Toplumsal ilişkilerde şiddetin bir bir çözüm yöntemi olarak benimsenmesinde artış yaşandığı belli. Devletin ilgili kurumlarının verileri de söylüyor bunu, haber bültenlerine yansıyan hadiselerin çokluğu da… Son olarak Urfa ve Maraş’taki liselerde yaşanan kahredici olaylar sadece açığa çıkanlardır. Kim bilir kapalı kapılar ardında, tanıksız mekanlarda neler yaşanıyor.
İki ana eksene ayrılarak ele alınabilir yaşanan şiddet:
1- Dikey eksen: Muktedirin düzen içi düzen dışı güçlere ve halka yönelik bastırma ve ezme pratikleri… Örneğin CHP’nin ve demokratik mücadele güçlerinin başlarına gelenler.
2- Yatay eksen: Halkın devlet dışı kesimlerin kendi içlerinde veya birbirlerine karşı uyguladıkları şiddet pratiklerin… Örneğe gerek yok sanırım, kafamızı çevirdiğimiz her alanda şiddet göze çarpıyor.
Her iki eksende şiddette bariz bir artış var.
Devrimciler bu vaziyete bakınca ne tür sonuçlar çıkarmalı?
“Şiddet, kapitalizmin doğal hali ve sonucu olarak, yaşanılması kaçınılmaz bir gerçektir” gibi soğuk klişelerin (doğru bile olsa) bize yetmeyeceği kesin zaten.
Yahut, son lise saldırılarında hissettiğimiz üzere, heder edilen çocuk yaşamlarının vicdanı yükünden, bizleri ne kadar kahrettiğinden bahsetmenin de bir önemi yok. Bir işe yaramıyorsak kahrolalım zaten!…
Üzülen kahrolan çok zaten; birileri bunları yapıyor. Bazıları samimiyetle, bazıları riyakârca… Devrimcilerin bunların Stalin’e geçerek bam teline basması, rahatsız edici gerçekleri açığa çıkarması gerekir.
Örneğin yukarıda şiddetin iki ana eksenine değinildi. Bir de ortada “olmayan 3. eksen”den bahsedilmeli. O da mevcut tablonun sorumlusuna, yani muktedire yönelik bir karşı şiddetin olmamasıdır. Oysa bunun için müsait bir nesnel zemin var; ancak bu eksen üzerine irade koyan bir özne, odak yok.
Bunun yerine şiddetin yatay eksendeki kanallarda kendi içini kanatarak yıpranması söz konusu.
Bu durumu aslında bir yandan da yerleşik düzenin yatay eksende inisiyatif yitirdiği, egemenin dayattığı anayasal çerçevenin ve otoritesinin aşındığı anlamına da gelir. Burada başka bir hukuk istiyor; güç sahibi olan devlet dışı unsurların yahut yasal çerçeveyi benimsemeyen bireylerin – çerçevelerin “doğal” hukuku…
Şiddetin bu düzlemde artması şimdilik muktediri pek huzursuz ediyor gibi görünüyor. Nasıl olsa kendisine dokunmuyor, iktidarını tehdit etmiyor. Fakat nicel birikimlerin nitel sıçramalarla maddenin fazını değiştirebildiği gerçeğini boşa düşürecek bir kanun yok! Şiddetin yatay eksendeki birikimi, muktedirin hayatı felç eden, yoksulluğu ve memnuniyetsizliği büyüten kriziyle çarpıştığında işler pekala değişebilir. Kitlelerin sabır taşının çatlamayacağını, kızgınlığın muktedire yönelmeyeceğini kimse garanti edemez.
Şiddet ile ilgili dikkat çeken bir diğer nokta ise “bireysel silahlanma”nın aldığı boyuttur. Polis ve jandarmanın standart “huzur” operasyonlarında, özel baskınlarda vs. bir sok silah yakalandığı bildiriliyor. Sanki toplumun her kesimi silahlanmış! Özellikle muktedirin kapsama alanındakilerde olarak, ona yakın kesimlerde, memurların bir kısmında, mafyatik çevrelerde… Silah teminin arttığı belli. Hal böyle olunca insanın aklına ‘’reisimize yanlış yapanlara karşı hazırlığım var, listemi yapmışım’’ diye tehdit savunularının mesajları geliyor. Toplumun malum bir kesimi var ki, elde ettikleri ayrıcalıktan mahrum kalmamak adına ‘’demokratik’’ seçeneklerin kendileri için işe yaramaması durumunda bir iç savaş hazırlığı yapmış adeta. Bu kesimin kıyıcı, kavgaya yatkın karakteri göz önüne alındığında muktedirin dikey şiddetine bakacak olursak ihtimali daha fazla gerçeklik kazanıyor.
Bir de işin devrimcilerle alakalı olan ironik yanları var. Bakıyoruz mesela, muktedirin uygulamalarından ve sistemin karakterinden kaynaklanan sorunların çözümü yine muktedirin sözde çözüm mercilerinde arayan, sorumlulukları göreve çağırmayı tek yol sanan bir muhalefet kafası hakim genelde. Örneğin son okul saldırıları ardından okulda polis bulundurulması gerektiğini hararetle talep eden sendikacılar çıkabiliyor; başka bir fikir üretemiyor.
Elbette sendikalarda yapamayacakları bir şeyi, devrimci çözümler üretmesini – önermesini bekliyor değiliz. Ancak sorunları kendi özelliğini geliştirmenin, inisiyatif koymanın imkanı olarak da ele almak yerine, sadece şikayet konusu yapmanın ötesine geçil(e)mediği vurgulanmalıdır. Bu sorunlu tutum yalnızca sendikaların gerçekliği değil; genel olarak solun vasatıdır. Bu vasatın özneleşebilme ihtimali sıfırdır!
Diğer hal ise daha ironik: “Sanki toplumun her kesimi silahlanmış” diye bir tespit yapmıştık. Tespiti tamamlayalım: Solcular hariç! …
Eh, bu da bizim “barbarlıktan arınmış; modern, hümanist, demokratik değerleri özümsemiş, elini kana bulaştırmamaya yeminli” mizacımıza pek uygun, değil mi?!
Öyleyse yolumuza çok aydınlık; kolay gelsin bize!
