Gündem

Karasu: Adım atılmayınca demokratik entegrasyon anlamsız hale geliyor

Medya Haber TV’de yayınlanan özel programa katılan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, gündemdeki gelişmelere ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

Mayıs Ayı Şehitleri şahsında tüm Kürdistan Özgürlük Şehitlerini anarak konuşmasına başlayan Karasu, mücadeleyi bugüne taşıyanların şehitler olduğunu vurguladı.

Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 yılında başlattığı Barış ve Demokratik toplum sürecinin geldiği aşamaya ilişkin konuşan Karasu, Türk devletinin yaklaşımından kaynaklı sürecin tıkanma noktasına geldiğini belirtti. Hareket olarak sürecin ilerlemesini istediklerini, yaklaşımlarının da bu şekilde olduğunu ifade eden Karasu, özellikle son süreçte yaşanan ‘silah bırakma tespiti’ tartışmalarına tepki göstererek, “Biz şu anda dağdayız. Evet, şu anda silahlıyız. Kendimizi koruyacağız yani. Türkiye’ye karşı savaşı sonlandırdık ama bize başka saldırılar olabilir. Bir iktidar, bir devlet böyle bir süreç ilerlerken bu tür demagojilere fırsat vermemeli. Bilmem, silahları bırakalım, tespit ve teyit edecekler. Ne yapacaklar? Bu şu demektir: Yani biz yapmıyoruz, biz bu oyunda yokuz, bu süreci ilerletmek istemiyoruz. Bu anlama gelir” diye konuştu.

İktidarın muhalefete yönelik baskılarına değinen Karasu, özellikle CHP’ye yönelik yaklaşımın toplumun bir kesimini rahatsız ettiğini belirtti. Muhalefete yapılanların çok ağır olduğunun altını çizen Karasu, AKP iktidarı tarafından yapılan bu tür baskıları doğru bulmadıklarını sözlerine ekledi.

Rojava’da HTŞ rejiminin Kürtçeye yönelik saldırılarına da tepki gösteren Karasu, Kürt halkına bu saldırılara karşı ayaklanma ve anadiline sahip çıkma çağrısında bulundu.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu’nun değerlendirmeleri şöyle:

Şehitler Ayı olan Mayıs ayı içerisindeyiz. Mayıs şehitleri ve şehitlere yaklaşım için neler söylemek istersiniz?

Mayıs ayı bizim için çok önemli. Çok değerli öncülerimiz bu ayda şehit düştü. Zaten bizim ilk büyük şehidimiz Haki Karer yoldaştır. Tabii ki Mayıs ayında şehit düşen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, İbrahim Kaypakkaya var. Yine bizim hareketin öncülerinden Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin var. Yine bu ayda İran’da Evin zindanında idam edilen Şîrîn Elemhulî, Ferzad Kemanger, Ferhad Wekîlî ve Elî Heyderyan var. Yine bu ayda Celal Başlangıç, Sırrı Süreyyalar, Kasım Engin, yakın zamanda Almanya’da şehit düşen Bernd Ruprecht var, Şükrü Çatalbaş var. Tabii Leyla Kasım ve dört arkadaşı da bu ayda şehit düşmüştür. Dörtler, tabii ki bizim yoldaşlarımız, kendini yakan yoldaşlarımız var. Mayıs ayında çok şehitlerimiz var. Azad Sîser de yine bu ayda şehit düşmüştü.

Bütün bu şehitleri minnet ve saygıyla anıyorum. Bizim için şehitler önemli. Bu mücadeleyi buraya şehitler getirdi. Kürt ve Kürdistan mücadelesi, özgürlük mücadelesi çok zordur. Çok zorlu mücadele yürütüyoruz. Şehitler sürekli fedakarlık yaparak, fedailik yaparak süreçlerin önünü açtılar, sürekli süreçleri geliştirdiler. Her türlü tıkanmanın önüne hamle yaparak, fedailik yaparak mücadeleyi bu günlere getirdiler. Bu bakımdan bu mücadeleyi esas olarak şehitlerimize ve tabii ki onlara o ruhu veren, onları o düzeyde savaştıran Önder Apo’ya borçluyuz. Mayıs ayı bizim açımızdan gerçekten çok önemlidir. Her Mayıs ayında biz kendimizi yeniden gözden geçiriyoruz. Bir öz eleştiri ayıdır bizim açımızdan.

