Gündem

Karayılan: Süreç iktidar tarafından fiilen donduruldu

Halk Savunma Merkezi Komutanlık Üyesi Murat Karayılan, 1 Mayıs öncesi yaptığı değerlendirmede hem emek mücadelesine ilişkin mesajlar verdi hem de “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”nin akıbetine dair dikkat çekici açıklamalarda bulundu. 1 Mayıs’ı “emek, dayanışma ve mücadele günü” olarak selamlayan Karayılan, hareketlerini “bir emek hareketi” olarak tanımlarken, Kürt Halk Önderi Öcalan’ın geliştirdiği paradigmanın dünya emek hareketi açısından “yeni bir çıkış” olduğunu vurguladı.

Röportajda en çarpıcı başlıklardan biri, sürecin geleceğine dair yaptığı değerlendirmeler oldu. Karayılan, uzun süredir Kürt Halk Önderi Öcalan ile görüşme olmamasını “normal değil” sözleriyle değerlendirerek, sürecin mevcut durumda “dondurulduğunu” ifade etti. İktidarın adım atmadığını hatırlatan Karayılan, “devletin ve iktidarın yasal olarak yaptığı hiçbir pratik yoktur” derken, karşı tarafın söylemlerini ise “siyasi manevra” olarak niteledi.

Silahsızlanma tartışmalarına da değinen Karayılan, güvence olmadan silah bırakmanın “akıl dışı” olacağını belirterek, “bütün silahları bırakın, sonra adım atalım yaklaşımı teslimiyet dayatmasıdır” dedi. Sürecin ilerlemesi için temel şartın Kürt Halk Önderi Öcalan’ın statüsü olduğunu vurgulayan Karayılan, “Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olmadan bu sürecin gelişme şansı yoktur” ifadelerini kullandı.

Karayılan ayrıca Kürt sorununun çözümünün sadece silahsızlanmaya indirgenemeyeceğini belirterek, bunun “100 yıllık bir çatışmalı sürecin sonlandırılması” meselesi olduğunu söyledi. İktidarın yaklaşımını “güvenlikçi ve araçsallaştırıcı” olarak eleştiren Karayılan, sürecin seçim hesaplarına kurban edildiğini dile getirdi.

Bölgesel gelişmelere de değinen Karayılan, Ortadoğu’daki savaşları “hegemonik” olarak tanımlayarak hareketlerinin “üçüncü yol” çizgisinde olduğunu belirtti. Kürt ulusal birliği konusunu da gündeme getiren Karayılan, bunun “tarihsel bir zorunluluk” olduğunu ifade etti.

Yarın 1 Mayıs, işçi ve emekçiler bayramı. Öncelikle bu vesileyle neler belirtmek istersiniz?

İşçi sınıfı ve tüm emekçilerin birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs’ı Kürdistan ve tüm dünya emekçilerine kutluyorum. Başta 1 Mayıs Taksim şehitleri olmak üzere Mayıs ayında sonsuzluğa uğurladığımız tüm devrim şehitlerini saygı ve hürmetle anıyor, anılarına bağlılık sözümü yineliyorum.

İnsanlık tarihinde emek, en yüce değerdir. Günümüzde var olan insanlık uygarlığının ve biliminin temelinde insan emeği vardır. Bu açıdan emek, kutsal bir değerdir. Biz de, Apocu hareket olarak bir emek hareketiyiz. Hareketimizin en iyi tanımlanması böyle olabilir. Hareketimizin kökeni, doğuşu, çeşitli evrelerden geçen mücadelesi ve bugüne kadarki tüm süreçlere bakıldığında en büyük emek hareketlerinden birisinin de Apocu hareket olduğu görülür.

Önder Apo’nun hareketimizin doğuşu, şekillenişi ve verdiği mücadelede sarf ettiği emeği tartışılmazdır. Ama Önder Apo salt Hareketimize değil, aynı zamanda sosyalist dünyaya, emek hareketine de büyük katkılar sunmuş, uğraş vermiş bir önderliktir. Özellikle reel sosyalizmin çözülüş nedenlerini açığa çıkarma ve yeni sosyalist çıkışın nasıl olacağı konusunda verdiği emek, sarf ettiği çaba büyüktür. Geliştirdiği yeni paradigma ve kadın özgürlüğü eksenindeki toplumcu demokratik sosyalizm perspektifi, dünya emekçi sınıfına ve sosyalizm davasına yaptığı en büyük hizmetlerden birisidir. Önder Apo bu konuda geliştirdiği çözümleme ve analizlerle, İstanbul’da gerçekleşen bir konferansta Latin Amerika’dan gelen bir akademisyenin belirttiği gibi tüm insanlık için bir ışık olmuştur. Kapitalist modernite vahşetine karşı yeniden devrim inancının gelişmesine ve tartışılmasına yol açtığı da aynı konferansta başka bir yabancı akademisyen tarafından bizzat ifade edilmiştir.

