“Tarihin hiçbir döneminde insanlar yaşadıkları anı, bu denli az anlamamışlardır. Geçmişi böylesine görmezden gelmemişlerdir. Ve geleceği bu kadar zayıf bir şekilde sezmemişlerdir.” der Gustave Le Ben.
Değiştirmenin ilk adımı , karşılaştığımız şeyi doğru anlamaktan geçer. Togliatti; “Emperyalizmin ne olduğunu bilmiyorsanız, faşizmin ne olduğunu bilemezsiniz.” diyor. Faşizmin ne olduğunu bilmediğimizde, yaşadığımız anı anlayamaz ve geleceğin getirdiklerine seyirci kalırız. Kuşkusuz onu tanımak , onu tarihsel kökleri ile birlikte değerlendirmekten geçer. Ancak onun tarihsel köklerinden hareketle şematikleştirme ise şablonculuğa ve cehalete denk düşer. Faşizm her toplumun nev-i şahsına münhasır karakteri ile şekillenir. Bu karaktere dayalı özgün bir yürüyüş gerçekleştirir. Onun her farklı zemine göre renk değiştirmesi , özünde tek bir bukalemun olduğu gerçeğini gizlemez. O yüzden faşizmi şekli ile değil özüyle ele almalıyız ve şekil ile özün oluşturduğu bütünsel bir olgu bütünü olduğunu kabul etmeliyiz. Evet aynı suda iki kere yıkanılmaz , ancak her iki suyun kimyasal yapısı aynıdır. (H2O) . Faşizm de her ne kadar toplum yapılarına göre değişse de toplumsal sınıfsal formülü aynıdır. “Tekelci kapitalizmin en gerici , en şoven , en emperyalist üyelerinin teröre dayanan açık diktatörlük biçimidir.” (II.Enternasyonel )
Onu Bonapartizm ya da yarı Bonapartizm olarak görmek hangi sınıfın iktidarı olduğunu örtmek olur. Toglilatti “İtalya’ da faşizmin gelişini Bonapartizmle eş tutanlara, o halde , tekelci kapitalizmin (burjuvazinin) elinden iktidarı, Mussolini’nin aldığını iddia ediyoruz.” diyerek eleştirmiştir. Bu bakış açısı faşizmin kimin iktidarı olduğunu gizler ve tüm zulümde burjuvaziyi masumlaştırır. Başka bir bakış açısı olan küçük burjuvazinin bir iktidar biçimi olduğunu savunmakla da aynı hatalı sonuca ulaşırız. Oysa faşizm tam olarak tekelci burjuvazinin gayri meşru öz çocuğudur. Faşizmin iktidarı koşullarında en vahşi yöntemlerle servetine servet ekleyenler, eğer faşizm iktidara yürüyüşünde başarısız olursa, ya da iktidarı kitlelerce yıkıldığında , onu hemen cami avlusuna terk etmekte beis görmezler. Dün kurumsallaşmasına para verenler, iktidarında para yiyenler , kendi rolünü gizlemek adına mezarına lanet okumaya en önde koşanlardır. O kadar vahşi kar anlayışına sahiptir ki insanın sadece emeğini değil ölüsünü de sömürür. Nazi kampında fırınlarda yakılan insanlar idari binadaki Nazi subaylarının ısınmasında yakıt olmuştur. Düğme ve sabun örnekleri de hala hafızalarımızda.