Şehitler karşısında kendimizi yeniden gözden geçiriyoruz, öz eleştiri veriyoruz. Şehitlere nasıl layık oluruz? Şehitlerin öz eleştirilerini nasıl gerçekleştiririz? Bu konuda yoğunlaşıyoruz. Bu da Mayıs ayını bizim açımızdan bir de kendimizi yenileme, değiştirme, daha azimli bir biçimde mücadeleye atılma ayı yapıyor. Bir nevi yılın nasıl geçeceğini Mayıs ayındaki duruşumuz belirliyor. Bu yönüyle biz şehitlerimizi her zaman anacağız. Her zaman onları anarak mücadeleyi yürüteceğiz. Onları andıkça, onları hatırladıkça bizim mücadelemiz her zaman gelişecektir. Bu Mayıs ayında onları minnetle anarken bunları belirtebilirim.

5 Mayıs’ta KCK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Sozdar Avesta ile birlikte bir basın açıklaması gerçekleştirdiniz. Öncelikle bu gerçekleştirilmiş basın açıklamasının önemi nedir?

Basın açıklamasının önemi her şeyden önce 50 yıldan fazla mücadele eden bir hareketin, PKK’nin feshi gerçekleşti. Ve tabii ki silahlı mücadeleyi Türkiye’ye karşı sonlandırdık. Bu çok önemli bir olaydır. Kürt halkının özgürlük mücadelesinde en fazla rol oynamış bir partinin neden feshedildiğinin, neden mücadelenin sonlandırıldığının, silahlı mücadelenin sonlandırıldığının anlaşılması önemlidir. Bu bir yılda çok tartışmalar oldu. Herkes bu fesihten sonra kendine göre değerlendirmeler yaptı. Gerçekten kendine göre değerlendirmeler yaptılar. İşte böyle bir önemli günü, PKK’nin 12. Kongresi’nde aldığımız kararları değerlendirmek açısından böyle bir toplantı yapmayı gerekli gördük. 50 yıldan fazla mücadele öncülüğü yapmış, Kürt halkının ruhuna, derinliğine, yaşamına sirayet etmiş bir hareketin, bir partinin değerlendirilmesi kadar anlamlı bir şey yok. Herkes merak eder.

Biz böyle bir partinin feshini, yeni mücadele sürecini yıl dönümünde değerlendirmeseydik olmazdı. Mutlaka değerlendirmemiz gerekiyordu. Her zaman da değerlendireceğiz. Çünkü bu 50 yıldan fazla süren mücadelenin Kürt halkının özgürlük mücadelesindeki önemli yeri kadar yarattıkları var, etkileri var. Bu açıdan bu bir yılın, geçen bir yılın değerlendirmesi bizim açımızdan önemliydi. Yine tabii çok merak ediliyordu. Feshedildi, ondan sonra bu hareket ne olacak? Bunlar da tabii çok tartışılıyordu. Herkes kendine göre değerlendiriyordu, spekülasyon yapıyordu. Her şeyden önce biz 50 yıllık bir hareketiz. 50 yıllık bir hareket demek bir kültür demektir. Yani böyle masa başında kurulmuş bir hareket değiliz ki. Mücadele içinde şekillenen bir harekettir. Mücadele içinde ortaya çıkan, değerleriyle, kültürüyle, zihniyetiyle, yaşam ölçüleriyle ortaya çıkan bir harekettir. Sanki masa başında kurulmuş gibi, kongrede kendini feshetmesi, yeni bir başlangıç yapmasını herkes kendine göre değerlendirdi. Çoğu da art niyetli değerlendirmelerdi. Doğru anlayarak neden böyle bir durum ortaya çıktı, bunu anlayarak değerlendirmeler çok azdı. Ama biz zaten Önder Apo’nun belirttiği gibi bir başlangıç dedik.

Mücadelede yöntem değişikliği, yol ve yöntem değişikliği yürüttük. Silahlı mücadelenin sonlandırılması, demokratik siyaset tarzı, demokratik siyaset yoluyla mücadele sürdürmek, yine tabii ki koşullar oluşursa hukuk mücadelesi vermek, demokratik siyaset mücadelesiyle hukuku şekillendirmek, hukukunu yaratmak, yani mücadele değerlerinin hukukunu yaratmak gibi bir yaklaşımla ele aldık. Bu bir yıl bizim için çok, çok önemliydi. Bu bir yılda bu hareket, yani bizler, bu düşünce zayıflamadı. Önder Apo’nun yeni paradigması, bırakalım Kürdistan’ı, Ortadoğu’yu, dünyaya yayıldı. Dünyayı etkileyen bir paradigmadır. Bizim hareketin en önemli özelliği, düşünce gücüdür. Düşünce gücü, ideolojisi en temel gücüdür. Şu silahı, bu parası, şunu bunu değildir. Herkesin böyle bilmesi gerekiyor. Bugün bu ideolojimiz daha da güçlü. Kendimizi daha da güçlü hissediyoruz. Siyasal gelişmelere, toplumsal gelişmelere, bundan sonra daha fazla hükmedeceğimizi, nüfuz edeceğimizi, etkili olacağımızı düşünüyoruz. Nitekim öyle olacaktır. Bunun için tabii bu toplantı bizim için önemliydi, önem verdik. Zaten yıl dönümünde böyle bir toplantı yapmayı kararlaştırdık.