Önder Apo’nun belirli düzeyde yabancı dillere çevrilen materyalleri uluslararası düzeyde bugün bir tartışma ortamı yaratmıştır. Özellikle insanlığın ilk oluşumundan günümüze kadar temel örgütlenme formu olagelen ve günümüzde de demokratik sosyalizmin temeli olan, komün ve komünalist bakış açısı çok çarpıcıdır. Bu temelde halkların ve emekçilerin yeni enternasyonal süreci geliştirme mücadelesi heyecan verici bir devrimci çalışmadır. Ben bu çalışmada bulunan tüm enternasyonalist yoldaşların ve tüm emekçilerin 1 Mayıs Bayramı’nı bir kez daha kutluyor, bütün devrimci mücadele güçlerine üstün başarılar diliyorum. Herkesi, tarihin bu önemli aşamasında, birçok anlama gelen 1 Mayıs kutlamalarına meydanlarda katılmaya çağırıyorum.

Bir ayı aşkın bir zamandır Önder Apo ile görüşme olmuyor. 27 Şubat 2025 tarihinde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlatılması ardından ikinci defadır bu kadar uzun arayla Önder Apo’dan haber alınamıyor. Bu durumun sürecin gidişatıyla bir bağlantısı var mı?

Elbette ki vardır. Normal değildir. Hem de hükümet ve AKP yetkilileri tarafından çözüm yasalarının çıkacağı ay olarak belirlenen ve herkesin heyecanla beklediği Nisan ayında Önder Apo ile hiçbir görüşmenin olmamış olması normal olmadığı gibi, sürecin geleceği açısından da bir tehlike işaretidir. En son 27 Mart günü bir devlet heyeti ve DEM Parti heyetinin birlikte Önder Apo ile yaptığı kapsamlı görüşme büyük beklentiler yaratmıştı. Ama anlaşıldığı kadarıyla bu görüşmede gündeme gelen ve tartışılan konular ekseninde iktidar ve devletin üst katı nezdinde sürecin dondurulmasına yol açacak bir sonuca varılmıştır.

Yani buradan yola çıkarak sürecin dondurulduğunu belirtebilir miyiz?

Evet, şu an itibarıyla süreç dondurulmuştur. Bize yansıyan ve bizim gördüğümüz budur. Belirtilen bu tartışma sonrası, yaşanan bölgesel-konjonktürel gelişmelerin ve yine bir takım iç süreçlerin de etkisiyle karar verici güçlerin böyle uygun gördüğü, adım atılmasının durdurulduğu ya da ertelendiği açıkça görülüyor. Aylarca sürdürülen meclis komisyonu faaliyetlerinin sonucu olarak ortaya çıkan resmi bir rapora rağmen sürecin yürütülmemesinin başka bir izahı olamaz.

Siz iktidarın süreci dondurduğunu belirtiyorsunuz ancak AKP cenahından kimi yetkililer ve özelde havuz medyası hareketinizin adım atmadığını, sürecin gelişmesi ve adımların atılması konusunda önce hareketinizin adım atması gerektiğini belirtiyorlar. Bu konuda ne dersiniz?

Gerçekler ortadayken bazı AKP yetkililerinin ve bazı basın çevrelerinin bizim gereken adımları atmadığımızı söylemesi, uydurulmuş birer siyasi manevra söyleminden başka bir şey değildir. Çünkü biz Hareket olarak bu aşamada üzerimize düşen görevlerin gereğini yaptık. İktidarın adım atması için gerekenlerin hepsini eksiksiz bir biçimde yaptığımız aşikardır. Bunlar kamuoyuna açık olarak yapılan şeylerdir. Bir örgütün 42 yıldır yürüttüğü mücadele tarzı olan silahlı mücadele stratejisini sona erdirmesi ve kendini feshetmesi sıradan bir karar değildir. En stratejik bir karardır. Bu karar ve peşi sıra atılan adımlar duruyorken kimse bizim adım atmadığımızı söyleyemez.

İzin verirseniz, devlet yetkilileri, iktidar temsilcileri ve havuz medyasında sürece karşı dillendirilen söylemlerin bir kısmını tek tek sormak ve sohbetimizi bu çerçevede geliştirmek istiyorum. Bu kapsamda öncelikle soracağım konu, örgütün takvime uymadığı söylemidir. Bu konuda ne dersiniz?

‘Örgüt takvime uymadı’ tespiti asla doğru bir tespit değildir. Çünkü bizim açımızdan böyle bir takvim durumu yoktu. Takvimi belirleyen Önderlik ve devlet tarafıydı.

Bunu biraz açabilir misiniz?

Her şeyden önce Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı tarihi açıklamayla barış ve demokratik toplum stratejisini geliştirmesi tarihsel bir çıkıştır. Bu bizde köklü bir dönüşümün başlangıcı olmuştur. Ve bizler de hareket olarak buna katıldık. Nitekim bir gün sonra 1 Mart tarihi itibarıyla ateşkes ilan ettik.

Mayıs ayının başında 12’nci PKK Kongresi ile silahlı mücadele stratejisine son verme ve PKK’nin fesih kararını aldık. Burada, hareketimizin başlangıcında kabul edilen Kürdistan Devriminin Yolu Manifestosu yerine Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nu kabul ettik. Bunları biz yasalarımıza uygun ve resmi bir şekilde kamuoyuna açık olarak yaptık. Bu çok köklü bir değişimdir. Bir hareket için böyle köklü ve derinlikli kararların alınması kolay bir şey değildir.

Ardından, 11 Temmuz 2025’te KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat yoldaşın öncülüğünde gerçekleşen silah yakma merasimi ve eylemi sıradan bir şey değildi. Önemli bir mesajdı. Kararlığımızın düzeyini yansıtan bir duruştu.