Kapitalizm, doğası gereği bir krizler sistemidir. Ve krizleri aşmada çeşitli yönetim biçimlerine geçişler yapar. Faşizm bu yönetim biçimlerinden sadece bir tanesidir. Başka bir deyişle her kapitalist devlet zorunlu olarak faşizme gider ve bu son aşaması olur beklentisi saf yanılsamadan başka bir şey değildir . Yani faşizm kapitalizmin son tangosu değildir. Ancak çürümenin son noktasıdır . Eğer onu devirecek güç açığa çıkmışsa direnemeyecek kadar da çaresizdir. Partizanlar, Mussolini’yi ayaklarından astı. Sovyetler karşısında Hitler intihar etti . Onu kapitalist sistemin en güçlü biçimi olarak görmek, faşist propagandanın etkisi altına girdiğinizin göstergesidir. Çünkü en güçlü görüldüğü dönem hem kendi iç çelişkilerinin, hem de sınıf çelişkilerinin doruğa çıktığı dönemdir. Nasıl ki her devrim, karşı- devrimi bağrında taşır. İşte gelecek devrimlerin ve karşı- devrimlerin, ezilen sınıfların devrimini dört duvar arasında dahi çıplak gözle görülecek kadar büyüdüğü günlere evriliyor .Onun şiddeti , baskısı, gücünden değil , kar hırsının dizginlenememesinden geliyor. Dün burjuvazinin sömürüyü gizlemek adına kurduğu devlet kurumları , faşist inşada artık gereksiz ve zaman kaybıdır. Burjuvazi, parlementoyu faşizm dönemlerinde dağıtır.Yanılsama için dahi olsa yaratılan kuvvetler ayrılığını “denetleme” kurumlarını yük görür. Çok sesli görünen basın kurumları teke düşürülür ,muhalif edenlere karşı tutuklamalar, muhalif kurumlara saldırılar ve kapatmalar hızla devreye sokulur. Parlamentonun dağılması öncesine denk gelen günlerde devrimci demokratik güçlerin parlamento ve sokak gösterilerinde yükselişine tarih tanıklık etmiştir. Türkiye’de Hakların Demokratik İttfakının 7 Haziran çıkışı ve sonrası yaşananlar bu sürecin benzer eşgüdümüne denk düşmektedir. Mussolini öncesi İtalya parlamentosu da sosyalistlerin yüksek oylarla gelişine sahne olmuş ve ilk siyasal krizin ardından Mussolini parlamentodan kurtulmuştur. Faşizm bu aşamadan sonra otoriteleşmenin baskın kaftanını giyer ve fermancılık en işlerli yönetim mekanizmasına dönüşür. Parti-devlet tamamen örtüşür. Faşizm’de en emperyal karakterini taşıyan burjuvazi , artık yeni pazarlar için arayışlara girer , ya da eski anlaşmalardaki pozisyonunu güçlendirecek yeni pazarlıklara girer.Çok kaygan bir zemindir bu. Eski müttefikler düşman , eski düşmanlar müttefik olur. (AB, ABD, ŞANGAY yeni pozisyon edinme talepkarlığıdır.) Ve kaçınılmaz olarak yeni pazarlar için tek çare savaş ise başka kapitalist ülkeler ile de savaşılır. İlhaklar, işgaller milli güvenlik destanları ile meşrulaştırılır. Zenginler için savaşacak yoksullar olduğu düşünüldüğünde gerçekleri manipüle edecek yeni bir motivasyona ihtiyaç vardır. Savaşların ilham kaynağı nefrettir. Ve nefret ancak milliyetçi-dinci demagoji ile yaratılır. Faşizmin çıraklık dönemlerinde burjuvazinin ve kitlerin geniş birliğini yaratmak adına eklektik olarak oluşturduğu demokrat-muhafazakar, milliyetçi-sosyal demokrasi ideolojisi otoriterleşme dönemlerinde burjuvazinin en baskın kesimin ihtiyacına göre şekil alır ve politik söylemde tekleşerek milliyetçi-dinci söyleme bürünür. Faşizmin en tehlikeli yanı yığın hareketlerine dayanmasıdır. Bu yüzden