Diğer yandan bir buçuk yıldır bir süreç var, bir yıldan fazladır süren bir çatışmasızlık var, görüşmeler var. Bu yönüyle tabii toplumda, dünyada bu süreç hangi aşamaya vardı, nedir, nasıldır bunu da çok merak ediyorlardı. En azından bizim tavrımızı, bizim yaklaşımımızı ortaya koymak açısından böyle bir toplantıyı önemli gördük. Çünkü tamam, muhatap aynı Türkiye’dir. Onların da tabii sorumluluğu var, yapması gerekenler var. Ama burada esas biz kendimizi, yaklaşımımız nedir, ne yapmak istiyoruz bu çok önemli. Çünkü herkes bizim tutumumuzu merak ediyor, önemli görüyor. Biz nasıl yaklaşıyoruz, nasıl yaklaşacağız. Çünkü orada da kendine göre spekülasyonlar var. Hatta öyle ki neredeyse Önderlikle hareketimizi farklı gösteren yaklaşımlar var. Bütün bunlar dikkate alındığında hem 12. Kongre sonrası aldığımız kararların pratikleşmesi, durumun ne olduğunu ortaya koymak açısından, diğer taraftan da Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, manifestosu oldu; ona zaten kongre ile bir cevap verdik.

Çağrının hemen ertesi günü tek taraflı ateşkes ilan ettik, çatışmasızlığı yarattık. O günden bugüne durumun anlaşılması, bilinmesi bizim için önemliydi. Toplantıyla bu bir yılı belli bir düzeyde değerlendirdiğimizi, anlaşılır kıldığımızı düşünüyoruz. Temel merak edilen konulara cevap verdik. Cevap verilmesi gerekenlere cevap verdik. Çok fazla bir boşluk bırakmamaya gayret ettik. Bu konuda kamuoyu sadece Kürdistan değil, Türkiye ve dünya kamuoyu açısından merak edilen konulara doğrudan bir cevap verdiğimizi düşünüyoruz. Mutlaka eksikleri olmuştur. Mutlaka daha iyi ifade edilmesi gereken noktaları olmuştur. Ama genel olarak böyle kamuoyunun çeşitli kesimlerinin öğrenmek istediği, merak ettiği konulara elimizden geldiği kadar cevap vermeye çalıştık.

Bu aşamanın önemine dikkat çektiniz. Peki, sizi böyle bir basın açıklamasına sevk eden nedenler nelerdi?

Bizim bu süreçten beklentilerimiz var. Önder Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı var. Biz bu sürecin Kürt sorununun çözümü, Türkiye’nin demokratikleşmesi temelinde bir sonuca ulaşmasını istiyoruz. Türkiye’nin demokratikleşmesini hedefleyen bir çağrıydı. Bu temelde Kürt sorununun çözümünü de içeriyordu. Bu yönüyle bu konuda kamuoyunun da beklentileri var. Ve Türk devleti ne yapacak, ne yapmayacak bu yönünü çok fazla soru soruyor. Öte yandan Türk devletinin kimi sözcüleri böyle yaptığı açıklamalarla sürecin yolunu muğlaklaştırıyorlardı ya da sorumlulukları üzerinden atan, biz o kadar çok şey yaptık, adım atmamıza rağmen hala bizden bekleyen yaklaşımlar vardı. Gerçekten bunlara cevap verilmesi gerekiyordu. Bu yönüyle yani bunlara cevap verilmemesi boşluk yaratıyordu. Türk devletinin bu yaklaşımı karşısında bizim yaklaşımımız nedir? Bunu da Kürt halkı da, Türkiye’deki halklar, demokrasi güçleri de merak ediyordu.

Bu açıdan biz kendi yaklaşımımızı böyle ortaya koymak, hem de neler yaptık, Türk devleti neler yapmadı, neler yapması gerekir? Bunları ortaya koymak açısından gerekli gördük. Çünkü kamuoyunun bizim ne istediğimizi bilmesi gerekiyor. Yani kamuoyunun beklentisi var, Kürt halkının beklentisi var, Türkiye halklarının var. Dünya da süreci merak ediyor. Sürecin gidişatı nasıl? Olumlu bir gelişme var mı? İlerleme var mı? Çünkü tıkanma var, tartışmalar vardı. Süreç bitiyor mu? Bitmek üzere mi? Bu yönlü tartışmalar vardı. Bu da Türk devletinin adım atmaması yaklaşımından kaynaklanıyordu. Bu yönüyle Türk devletinin yaklaşımını ortaya koyarken bizim de yaklaşımımız önemli. Biz nasıl yaklaşıyoruz? Biz gerçekten hala Barış ve Demokratik Toplum çağrısına cevap olmaya çalışıyoruz. Bu sürecin ilerlemesini istiyoruz, yaklaşımımız bu. Bu bakımdan böyle bir şeyi gerekli gördük. Olmasaydı o kadar tartışmalar var, gerçekten çok fazla tartışmalar var. Yine önderlikle ilgili tartışmalar var.