Yine 25 Eylül’de yapılan basın açıklamasıyla Kuzey’den ve çeşitli kritik yerlerden çekildiğimizi ilan etmemiz ve benzeri pratiklerin geliştirilmesi yaşandı.

Bunları biz hareket olarak yaptık. Bu temelde savaş durdu. Eylemler durduruldu. Türkiye karşıtı sürdürülen tüm faaliyetler durduruldu.

Az önce iktidarın adım atması için gerekenlerin hepsini eksiksiz bir biçimde yaptığınızı belirttiniz. Peki bunlara karşı devlet veya iktidar hiçbir şey yapmadı mı?

Bizim attığımız adımlar karşısında iktidarın da yaptığı şeyler bellidir. İşte, 1 Temmuz 2025 tarihi itibarıyla ateşkese uymaya başladılar. Yani, güçlerimizin 1 Mart tarihi itibarıyla içine girmiş olduğu eylemsizlik ve çatışmaların durdurulması kararına, Türk devlet güçleri tarafından ta 1 Temmuz günü pratikte yanıt verilmiş oldu. Bir de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuyla ilgili bir komisyon kuruldu ve bu komisyon çalışmalara başladı. İmralı’ya, idari izinlerle heyetlerin gidiş gelişi oldu. Bunların dışında elle tutulur, somut hiçbir adım atılmadı, hiçbir gelişme yaşanmadı. Özellikle resmi hiçbir belge-bulgu vermemeye özen gösteriyorlar. Bu belirttiğim yapılan şeylerin hepsi de idari yönetim kararıyla yapılan şeylerdir. Resmiyeti ve belgesi yoktur.

Bu açıdan “İmralı’da tecrit devam ediyor” diyebilir miyiz?

Tecrit devam ediyor; yasal olarak vardır. İşte bir yetkili çıkıp da, ‘şu heyetin gidişinde fayda yoktur; artık bundan sonra durdurulacak, gitmesin’ gibi şeyler belirtip durdurabiliyor veya hareketlendirebiliyor. Yani bir yetkilinin dilinin ucuna bağlı işlerdir bunlar. Bu tür bir yaklaşıma kimse güvenemez. Geliştirilen bir sistem, bir yasa yoktur. Kurumlar kendi idari kararlarıyla bazı pratikler yapıyorlar. Bunlar da çoğunlukla kamuoyuna açık değil. Tek yapılan resmi çalışma, TBMM Komisyonu faaliyetleri ve onların çıkardığı rapor ve tabii ki aynı komisyondan bir heyetin İmralı’ya gitmesi ve Önder Apo ile görüşmesidir.

Onun da pratik bir sonucu açığa çıkmadı…

Evet. Ne o raporda belirtilenlerin gerekleri yapıldı ne de herhangi bir yasal çalışma yürütüldü. Mevcut durumda onu da askıya almış bulunuyorlar. Oysa buna karşı biz her şeyi resmi ve yasalarımıza uygun olarak, geri dönülemez bir biçimde çoğunlukla da kamuoyuna açık bir biçimde yaptık. Kısacası devletin ve iktidarın yasal olarak yaptığı hiçbir pratik yoktur. Güven verici hiçbir yasal durum söz konusu değildir.

Takvimden söz edilecekse takvim şudur: Önder Apo’nun 27 Şubat’ın yıl dönümünde yaptığı ikinci açıklama da önemlidir. Bu açıklamada, “sürecin ikinci aşaması başlamıştır” dedi. İkinci aşama, sürecin ilerlemesi için çıkarılması gereken yasaların aşamasıdır. Bunun ardından çeşitli AKP ve iktidar yetkilileri Ramazan Bayramı’ndan sonrasını işaret ettiler. Daha sonra bizzat Nisan ayı zikredilerek Nisan’da yasal adımların atılacağı tasarının meclise geleceğinden söz edildi. Eğer bir takvimden söz edilecekse takvim buydu. Bizim açımızdan ifade edilen, belirtilen başka takvim yoktu. Bu konuda iktidarın güven artırıcı, güven verici, sürece taktiksel değil ciddi yaklaşıldığına dair herhangi bir somut adımı olmadı. Mesela Meclis Komisyonu raporu, ortak, 1-2 istisna dışında herkesin kabul ettiği bir rapordu. O raporda belirtilen kimi hususlarda öyle yeni yasalara, kanunlara gerek görülmeden uygulama olabilirdi.

Buna dair örnek verebilir misiniz?

Örneğin; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının uygulanması gerektiğinden bahsediyordu. Bunlar hemen uygulamaya konulabilirdi. Bu temelde Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Can Atalay, vb. birçok Kürdistanlı ve Türkiyeli siyasetçinin özgürleşmesi gelişebilirdi. Bunun sürece ön açıcı katkıları olabilirdi.

Yine raporda kayyumların artık aşılması gerektiğinden söz ediyordu. Buna dönük de hiçbir pratik adım atılmadı. Başta Mêrdîn olmak üzere kayyum atanan yerlerin bir kısmında, kayyum gerekçesi olarak gösterilen davalarda beraatler yaşandı. Ona rağmen aynı belediyelerde kayyum politikaları devam ediyor.

Yaptıkları basın açıklamasında barış istedikleri için yüzlerce akademisyen görevlerinden men edildi, atıldı. Madem yeni bir barış süreci gelişiyorsa, onların tekrardan işe alınmaları gerekmiyor muydu? Bu yönlü de hiçbir kıpırdama olmadı.

