Altı yılı aşkın süredir “Nerede?” diye sorduğumuz Gülistan Doku’dan başlayarak, kaybedilen tüm kadınların akıbetini sormak için bugün burada toplandık. Çünkü bizler bu ülkede kadınların birer birer karanlığa gömülmesine alışmayacağız.
Bundan altı yıl önce Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku, Dersim’de kaybedildi. Altı yıldır Gülistan’ın nerede olduğunu soruyoruz. Altı yıldır arkadaşları, yoldaşları, kardeşleri, annesi bir mezar taşına bile sahip olamadan, bir umut kırıntısına tutunarak yaşamaya çalışıyor. Ama bu altı yıl boyunca etkin bir soruşturma yürütülmedi. Deliller karartıldı, sorumlular korundu, akıbetinin peşine düşen annesi, kızkardeşi yalnız bırakıldı. Gülistan için “Nerede?” sorusunu soran kadınlar suçlandı, suç işleyen erkekler aklandı.
Dönemin AKP Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat’ın Meclis’te “Bütün aşk intiharlarını meclise mi taşıyalım?” sözleri hâlâ hafızamızda. Çünkü bu sözler yalnızca bir açıklama değil; erkek şiddetini meşrulaştıran, kadınların yaşamını değersiz gören erkek-devlet aklının itirafıdır. Ama bizler o gün de susmadık, bugün de susmuyoruz. Gülistan’ın adını unutturmanıza izin vermedik, vermeyeceğiz.
Bugün gelinen noktada ise erkek devlet, kendi iç hesaplaşmasının ve bazı bürokratları gözden çıkarmanın, bazılarını parlatmanın bir aracı olarak Gülistan Doku soruşturmasını kullanmak istiyor. Altı yıl önce emniyet, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı tarafından korunan; dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel başta olmak üzere, valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel, koruma polisi Şükrü Eroğlu ve Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir’in de aralarında bulunduğu isimler hakkında işlem yapılırken bile, dönemin emniyet müdürü ifadeye çağrılırken bile hâlâ Gülistan’a ne olduğu, nerede olduğu bilinmiyor.
Çünkü mesele birkaç kişinin ihmali değil. Ortaya çıkan gerçek, bürokrasisiyle, kolluğuyla, yargısıyla erkek devletin bir kadının kaybedilmesine ortak olmuş olmasıdır. Gülistan’ın akıbeti hâlâ açığa çıkarılmamışken, bir kadına yönelik erkek-devlet şiddeti ve zorla kaybetme politikası bugün siyasi hesaplaşmaların malzemesi yapılmak isteniyor.
Biz kadınlar ise, sizin iktidar savaşlarınız için değil, bir kişi daha eksilmemek için altı yıldır “Gülistan Doku nerede?” sorusunu sormaya devam ediyoruz. Bugün de başta Gülistan olmak üzere, Kürdistan’dan başlayarak zorla kaybedilen, şüpheli şekilde yaşamını yitiren ve faili meçhul bırakılan tüm kadınlar için, translar için, kız çocukları için adalet talebimizi yükseltiyoruz. Bizim adaletten anladığımız bugün bir cinayetin kimi failleri açığa çıkarılırken aynı güç ilişkilerinin, suç ilişkilerinin devam etmesi, bu faillerin sırtını dayadığı, güvendiği isimlerin korunması değil. Başka kadınların ölmesine sebep olabilecek şekilde, polisin eylemlere katılan genç kadınları tamamen hukuksuz biçimde ailelerine, babalarına şikayet etmesi, yani evde erkek şiddetiyle tehdit etmesi değil. İpek Er cinayetinde olduğu gibi, fail Musa Orhan’ın önce ceza alıp sonra serbest bırakılması da değil.
Eylem boyunca kadınların adlarını tek tek andık. İsimlerini taşıdık, seslerini büyüttük ve bir kez daha sorduk, soruyoruz: Rojin Kabaiş’e, Rojwelat Kızmaz’a, İlayda Zorlu’ya, Yeldana Kaharman’a, Esma Kılıçarslan’a, Nadira Kadirova’ya, Ejegül Ovezova’ya, Feleknaz Keskin’e, Narin Güran’a, Rabia Naz’a, Hande Kader’e ne oldu?
Daha kaç kadın kaybedilecek? Daha kaç kadın “şüpheli ölüm” denilerek birkaç satırlık tutanaklarla karanlığa gömülecek? Kaç kadın öldürüldükten sonra onun hayatını, ilişkilerini, kahkahasını, giydiği kıyafeti sorgulayan erkek-devlet diliyle yeniden cezalandırılacak?
Biz biliyoruz ki Gülistan Doku dosyasında karşımıza çıkan karartma; delilleri yok etme, failleri koruma, peşine düşenleri yalnızlaştırma ve cezasızlık pratiği yalnızca tek bir dosyaya özgü değil. Kadınları yaşarken korumayanlar, öldürüldüklerinde ya da kaybedildiklerinde de gerçeği korumuyor; aksine üstünü örtüyor. Bir yandan “Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı” kurularak yüzlerce dosyanın yeniden inceleneceği söyleniyor, kamuoyuna “hakikati ortaya çıkaracağız” mesajları veriliyor, ama soruyoruz: Bu suçlar bugüne kadar kime güvenerek işlendi? 90’lardaki faili meçhulleri zaman aşımına uğratan bu iktidar değil de başkası mıydı? Gülistan’ın annesi ve kardeşinin yıllardır yalnız bırakılması, Rojin Kabaiş’in akıbetine dair soruların cevapsız bırakılması, Nadira Kadirova’nın ölümünün hızla kapatılmak istenmesi, Yeldana Kaharman dosyasındaki karanlık, polisin İlayda Zorlu’nun ve başka genç kadınların ailelerini arayarak şiddete açık hale getirmesi aynı düzenin sürdüğünü gösteriyor. Böylece kadınları, kız çocuklarını koruması gerekenler, erkek şiddetine uğradığımızda başvurmamız gereken merciler; valiler, savcılar, kolluk bizzat şiddetin faili oluyor.
Ama biz kadınlar birbirimizin sesini büyütmeye devam edeceğiz. Gülistan’ın adını da, Rojin’in adını da, İlayda’nın adını da unutturmayacağız. Çünkü biliyoruz ki bir kadının adını anmak, onu yaşatmaktır. Çünkü biliyoruz ki unutmamak, gerçek adaletin peşine düşmek mücadeledir.
Bugün bir kez daha soruyoruz: Gülistan Doku nerede? Rojin’e ne oldu? İlayda’ya ne oldu? Nadira’ya ne oldu? Hande Kader’e ve faili meçhul kalan tüm translara ne oldu? Ve neden bu ülkede kadınların yaşamı bu kadar kolay gözden çıkarılabiliyor?
Hakikat açığa çıkana kadar, kaybedilen kadınların akıbeti ortaya çıkana, failler hesap verene ve devlette arkası güçlü olanın suç işleyebildiği bu düzen yıkılana kadar mücadele etmekten, sormaktan ve birbirimizin sesini büyütmekten vazgeçmeyeceğiz.
Kadınlar Birlikte Güçlü
