Futbol, uzun yıllar boyunca emekçi sınıfların oyunu oldu. Fabrika çıkışlarında toprak sahalarda, mahalle aralarında ya da sendika kulüplerinde oynanan bu oyun; kolektivizmi, dayanışmayı ve aidiyeti temsil ediyordu. Ancak günümüzde futbol, bu tarihsel köklerinden büyük ölçüde koparılmış; küresel sermayenin, medya tekellerinin ve finans kapitalin denetimine girmiş bir “endüstri” haline dönüştürülmüştür.
Endüstriyel futbol olarak adlandırılan bu süreç, oyunun yalnızca biçimini değil, ruhunu da dönüştürmüştür. Endüstriyel futbol, metalaşmanın en görünür örneklerinden biridir. Futbolcu artık bir sporcu değil; alınıp satılan, değer biçilen, yatırım aracı haline gelmiş bir “varlık”tır. Transfer piyasasında genç oyuncuların geleceği, borsa hisseleri gibi değerlendirilir. Bir futbolcunun bedeli; marka değeri ve sosyal medya etkisiyle ölçülür.
Bu durum, insan emeğinin nesneleştirilmesinin tipik bir örneğidir. Futbolcu, kendi emeği üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde kaybederken; kulüpler, menajerler ve sponsorlar bu emekten üretilen artı-değeri kullanır. Sahada dökülen ter ile banka hesaplarına giren milyonlar arasındaki uçurum, kapitalist üretim ilişkilerinin futboldaki yansımasından başka bir şey değildir. Aynı zamanda bu durum yıllar içerisinde futbolcuları, iki sınıfın dışında toplumsal çelişkiler veya olaylarla alakası olmayan üst bir ikon, bir yıldız halinde gösterilmeye başlanmıştır. Tarihteki hiçbir durum kendi halinde var olmadığı gibi bu durum da birkaç olay sonrasında böyle bir pozisyona evrildi. Mesela Thatcher sonrası ingiltere’de liverpool limanında 500’den fazla işçi işten atılıyor seslerini duyurmak isteyen işçilerin umudu futbolcu. İşçiler, babası eski bir liman çalışanı olan Steven McManaman’a ulaştı ve dayanışma için formasının altına işçilerin sesini duyuracak bir tişörtü giymesini istediler.
McManaman bu isteği kabul etti fakat eylem gol attıktan sonra gerçekleştirilecek bir eylem olduğu ve kendisinin az gol attığı için takım arkadaşı Robbie Fowler’a verdi. Kupa galipleri kupası maçında Fowler golünü attı ve formasını kaldırdı ve tüm dünyaya o mesajı gösterdi “Liverpoollu 500 işçi işsiz!”. Stadyum büyük destek verdi İngiltere bu eylemi konuştu ve fowler’a Fıfa tarafından ceza verildi. Ve bu etkili eylem forma altına mesaj yazmanın yasaklanması kuralını getirdi.
Endüstriyel futbolun en bilinçli saldırısı, taraftara yöneliktir. Çünkü örgütlü taraftar, denetlenmesi zor bir politik özne potansiyeli taşır. Bu nedenle taraftar, sistematik biçimde pasifleştirilir. Yükselen bilet fiyatlarıyla emekçiler tribünlerden dışlanır. Elektronik bilet uygulamalarıyla fişleme normalleştirilir. Deplasman yasaklarıyla kolektif hareket engellenir.
Tribünlerde politik sloganlar yasaklanır; pankartlar toplatılır; “siyaset yapmayın” denir. Bu çağrı başlı başına politiktir. Çünkü futbolu siyasetten arındırmak, onu egemen ideolojinin güvenli alanı haline getirmektir. Tribünlerin sessizleşmesi, iktidarın işine gelir. Oysa tribünler tarihsel olarak yalnızca futbolun değil, toplumsal muhalefetin de alanı olmuştur.
Endüstriyel futbol, medya ve siyasal iktidarla simbiyotik bir ilişki içindedir. Büyük yayın ihaleleri, futbolu birkaç tekelci medya kuruluşunun kontrolüne sokar. Bu medya, futbolu bir eğlence aracı olarak sunarken; sınıfsal çelişkileri, sömürüyü ve adaletsizliği görünmez kılar. Haftanın yorgunluğu, 90 dakikalık bir “kaçış” ile bastırılır. Bu noktada futbol, Gramsci’nin tarif ettiği anlamda bir hegemonya aracına dönüşür. Kitlelerin öfkesi, ekonomik krizler ya da siyasal baskılar yerine hakem hatalarına, transfer dedikodularına yönlendirilir. Böylece sistem, kendi çelişkilerini futbolla maskeleyerek yeniden üretir.
Yakın zamanda gündeme gelen bahis skandalı bu durumdan bağımsız değildir. Soruşturmalarda ismi geçen spor yorumcuları, hakemler, yöneticiler genellikle birbirleriyle organize bir şekilde bu sistemden nemalanıyor. Tek eğlencesi futbol olan milyonlarca işçi ise dolaylı olarak ödedikleri dekoder ücretleriyle, satın aldıkları maç biletleri ve niceleriyle farkında olmadan bu sistemin finansal yükünü sırtlanıyor. Bahis ve iddia sistemi, futbolun kitleler üzerindeki duygusal ve kültürel etkisini kullanarak emekçilerin yoksulluğunu kâr alanına çeviren örgütlü bir sömürü mekanizmasıdır. Sermaye, “şansa” ve “rastlantıya” dayalı sahte bir kurtuluş umudu sunarken (Bahis oynanan maçların bir kısmının kaderi, daha oynanmadan belirlenmiş durumdadır.), kaybı bireysel hataya, kazanmayı ise kader ya da talih anlatısına bağlayarak sömürünün yapısal karakterini görünmez kılar. Hakemlerden yöneticilere, medya figürlerinden bahis şirketlerine kadar uzanan bu ağ, bireysel ahlaksızlıkların toplamı değil, kapitalist kâr mantığının futboldaki zorunlu sonucudur.
Alternatif bir futbol mümkün mü diyecek olursak evet mümkün taraftarların söz sahibi olduğu, kar amacı gütmeyen, yerel topluluklarla bağını koparmamış kulüp modelleri bu alternatifin nüvelerini taşıyabilir. Almanya’daki 50+1 kuralı, Latin Amerika’daki mahalle kulüpleri ya da Türkiye’de bazı köklü amatör futbol kulüplerinin direnci; endüstriyel futbola karşı geliştirilebilecek pratiklerin örnekleridir. Ancak bu modellerin kalıcı ve dönüştürücü olabilmesi, onları çevreleyen toplumsal düzenin sorgulanmasından bağımsız değildir. Kapitalist üretim ilişkileri sürdükçe, futbolun veya herhangi bir spor dalının tamamen özgürleşmesi mümkün değildir.
Futbolu geri almak, yalnızca bir spor mücadelesi değil; aynı zamanda sınıfsal ve kültürel bir mücadeledir. Tribünleri yeniden halkın mekânı haline getirmek, futbolu piyasadan kurtarmak ve oyunun kolektif ruhunu savunmak. Endüstriyel futbol, kapitalizmin her şeyi metaya dönüştüren mantığının sahadaki yansımasıdır. Ancak futbolun tarihi, aynı zamanda direnişlerin de tarihidir. Bu oyunu sermayenin elinden geri almak; dayanışmayı, eşitliği ve adaleti savunmanın başka bir yoludur.
Çünkü futbol asla sadece futbol değildir.