Kısacası olumluya dönük pratik-yasal hiçbir adım yok. Bunun görülmesi gerekir. Her şeyi tek taraflı karşıdan bekleme yaklaşımı ne kadar adildir!

İktidara yakın çevreler tarafından dillendirilen bir diğer söylem ise, ‘bütün silahları ve bütün mevzileri bırakırlarsa yasal adımlar atarız’ biçiminde gelişiyor. Siz bu söyleme ilişkin neler dersiniz?

Bu tutum, en hafif deyimle, işi yokuşa sürmedir, teslimiyeti dayatmadır. Sahayı bilen ve gerçekçi düşünen her insan çok iyi bilir ki, pratik sahada bunun gerçekleşmesinin mümkünatı yoktur. Ortadoğu kaynıyor. Her tarafta vızır vızır dronlar, füzeler uçuşuyor. Bütün güçler, hatta alanda bulunan uluslararası güçler de dahil olmak üzere bu zemindeki herkes şu an intişar pozisyonundadır. Mevcut durumda güçlerimizin güvencesi, kurduğumuz güvenlik sistemi ve silahlarımızdır. Yasal bir güvence olmadan bizim bu zeminde silah bırakmamız akıl dışı olur.

Ne gibi bir güvenceden ve güvenliğin sağlanmasından bahsediyorsunuz?

Güçlerimiz, birkaç deste veya birkaç yüz kişi değildir. Binlerce kişiden bahsediyoruz. Bakın, 30 arkadaşımız silahını yaktı ve geri dönmeye hazır olduğunu belirtti. Onlar bir yere gidebildi mi? Hayır. Dolayısıyla güvenlik için tekrar sahamıza dönmek zorunda kaldılar. Vaziyet buyken bizden tüm silahları bırakmamızı ve tüm mevzileri boşaltmamızı istemek ve ondan sonra yasal kararlar alınacağını söylemek, sahadaki gerçeklikle ve insanın aklıyla alay etmektir. Bu açıdan bunu bir şart olarak koymak aslında olmazlıkta ısrar etmek anlamına gelir. Kendi tutumunu kamufle etmeye dönük politik bir söylemdir. Esası ise, olmazda ısrar etmedir.

Şunu hemen söyleyelim: Biz bu konuda kimseye yalvaracak değiliz. Her halükarda seçeneksiz de değiliz. Kendileri bilir. Ama Türkiye’ye yazık ederler. Biz Önder Apo’nun büyük bir emek ve çabayla geliştirdiği, başarısı için amansız bir efor sarf ettiği bu sürecin Türkiye’nin ve halkımızın çıkarına olacağına inanıyoruz. Dolayısıyla eğer gerçekten devlet katında ciddi adımlar atılırsa bu konuda karşılıksız bırakmayacağımıza dair kararımız kesin ve nettir.

Evet, siz sonuna kadar Önder Apo’nun arkasında olduğunuzu dile getiriyorsunuz ancak diğer yandan havuz medyası tarafından hareketinizin Önder Apo’nun çağrılarına uymadığı, yine askeri hazırlıklar yaptığınız, örgütsel çalışmalarınızı devam ettirdiğiniz propagandası yapılıyor. Buna ne dersiniz?

Bu deyim de gerçeği yansıtmayan bir yakıştırmadır. Zaten bu sürecin daha başlangıcında devlet içindeki bazı kesimler dahil birçok çevre hareketin bu süreçten yara alarak çıkacağı, bir kısmının Önder Apo’nun çağrılarına uymayacağı, dolayısıyla harekette bir parçalanma ve bölünmenin yaşanacağı, bunun da kitlenin üzerinde yaratacağı etkiyle kitle desteğinin de aşağıya doğru çekileceği hesabı içindeydi. Hatta belki bunu başta destekleyen bir kısım yetkililer de bu tür beklentilerle, “çağrı olsun; zaten bu başarısız olur, hareket çok uymaz ve böylece bu hareket zayıflar” beklentisiyle olur verdi. Ama bu konuda hareketimiz, mücadele tarihimizin bu önemli aşamasında yönetimiyle, komutanıyla, savaşçısıyla, sempatizanı ve yurtsever halkıyla, yek vücut olarak Önderlik etrafında kenetlendi. Hareketimizin bu biçimde, Önderliğin çizdiği strateji temelinde yeniden konuşlanmayı geliştirerek bunu sadece söylemde değil, bilinç düzeyinde de yoğunlaştırarak yeni sürece evrilmeyi yaşamasının birçok çevreyi aslında şaşırttığını biliyoruz. Bu, hareketimizin sağladığı büyük bir başarıdır; Başkan Apo’nun önderliksel gerçeğini ve derinliğini gösteren önemli bir sonuçtur. Bu bakımdan o tür söylemler doğru değildir.

