Umut Gazetesi olarak sınırların ötesinde çocuklara ve mültecilere ulaşmayı hedefleyen çalışmalarıyla dayanışmanın gücünü bizlere gösteren Les Papillons de l’Aube ile bir röportaj gerçekleştirdik. Gerçekleştirmiş olduğumuz röportajı okurlarımıza sunuyoruz.
Umut Gazetesi: Öncelikle, derneğinizi bize tanıtabilir misiniz? Les Papillons de l’Aube nasıl kuruldu? Kuruluşuna yol açan ihtiyaçlar nelerdi ve bugün hangi alanlarda faaliyet gösteriyorsunuz?
Les Papillons de l’Aube: Ocak 2023’te, Siyonist İsrail devletinin Filistin halkına karşı gerçekleştirdiği soykırımın başlamasından 10 ay önce, Etienne Ürdün’e bir gezi gerçekleştirdi. Bu gezi sırasında, karşı karşıya olduğu çeşitli sorunları görüşmek üzere Ceraş’taki Gazze mülteci kampında bulunan okulun öğretmenleriyle görüşme fırsatı buldu. Dönüş yolunda, kendi memleketi Normandiya’daki (Lisieux) çocuklarla Filistinli çocuklar arasında bir bağ kurmanın yollarını düşünmeye başladı. Emperyalist ve Siyonist hükümeti destekleyen Fransız Cumhuriyeti’ndeki sınıflara girerek, bu genç Filistinlilerin ailelerinin sürgün deneyimi üzerinden Filistin halkının kendi kaderini tayin etme mücadelesinden söz edebilmek inanılmaz bir fırsattı. Filistin halkına maddi veya finansal destek sağlamak ve kendi bölgesinde Fransız sömürgeci propagandasına karşı halk eğitimi çalışmalarını teşvik etmek, Les Papillons de l’Aube’un kuruluşunun ardındaki iki temel motivasyondu.
Üç ay sonra dernek kuruldu ve okul çocukları arasındaki mektup alışverişi projesini tamamlayabilmek ve bir İngilizce öğretmeninin bir akademik yıl boyunca maaşını karşılayabilmek için Ceraş kampına yapılacak gezi ekim ayına ertelendi.
Ardından 7 Ekim geldi, soykırım başladı ve Gazze’deki öğretmenlerin kuşkusuz daha acil ve öncelikli sorunları olacağını bilerek oraya gitmemizin doğru olup olmadığını sorguladık. Yine de gitmeye karar verdik; ancak beklediğimiz gibi, odak noktası Gazze’deki Siyonist katliamların aciliyeti oldu. Görüşmemiz sırasında öğretmenlerin, ailelerinin evlerinin bombalanıp bombalanmadığını görmek için bombalamaların gerçekleştiği yerleri gerçek zamanlı olarak kontrol ettiklerini gördük.
Bu nedenle, Normandiya’daki okul çocuklarının mektuplarını onlara bırakarak bu projeyi askıya almaya karar verdik; çünkü bunun onlar için bir öncelik olmadığını gördük.
Bugün Lisieux, Normandiya ve çevresinde faaliyet gösteriyor; mülteciler için spor ve kültür projelerini destekliyor ve finanse ediyoruz. Ayrıca Yunanistan’da, Midilli Adası’nda da çalışıyoruz; ancak Stand by me Lesvos örgütüyle olan işbirliğimizi sona erdireceğiz (bunun nedenini anketin ilerleyen bölümünde açıklayacağız). Prosfygika’nın kendi kendini yöneten topluluğuyla bağlarımızı güçlendirmek istiyoruz. Ayrıca Marsilya’da da aktif olarak çeşitli projelerimiz için bağış toplama etkinlikleri düzenliyoruz. Bütçemiz kamu hibelerine bağlı değil; dolayısıyla uygun gördüğümüz her yerde özgürce faaliyet gösterebiliyoruz.
Umut Gazetesi: Çalışmalarınızın önemli bir bölümü mültecilerle dayanışmaya dayanıyor. Sizin için dayanışma yalnızca insani yardım biçimi midir, yoksa aynı zamanda toplumsal ve politik bir anlam da taşıyor mu?
