeyeceğimizi hem emniyet hem de karşı taraf anladı. Gözaltından işçiler artık korkmuyor. Bu meselede eyleme gidiyorsun, gözaltına alınıyorsun, akşam tekrar geliyorsun vesaire. Yani kaybedeceğimiz bir durum yok. O yüzden gözaltı artık korkutucu gelmedi bize bir süre sonra. Bu meselede çok daha rahat bir şekilde gidip geldik.

Dilara Çelik: Şöyle aslında tüm bu saldırılara, baskılara rağmen direnişçiler direnişlerini zaferle sonuçlandırdı. Bu direnişin sonunda depo işçilerinin kazanımları nelerdi? Biraz bunlardan bahsedebilir misin?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: İlk başta söylediğim gibi taşeronların gönderilmesi meselesi üçüncü günde kazanım olarak elde edildi. Yüzde 50 zam dediğimiz meselede ise şöyle bir durum oldu: İlk başta 35.000 liraya tekabül eden ücret 37.000 liraya çıktı. Ek olarak 2.700 liralık bir yol yardımı hakkı elde edildi. Bunların dışında depo işçileri toplu sözleşmeden yararlanabilecek. Fakat mağaza çalışanları depo işçilerinin haklarından yararlanamıyor. Eskiden mağaza çalışanları depo işçilerinden daha fazla alırken şu an tam tersi bir durum oluştu. Depo çalışanları mağaza çalışanlarının haklarından da yararlanacak bir konuma geldi. Şu an henüz yeni bir toplu sözleşme yok. Eski toplu sözleşmeyle gelen haklar var. Yeni toplu sözleşme Mayıs ayında yapılacak. Ama bizim tahminimiz yüzde 50’yi geçen bir zam oranına tekabül ediyor. Yüzde 50 zam talebimiz büyük ölçüde kabul edilmiş durumda. Vergi meselesinde çözüm olmadı. Migros patronu bunun bizimle ilgili değil, Türkiye’nin genel meselesi olduğunu söyledi. O konuda bir çözüm elde edemedik. Ama promosyon ve diğer haklarla ilgili taleplerde önemli kazanımlar sağlandı. Taleplerimizin beşte dördünü almış durumdayız. Bu yüzden bunun büyük bir kazanım olduğunu düşünüyoruz.

Dilara Çelik: Bu direniş süreci ve kazanımlar Türkiye’deki diğer depo işçileri için ne gösteriyor sizce?

DGD-SEN Örgütlenme Uzmanı Azat Erdinç: Migros’ta başladığımızdan beri örneğin BİM’deki üyelerimiz ayağa kalktı. Şok’taki üyelerimiz de ayağa kalktı. Carrefour’daki bazı işçi arkadaşlarla iletişime geçtik, onlar da cesaretlenerek bir şeyler yapmaya çalıştı. Tarım Kredi Kooperatiflerindeki işçiler bizimle iletişime geçti, onlar da bir şeyler yapmaya çalıştı. Bunların hepsi bir şeyi gösteriyor aslında. Uzaktan bakan için küçük görünebilir ama işçiler bir şey bekliyor. Sınıf siyasetine dair bir şey bekliyor. Bu süreç onlar için bir ilham kaynağı oldu. BİM’de Iğdır’daki bir şube iş bıraktı. Van’daki bir şube iş bıraktı. Sivas’taki bir şube iş bıraktı. Şok deposu Trabzon’da, belki tarihinde ilk defa bir eylem gördü. Bunların hepsi önemli şeyler. Kim ne kadar lokal görünse de işçi sınıfı için önemli gelişmeler bunlar. Bu yıl neredeyse işçilerin yılı oldu diyebiliriz. Her yerde iş bırakmalar yaşandı. Sadece Migros’ta 10 ildeydi ama BİM’de, Van’da, Iğdır’da, Sivas’ta, Trabzon’da ve başka yerlerde 20’yi geçen ilde iş bırakmalar oldu. Bunlar bir şeyi gösteriyor: Temel örgütsüzlüğe rağmen işçi sınıfı bilinçlenirse ve buradan yaratıcı bir çıkış üretebilirse bambaşka bir hikâye yazılabilir. Örgütlülüğümüzü daha da büyüterek Türkiye işçi sınıfı siyasetinde daha büyük bir etki yaratmanın mümkün olduğunu gösteriyor.

Paylaşın