Bizde bir bütünlük vardır. Biz, burada bazı kimselerin silah bırakıp evine gitmesini tartışmıyoruz. Buna dikkat edelim. Kimi devlet yetkililerinin, sorunu o halkada ele alarak silah bırakmaya sıkıştırma biçimde ele alış tarzları zaten doğru bir tarz değil. Bu, güvenlikçi aklın bu şekilde yansımasıdır. Sorun sadece güçlerimizin silah bırakıp bırakmaması değildir. Cumhuriyet’in kuruluşundan ele alırsak, 103 yıldır süren, devlet ile Kürt halkı arasında yaşanan çatışmalı durumun sona erdirilmesini ve barış yapılmasını tartışıyoruz. Devlet yetkilileri buna ‘iç barış’ dediler. İç cepheyi tahkim etmekten söz ettiler. MHP önderi Devlet Bahçeli bunun için çağrı yaptı. Önder Apo da bu çağrıyı yerde bırakmadı, olumlu cevap verdi. Ve o tarihi çağrısıyla bunu stratejik bir dönüşümle taçlandırdı. Kürt halkıyla Türk devletinin çatışmalı durumunun sona erdirilmesi temelinde Kürt-Türk ittifakının ve kardeşliğinin geliştirilmesini öngören yeni bir strateji belirledi. Eğer devlet tarafı da buna uygun adım atarsa, biz artık öyle devletin karşıtı değil demokratik cumhuriyetin bir gücü haline gelmiş olacağız.

Biz Önder Apo’nun geliştirdiği strateji ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde kararlıyız. Bu konuda bir sorun yoktur. Fakat biz askeri bir gücüz. Zeminde, bize saldırı potansiyeli taşıyan çeşitli güçler vardır. Söz konusu olan, sadece Türk devleti değildir. Özellikle Önder Apo’nun geliştirdiği süreçten rahatsız olan güçlerin olduğunu da biliyoruz. Bu nedenle biz bulunduğumuz askeri zeminde kaldığımız sürece, askeri hazırlıklarımızı ve tedbirlerimizi eksiksiz yapmak zorundayız. Yine değişik bazı örgütsel çalışmaları yapmak da bu zorunluluğun bir gereğidir. Tabii ki bütün bu çalışmalarla birlikte tüm gücümüzü Önder Apo’nun geliştirdiği manifesto ve manifestonun öngördüğü demokratik toplum çizgisinde hazırlamayı en temel bir görev olarak görüyor ve esas olarak bunun üzerinde duruyoruz.

Stratejik kararlar aldık ama bakıyoruz karşımızdaki iktidar ve yakın çevreleri aynı havada değil. Aynı zihniyet yansımıyor. Biz Kürt-Türk ilişkilerinde paradigmasal bir değişim yaptık. Artık ne inkar ne isyan; kardeşlik ve ittifak diyoruz. Şimdi devletin de Kürt sorununu çözmesi için paradigmasal bir değişimi bu konuda yaşaması lazım. Şimdiye kadar var olan, ‘inkar et ve imha et’ zihniyeti yerine sadece Kuzey’deki Kürtlerle de değil ‘tüm Kürtlerle ittifak kurma’ paradigmasının gelişmesi gerekiyor. Bizim şimdi gördüğümüz, olmayan şey budur. Hala güvenlikçi mantıkla, hala inkar ve imha zihniyetiyle şekillenen bir yaklaşım yansıyor. Bu yaklaşım çözüm falan geliştiremez.

Oysa Türkiye’nin geleceğini ve çıkarlarını düşünen her oluşumun bu konuda artık değişimin gelip çattığını görmesi gerekiyor. Türk devleti bölgede gelişen, yıldızı parlayan bir güç olmak istiyorsa, bu ancak demokratik açılım ve Kürt halkıyla ittifak temelinde olabilir. Bunun dışında türlü tehlikelerle karşı karşıya gelmesi de olasıdır. Dolayısıyla böyle bir değişim Türkiye’nin geleceği açısından gereklidir. Ama böyle olmadığı için, bakıyoruz salt bölgedeki anlık dengeler ve konjonktürel durum gözetiliyor. İşte ‘adım atarsam ne kadar pozisyon alırım, atmazsan ne kadar pozisyon alırım?’; ‘bölgedeki dengeler Kürtlerin lehine mi, aleyhine mi?’, buna bakılıyor. Bir de içerideki duruma bakılıyor. Özcesi bu kadar tarihsel ve önemli bir sorunu araçsallaştırma tutumları görülüyor. Seçim hesapları yapılıyor. ‘Bu adımı atarsam ne kadar oy alırım, atmazsam ne kadar oy alırım?’ noktasından sorun ele alınıyor. Bu saiklerle yaklaşıldığı için süreç ilerlemiyor, sürecin çözümleyiciliği açısından gereken adımlar gündeme gelmiyor. Oysa Türkiye’nin geleceği için tarihsel önemi bulunan bu sorunu böyle araçsallaştırmamak gerekirdi. Daha stratejik yaklaşıma ihtiyaç var. Bu stratejik bir konudur ve stratejik yaklaşan liderlere ihtiyaç vardır.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, 23 Nisan günü Meclis’te yaptığı konuşmada önemli çağrılarda bulundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adını vererek adım atmasını istedi, mührün kendisinde olduğunu belirtti. Bu çağrı çok tartışıldı. Siz bu konuda ne dersiniz?

Evet ben de dinledim; Tuncer Bakırhan’ın o konuşması ve çağrısı önemliydi. Gerçekten Cumhurbaşkanı eğer tarihe geçmek istiyorsa sadece güncele değil, sürecin tarihsel-toplumsal gerçekliğine bakarak adım atmalıdır. Tarihe geçmek, Kürt sorununu es geçerek gelecek nesillere havale etmekle değil, bu 100 yıllık sorunu çözmekle ancak mümkün olabilir.