“İnsani yardım”, tarihsel olarak egemenlik altına alınmış devletlerin karşı karşıya olduğu mevcut ekonomik ve toplumsal sorunların tamamındaki sorumlulukları nedeniyle, özellikle emperyalist ve kapitalist devletlerin kendilerinin ele alması gereken sorunlara yönelik bir palyatiftir. Sorun şu ki, insani yardım bu emperyalist ve kapitalist devletlerin içinde kök saldığı için, aynı düşünce biçimini kullanma eğilimindedir; bu da “yardımın” etkisiz, paternalist, cinsiyetçi vb. olmasına yol açar. Örneğin bugün hükümetlerle birlikte çalışan birçok dernek, onların çeşitli biçimlerde etkisi altındadır. Bu durum bağımsızlıklarını ve eylem kapasitelerini sınırlayabilir ve onları emperyalist ve kapitalist sistemin devam ettirilmesine katkıda bulunan bir konuma sürükleyebilir.
Dayanışma politiktir ve politik olmak zorundadır; çünkü toplumsal etkileşimlerden doğmalıdır ve başka türlerin davranışlarında bile doğal bir etkileşim biçimi olarak var olur. Ayrıca sistem insanları baskı altına alıp güvencesizleştirdiği için, hiç kimsenin sistemik baskılardan zarar görmemesini, eşitsizliklerin azaltılmasını ve kapitalizmin değerlerine karşı duran, dayanışmaya dayalı, baskıcı olmayan ve eşitlikçi bir sistemin inşa edilmesini sağlamak amacıyla politik düzeyde kurulmalıdır.
Umut Gazetesi: Bugün dünya genelinde milyonlarca insanı göç etmeye zorlayan temel faktörleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Savaşların, ekonomik eşitsizliklerin ve uluslararası politikaların zorunlu göç üzerindeki etkilerine ilişkin görüşleriniz nelerdir?
Les Papillons de l’Aube: Bugün göçün temel nedenleri, emperyalist ve kapitalist devletlerin diğer devletler üzerinde bir tür baskıyı sürdürme gereksiniminden kaynaklanıyor. Geçmişte bu, sömürgeleştirme yoluyla gerçekleştirilirken bugün toplumsal ve ekonomik manipülasyonların başka biçimleriyle uygulanıyor; böylece diğer devletler zorunlu yoksulluk ve bağımlılık içinde tutuluyor. Savaşlar da ekonomik eşitsizlikler de bu sistemik emperyalizm ve kapitalizm modelinden kaynaklanıyor.
Sonuç olarak, bu sorunları yaşayan insanların güvencesizlikten, savaşlardan ve diğer baskı biçimlerinden uzaklaşmak için, kendilerini “zengin” olarak gördükleri devletlere göç etmeye çalışmaları mantıksal bir sonuçtur. Ancak aynı zamanda bu “zengin” devletler giderek daha fazla göç karşıtı, ırkçı ve yabancı düşmanı hale geliyor; bu da göçmenlerin ve mültecilerin sözde “zengin” ülkelerde giderek daha fazla reddedilmeleriyle karşı karşıya kalmasına yol açıyor.
Umut Gazetesi: Sizce insani yardım tek başına yeterli olabilir mi? Yoksa göç ve insani krizleri kalıcı olarak ele almak için daha temel politik ve ekonomik değişikliklere mi ihtiyaç var?
Les Papillons de l’Aube: İnsani yardım tek başına bu sorunları çözmek için hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. İster devrimci bir süreç yoluyla ister yerel kolektif değişimler aracılığıyla olsun, politik ve ekonomik değişikliklerin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Kapitalizmden dayanışma temelli bir sisteme geçiş, insanlar, kurumlar ve devletler arasındaki ekonomik, toplumsal ve politik ilişkilerin dönüşümü için temel oluşturabilecek bir adımdır.
