Gündem, Seçtiklerimiz

Seçtiklerimiz | Bir Anlam Kaşifi: John Berger – Cemal Bozkurt (Meşale Dergisi)

“Umut bir güvence biçimi değildir; bir enerji şeklidir ve çok karanlık koşullardaki enerjinin en güçlüsüdür” John BERGER

Durmak bilmez, soluk soluğa bir koşturmaca içindeyiz. Kimi iş, okul, geçim sıkıntısıyla, kimi ise yanlışlıklara son vermek adına girdiği bir kavga yolunda… İster istemez bu koşturmaca içinde her şeye yetişemediğimizden kendimize “öncelikler listesi” yaparız; bazen bilinçlice bazen bilinçsizce. Zamanla bu öncelikler, hareket alanımızı giderek kısıtlamamıza yol açar; pratiklerimizin çeşitliliği azaldıkça düşünsel ve duygusal dünyamızın sınırları da daralmaya başlar. İşin kötüsü bunu “normal” ve hatta “olması gereken şeymiş” gibi gittikçe kanıksarız; kafamızı bir an için önceliklerimizden kaldırmak bir şey, bunu içselleştirip benimsemek başka bir şeydir. Sığlaşma, ufkun daralması, duyarsızlaşma, umursamazlık gibi çatlaklarda yuvarlanmaya başlarız.

Kişinin düşünsel ve duygusal çoraklaşmasıdır bu. Çoğu kez yanından öylece geçip gittiğimiz, görünürdeki veya ayrıntıdaki güzelliklerin (veya çirkinliklerin) iyi ve kötü hadiselerin farkına varamayışımız bu çoraklaşamadan dolayıdır. Bir parça da olsa bu çoraklaşmaya maruz kalmadığımızı inkar edebilir miyiz? Mesela devrimci sanat üretkenliğindeki düşüşün, yaratıcılıktaki yüzeyselliğin bununla bir ilgisi olabilir mi? Bir şarkının sözleri, ezgisi, bir şiirin mısraları üzerinde en son ne zaman derin düşüncelere daldığımızı kendimize soralım… Yahut şu cehennemi çağrıştıran kaos günlerinde nasıl olur da bir bebeğin gülüşünün bizi mutlulukla doldurduğunu en son ne zaman düşündük? Her gün farkında olmadan görmezden geldiğimiz kaldırım taşının, duvarda ki çatlağın arasından inadına fışkıran otların yaşama arzusunu; komşunun balkonundaki saksılarda ara sıra dizili çiçekleri; milattan bin yıllar önce Afrika’dan göç edip dünyaya yayılan insan topluluklarını (aynı göçün halen ve türlü ıstıraplarla sürüyor olması ne acıklıdır değil mi?); köpeklere kafa tutan mahallenin azman kedisini; Ay’ın kraterlerini, yıldızları, galaksileri, kum tanelerini… En son ne zaman düşündük?

Bir an için bile olsa kafamızı kaldırıp bu gibi “başka şeylere” ilgi göstermek lüks müdür? Eğer sahiden de yaşama, varoluşa, kavgaya dair önceliklerimizin dışında kalanlara “başka şeyler” gözüyle bakıyorsak kaçınılmaz biçimde lüks sınıfına girecektir. Yahut bunlarla ilgili iki çift söz etmek entelektüel güzellik diye yaftalanacaktır. Çoraklaşma dedik ya işte, böyle bir şey… Oysa hayata dair her şey bütünsel mücadelenin bir parçasıdır. İmkanları zorlayarak, olan bitenin, dışımızdaki varlıkların ve oluşların, her türlü nesnenin bir hikayesi olduğunu, bize bir şeyler anlattığını akıldan çıkarmamak dahi bu açıdan kilit önemdedir. Kulak vermeli ve anlamaya çalışmalı.