Peki, sadece gerillanın silahsızlandırılmasına ilişkin Meclis’te alınabilecek bir karar, sorunun çözümü için yeterli bir adım olabilir mi?

Tabii ki olamaz. Az önce de belirttiğim gibi sorun sadece oraya sıkıştırılamaz. Bakınız, köklü kararın alındığı PKK’nin 12’nci Kongresi iki ayrı yerde yapıldı. O yerlerden birinde ben de kişi olarak kongre divanında görev aldım. PKK’nin feshi ve silahlı mücadele stratejisini sona erdirme kararını biz ancak Önder Apo’nun özgürlüğü temelinde oradaki delegelere kabul ettirebildik. Bu biçimde o karar onaylandı. Hatta bunun için birçok konuşma yapıldı, tartışmalar gelişti. Mesela, ‘bunu tartışmak bir sapmadır’ biçiminde tespitlerde bulunan arkadaşlar oldu. Yani herkes öyle hemen el kaldırmadı. Önder Apo’nun fiziki olarak özgürleşmesi temelinde bu kararın alınması noktasında ikna faaliyeti yürütülmesi ile ancak bu karar alınabildi. Zaten o karara bakılırsa silahsızlanma sürecini bizzat Önder Apo’nun yönetmesi gerektiği de belirtiliyor. Yani kararın kendisinde de bu husus vardır. Yoksa karar öyle geçemezdi.

Devlet tarafında da konuyla ilgili açıklama yapan tüm yetkililer, Kongre kararlarını uygun gördüler. Bu kararlardan birisi de silahsızlanma sürecini bizzat Önder Apo’nun yönetmesiydi. Bizler, bu süreci yönetemeyeceğimizi ifade ettik. Bu süreç başka bir şekilde yürümez. Bunun da bilinmesi gerekiyor.

Daha önce de basına dönük olan kimi değerlendirmelerimizde vurguladık: Mevcut komuta ve savaşçı yapımızın azımsanmayacak bir kesimi Önder Apo’nun esaretinden sonra, Uluslararası Komplo’yu aşmak ve Önder Apo’yu özgürleştirmek amacıyla katılan arkadaşlardır. Bu arkadaşları ikna etmek kolay değil. Bu amaçla tüm yaşamlarını bir tarafa bırakmışlar ve kendilerini feda etmek için katılmışlar. Kendim de bu güçle ilgilenen bir kişi olarak Önderliğimiz zindan koşullarındayken bu değerli fedailere, ‘gidin silahlarınızı bırakın’ diyemem; demem de. Kürdistan Özgürlük Gerillası’nın hiçbir ferdinin kişisel olarak kendisine dair bir beklentisi yoktur. Beklenti, başta Önder Apo olmak üzere Kürt halkının ve diğer ezilen kesimlerin onurlu ve adil bir yasa çerçevesinde özgür ve eşit bir yaşama kavuşmasıdır. Dolayısıyla amaçlarına denk düşen adımların atılmadığını görmek bu arkadaşların sürece bakışını olumsuz etkiliyor. Kısacası her ne kadar Önderlik etrafında bir kenetlenme durumu söz konusuysa da, Kongrenin almış olduğu karar karşısında iktidar cenahından ona denk bir adım atılmamış olması, özellikle genç arkadaşlarda sürecin sorgulanmasına da yol açıyor.

Sürecin başından beri Önder Apo’nun, Ada’ya giden heyetlerin, hareketinizin ve şimdi sizin değerlendirmelerinizden anladığım kadarıyla, Önder Apo bu süreci geliştirmekle, aslında Türk devletinin bu sıkıntılı süreci rahat atlatmasını sağladı. Buna rağmen halen esir olarak tutulması ve bu duruma devam ettirilmeye çalışılmasını adil bir yaklaşım olarak değerlendirmek mümkün mü?

Bu konuda ‘el-insaf’ demek gerekiyor. Siz her türlü pürüzü aşabilmek için sorunları Önderliğimize götürüyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne dönük nereden bir tehlike varsa “bunun önüne geç, şurayı, burayı uyar” diye öneriler götürüyorsunuz. Şimdi bölgede her tarafı saran bir ateş ve savaş vardır. Eğer Önder Apo’nun geliştirdiği bu süreç ve bu süreç paralelinde yürüttüğü çabalar olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu süreci böyle sakin karşılayabilir miydi? Karşılayamazdı. Bu kesindir. Biliyoruz ki, Suriye’den ödünüz kopuyordu. Değişik düzeyde ve biçimde çalışmalar yapıldı da farklı bir yöne sapmadı. Peki bunu kim sağladı? Tabii ki Önder Apo ve geliştirdiği süreç sağladı. Eğer Önder Apo’nun geliştirdiği sürecin etkisi olmasaydı. Orada durum daha farklı olurdu. Hakeza başka yerde de süreç farklı boyutlanamaz mıydı? Bal gibi de boyutlanabilirdi. Burada “koçbaşı olmayın!” mesajlarının rolü yok muydu? Gayet iyi biliniyor ki vardı. Fakat bütün bu konularda rol oynayan aktöre siz ısrarla, “burada kalacaksın” diyorsunuz. İşte buna ‘el-insaf’ diyorum. Ortadoğu’da her tarafı saran yangından Kürtleri ve Türk Devleti’ni kim uzak tuttu veya kimin uzak tutmada daha fazla rolü oldu; bunun görülmesi ve hakkının verilmesi gerekmiyor mu!

