Gündem

Arşiv’den – Serkan Kaya yazdı: Biz bu oyunu bozarız -1 (Şubat 2017)

Tarihin hiçbir döneminde insanlar yaşadıkları anı­, bu denli az anlamamışlardır. Geçmişi   böylesine  görmezden gelmemişlerdir. Ve geleceği bu kadar zayıf bir şekilde  sezmemişlerdir.” der Gustave Le Ben.

Değiştirmenin ilk adımı , karşılaştığımız şeyi doğru anlamaktan geçer. Togliatti;  “Emperyalizmin ne olduğunu bilmiyorsanız, faşizmin ne olduğunu bilemezsiniz.” diyor. Faşizmin ne olduğunu bilmediğimizde, yaşadığımız anı  anlayamaz ve geleceğin getirdiklerine seyirci kalırız. Kuşkusuz  onu tanımak , onu tarihsel kökleri ile birlikte değerlendirmekten geçer. Ancak onun tarihsel  köklerinden  hareketle  şematikleştirme  ise şablonculuğa ve cehalete denk düşer. Faşizm her toplumun nev-i  şahsına münhasır  karakteri ile şekillenir. Bu karaktere dayalı  özgün bir yürüyüş gerçekleştirir. Onun  her farklı zemine göre renk  değiştirmesi , özünde  tek bir bukalemun olduğu gerçeğini  gizlemez. O yüzden  faşizmi  şekli ile değil  özüyle ele almalıyız ve şekil  ile  özün oluşturduğu  bütünsel bir  olgu bütünü  olduğunu kabul  etmeliyiz. Evet aynı  suda iki kere yıkanılmaz , ancak her iki suyun  kimyasal yapısı aynıdır. (H2O) . Faşizm  de her ne kadar toplum  yapılarına göre değişse de toplumsal sınıfsal formülü aynıdır. “Tekelci kapitalizmin  en gerici , en şoven , en emperyalist  üyelerinin  teröre dayanan  açık diktatörlük  biçimidir.” (II.Enternasyonel )

Onu Bonapartizm  ya da  yarı Bonapartizm olarak görmek  hangi sınıfın iktidarı olduğunu  örtmek olur. Toglilatti “İtalya’ da  faşizmin gelişini  Bonapartizmle  eş tutanlara, o halde , tekelci kapitalizmin (burjuvazinin) elinden iktidarı, Mussolini’nin  aldığını iddia  ediyoruz.” diyerek eleştirmiştir. Bu bakış  açısı faşizmin kimin  iktidarı olduğunu gizler ve tüm zulümde  burjuvaziyi masumlaştırır. Başka bir bakış açısı olan küçük burjuvazinin  bir iktidar biçimi  olduğunu  savunmakla da  aynı  hatalı sonuca  ulaşırız. Oysa faşizm  tam olarak tekelci burjuvazinin  gayri meşru öz çocuğudur. Faşizmin  iktidarı koşullarında  en vahşi  yöntemlerle servetine servet  ekleyenler, eğer faşizm iktidara  yürüyüşünde  başarısız olursa,  ya da iktidarı kitlelerce  yıkıldığında , onu hemen cami avlusuna  terk etmekte beis görmezler. Dün kurumsallaşmasına  para verenler, iktidarında  para yiyenler , kendi rolünü  gizlemek adına  mezarına  lanet okumaya  en önde koşanlardır. O kadar vahşi  kar anlayışına sahiptir ki insanın sadece  emeğini değil  ölüsünü de sömürür. Nazi kampında fırınlarda yakılan insanlar idari binadaki Nazi subaylarının ısınmasında yakıt olmuştur. Düğme  ve sabun örnekleri de hala  hafızalarımızda.