Midilli Adası’ndaki deneyimimiz bize, insani yardım çalışmaları bürokratikleşip profesyonelleştiğinde ve mültecileri karşılama işi bir yönetme, kategorize etme ve organize dağıtım sürecine dönüştüğünde dayanışmanın taraflı hale geldiğini öğretti. Stand by me Lesvos örgütüyle çalışırken tam olarak bununla karşılaştık. Bu örgüt, Yunan devleti tarafından finanse edilen ve kamp içinde faaliyet gösteren bir STK. İnsanlar yalnızca sayılara dönüşüyor. Sisteme aktarılan para, mültecilerin yönetimi konusunda örgütleri birbirleriyle rekabete sokuyor. İnsanlar “metaya” dönüştürülüyor. Bugün ise Kara Tepe’nin yakın zamanda kapatılacak olmasıyla birlikte bu “metanın” kıtlaşması, bazı STK’ları tekel oluşturmaya itiyor. Artık yalnızca bir avuç mülteciye erişebilen uluslararası örgütlerle karşılaştık.
Bununla birlikte bizim için, Normandiya’daki yerel devrimci stratejimizin bir parçası olarak, insani yardım politik amaç için bir Truva atıdır. Ciddi güvencesizlik ve sağlık hizmetlerine ve kültüre sınırlı erişimle karakterize edilen bir bölgede, adil bir dava etrafında toplumsal bağlar kurmak, daha sonra politik ve sistemik meseleleri çok daha etkili bir şekilde gündeme getirmemizi sağlıyor. Ana akım haber kanallarına bağımlı ve yalnızlaşmış insanların çoğu gerici partilerin ve faşistlerin etkisi altına giriyor. Bu tür bir proje, yerel halkı bir araya getirmemizi ve çok sayıda insanı kolektif çabanın içine katmamızı sağlıyor. Amacımız, yerel halkın bu sorunların altında yatan sistemik ve politik dinamikler konusunda farkındalığını artırmadan önce, onlara yeniden bir amaç duygusu kazandırmak ve işbirliğini teşvik etmek.
Umut Gazetesi: Avrupa’da aşırı sağın, ırkçılığın ve göçmen karşıtı politikaların yükselişi çalışmalarınızı nasıl etkiliyor? Bu atmosfer hem mültecilerin yaşamlarını hem de dayanışma girişimlerini nasıl etkiliyor?
Les Papillons de l’Aube: Irkçılığın sömürgeci bir yönetim aracılığıyla çalışmalarımızı nasıl etkilediğini gösteren bir örnek verebiliriz. Çalışma arkadaşlarımızdan Safwa (takma ad) konvoyumuza katılacaktı. Cezayir’de doğmuş ve on dört yaşında Fransa’ya gelmiş. Mevzuat, ona her yıl oturma iznini yenileme zorunluluğu getiriyor. Bu belge ona çalışma, mali ve sosyal yardımlara erişme ve Avrupa genelinde seyahat etme hakkı veriyor. Beş ay boyunca her hafta valiliği aradı ve sonunda başvurusunun en başından beri idari bir hata nedeniyle bekletildiğini öğrendi. Buna paralel olarak, beyaz bir arkadaşı onun adına telefon ettiğinde neredeyse anında yanıt aldı. Safwa kendisi aradığında ise haftalarca beklemek zorunda kaldı ve çoğu zaman hiçbir yanıt alamadı.
Bu durum nedeniyle konvoy onsuz yola çıkmak zorunda kaldı. Basit bir dosyanın işlenmesi gerekenden çok daha uzun sürerek beş ayı buldu ve bir gönüllü yola çıkamadı. Çoğu zaman sistemimizin içinde var olan ırkçı şiddetin etkili olması için herhangi bir fiziksel şiddet uygulanmasına gerek yoktur. Bir yanıtın, bir yargının veya bir kararın beklentisi bile kişiyi topluluktan fiilen dışlayabilir. Sürgündeki kişinin eksik olan tek şeyi bir yer değildir; aynı zamanda gerçek bir topluluğa ait olma duygusundan ve karar alma süreçlerinde bir role sahip olmaktan mahrum bırakılır.