Yapılan kimi değerlendirmelerde, umut hakkının Türkiye’de toplumsal karşılığı olmadığından söz ediliyor. Gerçekten karşılığı yok mu?

İyi de yıllarca tek taraflı olarak ‘bebek katili’ vb. teraneler yürütülürse ve siz kendini izah etmesine dönük bir imkan açmazsanız, bir tek gazeteciyle bile görüşmesine fırsat vermezseniz, savunmasız bırakılmasına yol açarsanız elbette ki toplumsal karşılığı olmaz. Bir denge sağlamak lazım. Bu kadar söylem varsa, o zaman önünü açın, Önderlik de kendini topluma izah etsin, yansıtsın. Bir de Önderliğin yürüttüğü çalışmalar ve yarattığı sonuçlar niye gizleniyor? Yürüttüğü çalışmaları gizleyin, tecrit altında tutun ve sonra da “toplumsal karşılığı yok” deyin. Bu böyle olmaz!

O zaman sürecin en önemli çıkış noktalarından biri, Önder Apo’nun, Kürt halkının ve gerillanın statüsü konusu…

Elbette. En çok Türkiye’nin çıkarını düşünen kişi olarak bilinen milliyetçi hareketin lideri Devlet Bahçeli’nin de tüm Türkiye’nin huzurunda belirtiği gibi, Önder Apo’nun bir statü sorunu vardır. Statüsünü netleştirmek gerekiyor. Bu statü aslında fiziki özgürlüktür. Daha açık söylemek gerekirse, Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü olmadan bu sürecin gelişme şansı yoktur. Bunu sadece biz söylemiyoruz. Halkımızın tümü söylüyor. Uluslararası düzeyde takip eden bütün akademisyenler, tarafsız gözlemcilerin hepsi bunu söylüyor. Nitekim dünyada çözülen benzer birçok sorun da böyle çözülmüştür. Yani bu denli köklü devindirici bir barış sürecini geliştiren ve bunda önemli rol oynayan, öncülük eden bir liderin zindanda tutulmasının bir izahı olamaz. Bunu topluma kabul ettirme de öyle zor değildir. Bunu da iyi biliyoruz. AKP Genel Başkanı bu konuda zemin açsa veya bazı çabalar sergilese Türkiye toplumunun bunu doğru algılaması pekala mümkündür. Bunun için önemli olan zeminin açılması ve imkanın sunulmasıdır. 50 yıllık savaş sürecinin sona erdirilmesi az bir şey değildir. Bunu yapan kişinin rolünün görülmesi ve hakkının verilmesi çok geniş kesimler tarafından olumlu karşılanacağı gibi, buna zemin sunanın da toplumun vicdanında olumlu bir yerinin olacağı aşikardır.

Unutmamalıyız ki Kürt sorununun çözümü, ülke geleceği ve bölge halklarının kaderi açısından da çok önemli bir husustur. Bu konuda adım atma noktasında ürkek davranmamak gerekmektedir. Mesela, 1991 yılında o zaman ki başbakan Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi. Sonra Turgut Özal bunu biraz daha ilerletti. Şimdi de herkes Kürtlerden bahsediyor, bu realiteyi kabul ediyor. Madem bu Kürtler bir realitedir, niye sözlü kabul ediliyor da yazılı kabul edilmiyor? Sözlü kabul edilen şeyin yazılı hale de getirilmesi kadar doğal bir şey olamaz. Bir hakikat olan Kürtler niye Cumhuriyet’in yasalarında yer almasın? Eğer gerçekten Kürt-Türk kardeşliği hedefleniyorsa, Kürt varlığını da yasallaştırmak gerekiyor. Bu temel iki ana olguyla birlikte gerilla için çıkarılacak olan demokratik entegrasyon yasaları sonuç alıcı olur; gerilla da buna dahil olarak demokratik cumhuriyet mücadelesine siyasi yöntemlerle katılmayı pekala geliştirir. Silahlı duruşa ve şiddete köklü bir biçimde tüm kapılar kapatılarak hukuki ve siyasi yöntemlerle demokratik toplum mücadelesine dahil olma gerçekleşir ve böylece gerçek kalıcı barış ile sahici kardeşleşme somutluk kazanır.

Geçtiğimiz günlerde Amed’de “Kuzey Kürtleri Ulusal Birliğini Tartışıyor” başlığıyla bir konferans gerçekleşti. Önder Apo’nun bu konferansa gönderdiği mesaj da Kürt kamuoyunda çok tartışıldı. Buradan yola çıkarak, Kürt ulusal birliği ile ilgili neler dersiniz?

Kürt halkının en temel sorunlarından birisi de kendi içinde demokratik birliğini oluşturma sorunudur. Amed’de gerçekleşen konferansa Önder Apo’nun gönderdiği mesajda ‘demokratik birlik tarihsel bir zorunluluktur’ demektedir. Çünkü gelinen aşamada Kürdistan halkının geleceğini inşa etmesi için demokratik birliğin yanı sıra, tüm kesimlerin ortaklaşması ve dayanışması şarttır. En azından ortak bir stratejik çerçevenin belirlenmesi, her parçada herkesin bu çerçeve temelinde hareket etmesi zorunu hale gelen bir gerekliliktir. Bu, şimdiye kadar çoğu kere tartışmaları yapılmasına rağmen maalesef bugüne kadar gerçekleşemeyen bir durumdur. Aslında şimdiye kadar böyle bir birliğin gelişmemiş olması bir gerilik ve aynı zamanda Kürt siyaseti için bir ayıptır. Bunun mutlaka aşılması lazım.