Kapitalizm, doğası gereği  bir krizler  sistemidir. Ve krizleri  aşmada  çeşitli yönetim biçimlerine geçişler yapar. Faşizm  bu yönetim  biçimlerinden sadece  bir tanesidir. Başka bir deyişle  her kapitalist  devlet zorunlu  olarak faşizme  gider  ve  bu son aşaması olur beklentisi  saf yanılsamadan  başka bir şey değildir . Yani faşizm  kapitalizmin son tangosu değildir. Ancak çürümenin  son noktasıdır . Eğer onu devirecek güç açığa çıkmışsa direnemeyecek  kadar da çaresizdir. Partizanlar, Mussolini’yi  ayaklarından astı. Sovyetler karşısında  Hitler intihar etti . Onu kapitalist sistemin  en güçlü biçimi  olarak görmek, faşist  propagandanın  etkisi altına  girdiğinizin göstergesidir. Çünkü en güçlü  görüldüğü  dönem hem kendi iç çelişkilerinin, hem de  sınıf çelişkilerinin  doruğa çıktığı  dönemdir. Nasıl ki  her devrim,  karşı- devrimi  bağrında taşır. İşte gelecek  devrimlerin  ve karşı- devrimlerin,  ezilen sınıfların  devrimini  dört duvar  arasında  dahi çıplak  gözle görülecek  kadar büyüdüğü  günlere evriliyor .Onun şiddeti , baskısı, gücünden değil , kar hırsının  dizginlenememesinden  geliyor. Dün burjuvazinin sömürüyü gizlemek adına kurduğu devlet kurumları , faşist inşada  artık gereksiz  ve zaman kaybıdır.  Burjuvazi, parlementoyu  faşizm  dönemlerinde dağıtır.Yanılsama  için dahi olsa  yaratılan kuvvetler  ayrılığını “denetleme”  kurumlarını yük  görür. Çok sesli  görünen  basın kurumları  teke düşürülür ,muhalif edenlere karşı tutuklamalar, muhalif kurumlara saldırılar ve kapatmalar  hızla  devreye sokulur. Parlamentonun  dağılması  öncesine  denk gelen günlerde devrimci demokratik güçlerin parlamento ve sokak gösterilerinde yükselişine tarih tanıklık etmiştir. Türkiye’de Hakların Demokratik İttfakının 7 Haziran çıkışı ve sonrası yaşananlar bu sürecin benzer eşgüdümüne denk düşmektedir. Mussolini öncesi  İtalya parlamentosu da  sosyalistlerin yüksek oylarla  gelişine sahne olmuş  ve ilk siyasal  krizin ardından  Mussolini  parlamentodan kurtulmuştur. Faşizm bu aşamadan sonra otoriteleşmenin  baskın kaftanını giyer ve fermancılık en işlerli  yönetim mekanizmasına  dönüşür. Parti-devlet  tamamen örtüşür. Faşizm’de  en emperyal karakterini   taşıyan burjuvazi , artık yeni  pazarlar için arayışlara girer , ya da eski  anlaşmalardaki  pozisyonunu  güçlendirecek yeni pazarlıklara girer.Çok kaygan bir zemindir bu. Eski müttefikler düşman , eski düşmanlar  müttefik olur. (AB, ABD, ŞANGAY  yeni pozisyon edinme talepkarlığıdır.) Ve kaçınılmaz olarak  yeni pazarlar için  tek çare  savaş ise  başka kapitalist ülkeler ile de savaşılır. İlhaklar, işgaller milli güvenlik destanları ile meşrulaştırılır. Zenginler için savaşacak yoksullar  olduğu  düşünüldüğünde  gerçekleri manipüle  edecek yeni  bir motivasyona  ihtiyaç vardır. Savaşların ilham kaynağı  nefrettir. Ve nefret  ancak milliyetçi-dinci demagoji  ile yaratılır. Faşizmin  çıraklık  dönemlerinde  burjuvazinin  ve kitlerin  geniş birliğini  yaratmak adına  eklektik  olarak  oluşturduğu  demokrat-muhafazakar, milliyetçi-sosyal demokrasi ideolojisi otoriterleşme   dönemlerinde  burjuvazinin  en baskın kesimin ihtiyacına göre  şekil alır ve politik söylemde tekleşerek  milliyetçi-dinci söyleme  bürünür. Faşizmin en tehlikeli  yanı yığın  hareketlerine  dayanmasıdır. Bu yüzden faşist parti alelade  bir  düzen partisi  değil,  devleti ve toplumu  dönüştüren  yeni bir rejim yaratıcısıdır. Ekonomik (bkz. 2001 krizi ) krizler dönemi  seçimle işbaşına  gelen  bu tip partiler , asla seçimle  sahneyi terk etmezler. (Tarih nasıl gittiklerinin örnekleri ile doludur.) Diğer  açık diktatörlük biçimlerinden  bu yönüyle de  ayrılır. Kitleşelleşme süreci üç yönlü işler. İlki; çalışma yaşamında,  sınıfın ekonomik  demokratik  örgütleri  olan  sendikalar, düne kadar  tanınmayarak, baskı  uygulayarak  etkisizleştirilmeye çalışırken , faşizmin  kurumsallaşmasında  sendikalar güçlü  yığın hareketleri haline getirilir. İktidar olanakları ile  güçlendirilen nicel olarak  güçlü yandaş sendikalar  sayesinde hem sınıf hareketi parçalanır ,  hem de sınıf çelişkileri, milli  irade etrafında  işçi-işveren  olarak kenetlenmeye sevk edilir. İkincisi; sosyal yaşamın klasik devletin ideolojik aygıtları dışında  örgütlenmesidir. Dini dernekler,  mahalle kulüpleri, ocaklar , çocuk evleri  hepsi  faşizmi militanlaştırma  kurumları olarak çalışır. Üçüncü yan;  burjuva yasalarında yer alan  kamu güvenliği rolünün  faşizmin kitle tabanı ile paylaşılmasıdır. Esnaf yeri geldiğinde polis, mahalleli  yeri geldiğinde istihbaratçıdır. Almaya da ilkokul çocukları  dahi ebeveynleri hakkında istihbarat taşır. Evde Führer aleyhinde  yapılan konuşmalar çocuklar aracılığı  ile öğrenilir. Führer aleyhinde konuşmak ,eleştirmek kesin suçtur. Ve genel milis örgütleri kamu güvenliğine  (aslında soyundukları sömürünün güvenliğidir. ) soyunur. Uygunsuz davranış ve fikirler içinde görülenler linç  edilir , infaz  edilir, tekmelenir, katledilir. Bu kurumsallaşmalar  o ülkeyi  kesin olarak iç savaşa  götürür. (Faşizmin milis hareketinin örgütlenmesi  genellikle  emekli milliyetçi askerler, o ülkenin mafyaları , paramiliter çeteler aracılığı ile organize edilir.)