Bize göre devrim, sistemik dışlanma ve ayrımcılığın ilk mağdurları olan marjinalleştirilmiş kişiler tarafından ve onlar için yürütülmelidir. Burada bulunmak, beyaz Fransız insanlar olarak sahip olduğumuz ayrıcalıkları kullanmak ve ırkçı, yabancı düşmanı ve İslamofobik bir devletin silahlı güçlerine karşı bir kalkan görevi görmek gibi bir sorumluluğumuz var. Marsilya’da İslamofobiye karşı Umma 13 kolektifiyle birlikte çalışmak, Fransa’daki Müslüman insanların — ve özellikle en savunmasız ve en fazla baskıya maruz kalan kadınların — karşı karşıya kaldığı gerçeklik hakkında bize genel bir bakış sunuyor.
Marsilya’da yaşayan Max için bu, günlük hayatın bir parçası. İşinde ve özel yaşamında, hukuki statüleri, kökenleri ve göç yolları nedeniyle sürekli bir güvencesizlik içinde yaşayan insanlarla çevrili: idari, ekonomik ve dolayısıyla politik bir güvencesizlik.
Son yıllarda değişen bir başka şey de derneklere ve dayanışma yapılarına tahsis edilen devlet fonlarına erişim oldu. Sürgündeki insanlarla çalışan dernekler ve kolektifler giderek daha az kamu desteği alıyor. Yıllarca desteklenen yapılar kapanıyor veya faaliyetlerini küçültüyor; çalışmalar giderek daha fazla hiçbir kaynağa sahip olmayan gönüllüler tarafından yürütülüyor.
Sistemik ırkçılık ve yabancı düşmanlığı nedeniyle, sürgündeki insanların kamusal yaşamın giderek daha fazla dışına itildiği politik yönelim onlara giderek daha fazla zarar veriyor: önce idari sistemin dışına, ardından bütünüyle politik alanın dışına itiliyorlar.
Umut Gazetesi: Derneğinizin Filistin’le dayanışma çalışmalarını gördük. Benzer şekilde, Kürdistan ve Rojava’daki insani durumu ve bu bölgelerde yaşayan insanların karşı karşıya olduğu zorlukları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bölgelerdeki uluslararası dayanışma çabalarının önemini nasıl görüyorsunuz?
Les Papillons de l’Aube: Kürdistan’ın ve halkının karşı karşıya olduğu temel sorun, Kürt nüfusun yaşadığı devletlerin (Türkiye, İran, Irak ve Suriye) Kürtlerin özerkliğini ve bütünlüğünü tanımamasıdır. Durum hakkında tam anlamıyla bilgi sahibi değiliz; çünkü kolektifimiz son yıllarda Kürt halkıyla birlikte çalışmadı. Ancak Kürdistan ve Rojava’daki güvencesiz durumun, Kürt nüfusun yaşadığı ülkelerin düşmanlığıyla derinden bağlantılı olduğunu düşünüyoruz.
Dolayısıyla, karşı karşıya kaldıkları askeri saldırılar ve uluslararası desteğin eksikliği nedeniyle bütünlüklerini savunmak gerçekten zorlu bir mücadeledir. Bu durum, Avrupa Birliği’nin kayıtsızlığından NATO gibi diğer uluslararası örgütlere kadar uzanan bir uluslararası destek eksikliğiyle daha da ağırlaşıyor.
Bu açıdan uluslararası dayanışma, mevcut durum hakkında insanları bilgilendirmeye devam etmek ve bölge dışında bulunan tüm insanların, derneklerin ve kolektiflerin sağlayabileceği güç ve yardımı bir araya getirmeye çalışmak açısından çok önemlidir. Fransız bir kolektif olarak, bu meseleyle ilgilenen herkesi bir araya getirerek mücadelenin sürmesini sağlamamız gerektiğini düşünüyoruz. Bunun için gösteriler, bilgilendirme çalışmaları ve olası maddi yardımlar yoluyla hareket edebiliriz.
Umut Gazetesi: Türkiye, Suriye, Afganistan, Filistin, Kürdistan ve diğer bölgelerden gelen mültecilerle çalışmalarınızda sizi en çok etkileyen gözlemler neler oldu? Sizce ortak sorunları ve en acil ihtiyaçları nelerdir?