faşist parti alelade bir düzen partisi değil, devleti ve toplumu dönüştüren yeni bir rejim yaratıcısıdır. Ekonomik (bkz. 2001 krizi ) krizler dönemi seçimle işbaşına gelen bu tip partiler , asla seçimle sahneyi terk etmezler. (Tarih nasıl gittiklerinin örnekleri ile doludur.) Diğer açık diktatörlük biçimlerinden bu yönüyle de ayrılır. Kitleşelleşme süreci üç yönlü işler. İlki; çalışma yaşamında, sınıfın ekonomik demokratik örgütleri olan sendikalar, düne kadar tanınmayarak, baskı uygulayarak etkisizleştirilmeye çalışırken , faşizmin kurumsallaşmasında sendikalar güçlü yığın hareketleri haline getirilir. İktidar olanakları ile güçlendirilen nicel olarak güçlü yandaş sendikalar sayesinde hem sınıf hareketi parçalanır , hem de sınıf çelişkileri, milli irade etrafında işçi-işveren olarak kenetlenmeye sevk edilir. İkincisi; sosyal yaşamın klasik devletin ideolojik aygıtları dışında örgütlenmesidir. Dini dernekler, mahalle kulüpleri, ocaklar , çocuk evleri hepsi faşizmi militanlaştırma kurumları olarak çalışır. Üçüncü yan; burjuva yasalarında yer alan kamu güvenliği rolünün faşizmin kitle tabanı ile paylaşılmasıdır. Esnaf yeri geldiğinde polis, mahalleli yeri geldiğinde istihbaratçıdır. Almaya da ilkokul çocukları dahi ebeveynleri hakkında istihbarat taşır. Evde Führer aleyhinde yapılan konuşmalar çocuklar aracılığı ile öğrenilir. Führer aleyhinde konuşmak ,eleştirmek kesin suçtur. Ve genel milis örgütleri kamu güvenliğine (aslında soyundukları sömürünün güvenliğidir. ) soyunur. Uygunsuz davranış ve fikirler içinde görülenler linç edilir , infaz edilir, tekmelenir, katledilir. Bu kurumsallaşmalar o ülkeyi kesin olarak iç savaşa götürür. (Faşizmin milis hareketinin örgütlenmesi genellikle emekli milliyetçi askerler, o ülkenin mafyaları , paramiliter çeteler aracılığı ile organize edilir.)
Faşizm genel küresel büyük krizlerin ve savaşların sahne aldığı dönemler de olduğu kadar, toplumsal muhalefetin büyük ayaklanmalar yaratıp , geri çekildiği dönemlerde de yükselişe geçer. Bir siyasal öncüye ve programa sahip olmayan, bu tip ayaklanmalar başlattığı işi yarım bırakmak zorunda kalır. Ve şeytan yarım kalan işten doğar. Gezi ayaklanması muazzam bir hoşnutsuzluğun kitlesel patlaması idi. Ve sonuçları oldu. Hiçbir şey eskisi gibi olamazdı /olmadı. Her sınıf tarihsel köklerinden dersler çıkarır. Ezilenler kendi köklerinden komünarlık dersleri çıkardı. Ezenler kendi köklerinden Hitler’i, Mussolini’yi buldu.
Sonuç olarak tecrübelerin her türlüsünü taşıyan geçmiş , geleceğide anlamamıza hizmet ediyor, üstelik kahin olmaya gerek kalmadan. Doymak bilmeyen burjuvazi , daha çok para, daha çok para nidalarıyla dünyayı yeni bir alt-üst oluşun eşiğine getirdi. Büyük adımlar atılacak, büyük savaşların, büyük katliamların, darbelerin , yeni diktatörlüklerin arifesindeyiz. Böylesi dönemlerde yenilgiler de , zaferler de büyük olur.Yeter ki onu gör ve zaferin kapısını arala , halklar o kapıdan geçecektir. Başını başarıya kaldır, zaferi esas al. Tıpkı cezaevi avlusu gibi. Boy hizasından bakınca her yer dört duvar. Ancak başını kaldırdığında yüksek duvarların üstünde gökyüzünün aydınlığını görürsün.
“Biz bu oyunu bozarız.”
Şubat 2017 – “Osmaniye Cezaevi”