Bunu yaşamın vazgeçilmez bir parçası olarak benimsemiş birinden, çağımızın dervişlerinden biri olduğunu düşündüğüm John Berger’den bahsetmek istiyorum:

Kimdir J. Berger? 1926’da Londra’da doğdu; geçtiğimiz sene, 2 Ocak 2017’de yaşamını yitirdi. Çok yönlü bir kişilikti: Ressam, eğitmen, senarist, eleştirmen, oyuncu, düşünür, entelektüel, politik aktivist, roman-öykü-deneme yazarıdır. “Ama hepsinden önce, özünde bir şairdir” der onun için Hakan Savaş. 1940’larda İngiltere’de Komünistlerle yakın ilişki içinde bulunmuş. Yazın dünyasında önemli eserleri var. İlk romanı “Zamanımızın Bir Ressamı”. Diğer romanı “G” 1972’de Booker ödülü kazanmış. Resim, fotoğraf eleştirileri ve denemelerden oluşan kitaplarından birkaçı ise şöyle “Görme Biçimleri”, “Kıymetini Bil Her şeyin”, “Hoşbeş”, “Sanatta Direniş…”

Ezilenler lehine ve direnmeye katkı sağlamak için yapılmadıkça sanat dahil hiçbir uğraşın kıymetli olamayacağını kendi zengin iç görüşüyle vurgulayanlardandır. Bu onun pratiğine yol veren temel ilkelerindendir. Livorno’lu Caravaggio’nun (ki güçlülerden nefret eden ve ötekileştirilenleri sahiplenen biridir Caravaggio) en sevdiği ressam olması bu nedenle tesadüf değildir. Berger belki de ondan aldığı ilhamla yaşamda kimin yanında saf tuttuğunu şöyle ifade eder: “Ben galiplerin değil, onların korkuttuğu mağlupların arasındayım. Galiplerin devri her zaman kısadır, mağlupların ise anlatılamayacak kadar uzun” (Kıymetini Bil Her şeyin).

Berger çok küçük yaşlardan beri kendi ayakları üzerinde durmak zorunda kaldığından aslında öyle olmamasına karşın kendisini daima bir yetim gibi hissettiğini söylemiş ve bir öneride bulunmuştur: “Gizli bir yetimler ittifakı öneriyorum. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz, her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikayeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takım yıldızına ait olmayan yetim yıldızlardır. Takım yıldızlarının hepsinden daha fazla ışık verirler.” (Aktaran H. Savaş)

Anarşizan çağrışımlarına karşın “yeryüzündeki en teorik olmayan Marksist” yakıştırması da Berger için yapılmıştır. (Andrew Marr)

“Kıymetini Bil Her şeyin” derken popüler kültürün “anı yaşa” mottosuna, bir çeşit bencilliğe, hedonizme yönlendirmiyor; sıkıcı vaazlarla birilerini şartlandırma peşinde de değil. Hayatı sarmalayan ve dolduran gerçekçiliklerle (nesneler, insanlar, olaylar, tarihlerle vs.) daha yakından, samimi ilişki kurmaya, güzel olana ilgiyle, kötü olana direnişle yaklaşılabileceğini savunuyor.

“Berger düşünmeye büyük bir dikkat yöneltiyor. Düşünce onun için asla bir jest ya da entelektüel bir egzersiz değil (…) Baktığı nesneyle içtenlik ve şefkatle özdeşleşmesinden ileri gelen, bizleri de içine çeken bir hakikat var yazdıklarında” deniyor bir kitap tanıtımında. Haksız değiller. Berger incelediği şeye odaklandığında onun kendisiyle beraber etkileşime geçtiğini çevresel ve tarihsel gerçeklikleri de göz önünde bulundurarak, o şeyi doğasına içkin halleriyle çözümler. Öyle subjektif anlamlandırmalardan ziyade, incelediği şeyin taşıdığı anlamı (düşüncesini ve ruhunu) keşfe koyulur. Keşiflerini bir dostuna anlatır gibi kolunuza girerek sizinle paylaşır. Bu keşfe dahil olduğunuzdan anlattıklarının büyüsüne, hikayelerinin içtenliğine kendinizi kolayca kaptırmanız ve “sahiden de öyle” demeniz muhtemeldir.