Les Papillons de l’Aube: Dürüst olmak gerekirse, kolektifimizin bu bölgelerden gelen mültecilerle çok fazla teması olmadı. Bunun nedeni, çalıştığımız bölge ve şehirlerin ağırlıklı olarak başka bölgelerden — özellikle Kuzey ve Batı Afrika’dan — gelen mültecileri karşılıyor olması ve kolektif olarak çalıştığımız derneklerin de ağırlıklı olarak bu insanlarla ilgilenmesi. Bu nedenle Türkiye, Suriye, Afganistan, Filistin ve Kürdistan’dan gelen mültecilerin durumuna ilişkin yeterince anlamlı bir analiz sunabilecek durumda değiliz.
Genel olarak düşündüğümüz şey, yurtdışına çıktıktan sonra karşılaştıkları ortak sorunların başında mücadelenin kendisini, yerel kolektiflerin ve derneklerin desteğiyle, bizzat kendilerinin yürütmesi gerektiğinin geldiğidir. Çünkü doğrudan etkilenenler onlar ve muhtemelen hangi eylemlerin ve çözümlerin hayata geçirilebileceğini en iyi bilenler de onlar.
Umut Gazetesi: Son olarak, savaşlardan, yoksulluktan ve zorunlu göçten arınmış bir dünya inşa etmek için uluslararası dayanışmayı ve toplumsal mücadeleyi nasıl güçlendirebiliriz? Umut Gazetesi aracılığıyla Türkiye’deki okurlarımıza vermek istediğiniz mesaj nedir?
Les Papillons de l’Aube: Bunu kalıcı bağlar kurarak gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz: insanlar arasında, kolektifler arasında ve sistemin kendisinin değişmesi gerektiği, bu süreçte dayanışmaya ihtiyaç olduğu ve değişimin mümkün olduğu yönündeki birkaç temel ortak anlayışı paylaşan herkes arasında.
Eylem biçimleri arasında bir ayrım yapmıyoruz. Kurumsal savunuculuk, kamuoyu kampanyaları, doğrudan yardım ve sivil itaatsizlik tarihsel olarak hakların kazanılmasının yollarının bir parçası olmuştur. Bugün dayanışmanın gerektirdiği bazı eylemler suç haline getiriliyor; denizde insanları kurtarmak, onlara barınak sağlamak, onları taşımak. Bu kriminalizasyonun kendisinin de mücadelenin bir konusu olduğunu kabul ediyoruz; onu meşru bir sınır olarak kabul etmiyoruz. Önemli olan, bu güçlerin tek başına hareket etmeyi bırakmasıdır. Ayrı ayrı olduklarında sistem tarafından emilirler. Birbirleriyle bağlantı kurduklarında ise görmezden gelinmeleri zorlaşır.
Çalışma ilkelerimiz şunlardır:
Var olanı federatif biçimde bir araya getirmek. Yeni bir yapı kurmak yerine, halihazırda bu çalışmaları yürüten ağları birbirine bağlamak.
Görünmez kılınan insanları merkeze koymak. Doğrudan ilgili olan insanlar kendileri adına konuşmalı; onlar hakkında başkaları konuşmamalıdır.
Mücadeleleri yerelleştirmek. Genel açıklamalar yapmak yerine belirli bir yerin — bir valiliğin, bir limanın, bir kampın, bir apartmanın — özgül koşullarıyla yüzleşmek.
Rekabetin yarattığı parçalanmaya direnmek. Fonlama sistemleri kolektifleri aynı para için birbirleriyle rekabete sokuyor. Bu rekabet tesadüfi değildir; aksi takdirde birleşebilecek hareketleri bölüyor. Aynı mantık geri çekilmeyi de kolaylaştırıyor: Fonlanan şeyin fonu kesilebilir ve kamu parasına dayalı bir yapı, herhangi birinin bu karara karşı çıkmasına gerek kalmadan ortadan kaldırılabilir. Mali bağımsızlık, bir projenin doğduğu politik döngüden daha uzun süre varlığını sürdürmesini sağlayan şeydir.
Çözüm işbirliğidir. Eyleme geçme kapasitesinin mücadele ettiğimiz insanların iyi niyetine bağlı olmaması için kooperatif, ortaklaşa kullanılan ve kurumsal olmayan kaynaklar aramak.
Mücadeleler arasında çalışma grupları oluşturmak. Barınma, emek, sınırlar, polislik, sağlık — aynı mekanizmalar bunların hepsinde işliyor.