Faşizm genel küresel büyük krizlerin  ve savaşların sahne aldığı dönemler de olduğu kadar,  toplumsal muhalefetin  büyük ayaklanmalar yaratıp , geri çekildiği  dönemlerde de yükselişe geçer. Bir siyasal  öncüye ve programa  sahip olmayan, bu tip ayaklanmalar  başlattığı işi yarım bırakmak zorunda kalır. Ve şeytan yarım  kalan işten doğar. Gezi ayaklanması muazzam bir hoşnutsuzluğun kitlesel patlaması idi. Ve sonuçları oldu. Hiçbir şey eskisi gibi olamazdı /olmadı. Her sınıf  tarihsel köklerinden dersler çıkarır. Ezilenler kendi köklerinden komünarlık  dersleri çıkardı. Ezenler kendi köklerinden Hitler’i, Mussolini’yi buldu.

Sonuç olarak tecrübelerin  her türlüsünü taşıyan geçmiş , geleceğide anlamamıza  hizmet ediyor, üstelik kahin  olmaya gerek kalmadan. Doymak bilmeyen  burjuvazi , daha  çok para, daha çok para nidalarıyla  dünyayı  yeni bir alt-üst  oluşun eşiğine getirdi. Büyük adımlar atılacak, büyük savaşların, büyük katliamların, darbelerin , yeni diktatörlüklerin arifesindeyiz. Böylesi dönemlerde  yenilgiler de ,  zaferler de büyük olur.Yeter ki onu gör  ve zaferin  kapısını arala , halklar o kapıdan  geçecektir. Başını başarıya kaldır, zaferi esas al. Tıpkı cezaevi avlusu gibi. Boy hizasından bakınca her yer dört duvar. Ancak başını kaldırdığında yüksek duvarların üstünde gökyüzünün aydınlığını görürsün.

“Biz bu oyunu bozarız.”

Şubat 2017 – “Osmaniye Cezaevi”

 

Paylaşın