Anlam arayışından sonuç olamadığı da olur. Bu gibi durumlarda zorlama ifadelere başvurmaya tenezzül etmeksizin anlamadığını söyleyecek denli açık yüreklidir.

Mahallenin kalender dostudur. İstanbul’da tanıdığı bir yayınevini ziyareti sırasında önce içerideki köpekle ilgilenirmiş sonra varsa çocuklarla sohbet edermiş, ardından çalışanlarla; kendisi Türkçe diğerleri ise İngilizce bilmemesine rağmen… Yayınevi sahiplerini veya sorumlularını en sona bırakırmış.

Berger’in sanatsal özgünlüğünü şöyle aktarır Hakan Savaş: “Berger’i özgün yapan şiirlerinin dışında roman, öykü ya da deneme (düz yazının sınırları içinde kalmasına rağmen) ne yazarsa yazsın, yazdığı her şeye şiir ve şiirsellik katan en önemli şeylerden biri ‘şairanelikten’ uzak durmak ise, öbürü de yaşantılarından edindiği bilgiyi bilgeliğe dönüştürerek aktarabilmesidir. Bu aktarımın araçları değişebilir; kimi zaman sözcük (…) çizgi (…) müzik, suskunluk, sessizlik bir mimik yada bir bakış olabilir. Değişmeyen şey ise sahicilik, içtenlik ve doğallıktır.”

Yitirdiği eşinin ardından yazdığı “ağıtta” temas etmenin anlamını nasıl kurduğunu paylaşmadan olmaz: “Evin önündeki ve balkondaki saksılarda yetiştirdiği bitkileri sularken, kimi zaman bu eylemin ibadetle ilintili olduğunu düşünürdüm. Bundan sonraki halka ise ibadetle sevda idi (…) Bitkilerle uğraşmaktan hoşlanıyordun, temas kurmanın bir yoluydu çünkü bu; geleceğe ayar vermenin -tıpkı dışarıya, soğuğa çıkmadan önce kapı önünde atkını ayarladığın gibi. Geleceğe adamıştın kendini, öyle ütopyalara falan inandığından değil, bu tarzda bir adanmışlık içinde bulunduğumuz zamanı sorgulamamızı ve kimi zaman belki de üstesinden gelmemizi sağlayacağı için. Şimdiki zamanın içinden, geçmişten geleceğe mesajlar taşıyan bir koşucu gibi geçtin…” (Uçuşan Etekler-Ağıt: John Berger-Yves Berger)

En azından “Sanata Direniş”in okunmasını öneririm. İlk insanların doğal yaşamı resmettikleri Cennet mağarasından Mısır’daki Fayyum Portrelerine, Frida Kahlo’dan proletaryanın sanatçısı Rayman Mason’a dek keşif hikayelerine kulak verilmeli. Keza aynı kitapta Berger’in diyalektiğinin olağan örneklerinden birini de Subcomandante Marcos ile mektuplaşmalarında, Antonio Gramelhi’nin sabrını, doğduğu sardunya adasının taşlı, granit yapısıyla ilişkilendirişinde görmek mümkün olacaktır.

Yazımıza, temas etmenin anlamını, sanatın aynı zamanda ne kadar çoğaltıcı rol oynadığını da hatırlatan Berger’in sözüyle başlamıştık; yine onunla bitirelim. Bir denemesinde “Bugün, var olanı resmetmeye çalışmak umudu teşvik eden bir direniş eylemidir.” der ve başka bir yerde bunu tamamlar: “Direniş sadece bize sunulan dünya resminin saçmalığını kabullenmeyi reddetmek değil, bu resmin geçersizliğini duyurmaktır. Cehennem içeriden geçersiz ilan edildiğinde, cehennemliği son bulur” (John Berger). Daha iyi eğlenmek için, daha iyi anlamak için…

Kaynak: Meşale Dergisi

Paylaşın