Hiç kuşku yok ki, mutlak anlamda demokratik birliğin gelişmesi şarttır. Bunun için de öncelikle Kürt siyasetindeki kimi çevrelerin şimdiye kadar sürdürdükleri politikanın ne kendilerine ne de Kürt halkına bir yararı olmadığını görmeleri gerekiyor. Ulusal değil de partisel veya ailesel çıkarlar öne alındığında, ulusal birliğin gelişmesi mümkün olmuyor. Bu konuda bölgesel ve küresel kimi güçlerin de engelleyici rolü biliniyor. Dolayısıyla bu engelleri ve birliğin önündeki geri duruşları aşmak, demokratik-modern Kürt siyasetinin ana bir görevi durumundadır. Bunun için konferans veya kongre, ne gerekiyorsa fazla zaman geçirmeden böyle bir organizasyonun toplanması elzemdir. Bu konuda Kürtler olarak, nasıl ki bulunduğumuz ülke devletleriyle siyasal yöntemler ve diyalog yoluyla sorunlarımızı çözmeyi hedefliyorsak kendi aramızdaki birlik sorununu da diyalog ve tartışma ile mutlaka başarmalıyız. Her yurtsever hareket ve şahsiyet bu tarihi süreçte demokratik birlik için mutlaka sorumluluklarına sahip çıkmalı, gereken özveride bulunarak çalışmayı yürütmeli ve tüm halkımızın en büyük beklentisi olan ulusal birliği mutlaka başarmalıdır. Bu, hepimizin bir görevi durumundadır. Biz hareket olarak, Önderliğimizin alıntısında da koyduğumuz gibi bunun zorunluğuna candan inanıyoruz ve bunun için ne gerekliyse yapmaya kararlıyız.

28 Şubat gününden bu yana bölgeyi saran bir ABD-İsrail ve İran Savaş süreci var. Savaşın başlangıcından bu yana Kürt halkının bu savaşa dönük tutumu tartışma konusu olmakta. Hareket olarak siz bu savaş sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD, İsrail ve İran arasında 28 Şubat’tan bu yana gelişen savaş, tüm dünyayı ilgilendiren ve etkileyen bir düzeye geldi. Her ne kadar son üç haftadır sıcak savaş biçiminde değil de diplomatik savaş ve kuşatma tarzında devam ediyorsa da, bunun da çok sonuç verici olmayacağı görülmektedir. Çünkü diyalog yöntemleri de tıkanmış bulunuyor. Bölge üzerinde gelişen bu savaş aslında Üçüncü Dünya Savaşı’nın farklı bir biçimde tırmanış göstermesidir. Bu anlamda savaş bitmiş değildir; değişik biçimlerde devam edeceği görülmektedir.

Ayrıca bu savaşın devamı olan İsrail-Hizbullah arasındaki çatışma durumu da devam etmektedir. Her ne kadar orada da, Amerika’yla olan görüşmeler çerçevesinde bir ateşkes kararına vardılarsa da, pratikte çatışma durumunun devam ettiği görülüyor. Bir bütünen bölgede gelişen, tüm bölgeyi etkisine alan ve dünyayı da etkileyen bu savaşın, can ve mal kaybının yanı sıra, ekonomik olarak da küresel çapta etkisi bulunmakta ve herkesin bir şekilde bu savaşın sonuçlarından zarar görmesine yol açmaktadır.

Bu savaşta halkların hiçbir çıkarı yoktur. Bu savaş, halkların savaşı değildir. Bu savaş hegemonik amaçlarla yürütülen bir savaştır. Dolayısıyla biz bu savaşta taraf değiliz. Bizim çizgimiz üçüncü yol çizgisidir. Bizim çizgimiz halkların özgürlük, demokrasi ve adil paylaşıma dayalı devrimci mücadele çizgisidir. Dolayısıyla biz, savaşın bir an önce sonlandırılması gerektiğini vurguluyoruz. Çünkü savaşla hiçbir sonuç elde edilemez. Nitekim İran ağır bir biçimde darbelenmesine rağmen ortada bir yenişememe durumu söz konusudur. Her iki taraf da ‘biz başardık’ diyor ama aslında başaran taraf henüz ortada yoktur. Bu, netleşmiş değildir. Ancak belirttiğimiz gibi değişik biçimlerde devam edeceği de görülmektedir.

Bu savaş, herkesi ilgilendirdiği gibi, en çok da İran halklarını, dolayısıyla Doğu Kürdistan halkımızı da yakından ilgilendiren bir savaş durumudur. Elbette ki halkımıza dönük saldırıların gelişmesi halinde, halkımız ve halkımızın öncü güçleri, devrimci hareketler kendilerini savunacaklardır. Biz hareket olarak taraf değiliz ama halkımıza dönük saldırıların gelişmesi halinde elbette ki halkımızın haklı mücadelesini destekleriz. Fakat bu savaşın bir an önce sonlandırılması, sorunların diyalog yöntemiyle çözülmesi, temel temennimizdir.

Kaynak: ANF

Paylaşın