Önderliğin Umut Hakkı konusunda, Önderliğin özgürlüğü konusunda bizim birçok değerlendirmemiz var. Niye bunları yapıyoruz? Neden yapıyoruz? Bütün bunları da ortaya koyan bir açıklama yapmayı gerekli gördük. Hatta şunu söyleyebiliriz, biz belki bu tür bir açıklama yapmada gecikmiş de olabiliriz. Fakat biz de sık, sık böyle açıklama yapmaya, cevap vermeye, polemik içine girmeye, tartışma yapmayı tercih etmedik. Tabii gerekli gördüğümüzde zaten cevap veriyoruz. Ama zaten son zamanlarda gerçekten AKP’li yetkililerin yaklaşımları, açıklamaları, süreci muğlaklaştırma, hatta biz bu süreci geliştirirken, Önder Apo bu süreci geliştirirken, bu süreci muğlaklaştıran, bu gerçekleri örtbas eden, böylelikle toplumun, halkların süreci doğru anlamasını engelleyen yaklaşımları vardı. Bu yönüyle biz bir de bu süreci netleştirmek, bu muğlaklaştırma yaklaşımlarına cevap vermek, yani sürecin ne olduğunu, herkes tarafından anlaşılmasını sağlamak için ihtiyaç duyduk.

Açıklamanızın ardından süreç karşıtları ve süreç karşısında ortada kalanlar trajikomik diyebileceğimiz bir yaygara kopardı. “PKK isim değiştirdi, ismi de Apocu Hareket Yönetimi oldu” dediler. 52 yıllık bir Apocu olarak kısaca bu duruma nasıl cevap vermek istersiniz?

Gerçekten ilginçtir. Biz zaten ilk çıkışta Apocu olarak çıktık. Bu Hareket, Önder Apo’nun çıkışıyla başladı. Bir örgüt vardı, bir topluluk vardı değil. Önder Apo tek bir kişi olarak böyle bir düşünceye vardıktan sonra arkadaşlarına anlatarak, onları bir grup yaparak Apocu grubu başlattı. Biz o günden beri zaten Apocuyuz yani. Her zaman Apocu olduk. Her zaman Önderliğe yaklaşımımız oldu ve bize Apocu denmesinden de gurur duyduk. Bizim böyle hatırlanmamız, böyle anlatılmamız bizim için önemliydi. Tabii ki biz bu isimleri kendimize bulmadık. Biz “Apocular” da demedik. Bunlar hep Önderliğin liderliğinden dolayı dışarıdan bizi tanımlayanların verdikleri adlandırmaydı. Biz bunlardan rahatsızlık duymadık. Her zaman memnun olduk. Çünkü bizi bu noktaya getiren Önder Apo’ydu.

Bu düşünceleri veren, önümüzü açan, önderlik yapan, her zaman bu mücadelenin önünü açan ve bugünlere kadar da bu Hareket’in gelişmesini sağlayan Önderliktir. Bu yönüyle böyle bir açıklama olduğunda basın Apocu Hareket dedi. Biz Hareket yönetimi olarak açıklama yaptık. Bizim açıklamamızın altında Hareket Yönetimi vardır. Ama yani Hareket Yönetimi kimdir, hangi hareket yönetimi; anlaşılması açısından böyle bir isimlendirme yapmışlar. Biz bu isimlerden, isimlendirmeden rahatsız da değiliz. Onların bazılarının belirttiği gibi bu ismi, yeni hareket kurmuşuz, bu ismi almışız gibi bir durum yok. Biz 50 yıl önce de Apocu’yduk, şimdi de Apocu’yuz. Önder Apo’nun Kürdistan’daki bu etkisini kim inkar edebilir? Kürdistan’da on milyonlarca Apocu var. Halkımız da Apocu’dur. Bu bakımdan o tür spekülasyonlar, art niyetli yaklaşımlar güya süreç karşıtlığına kendine göre malzeme bulmaya çalışmışlardır. Bu tür bence değerlendirmeler boş değerlendirmelerdir.

Basın açıklamanızda sürecin ilerleyebilmesi için Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsünün netleştirilmesi gerektiğine dikkat çektiniz. Barış ve Demokratik Toplum Sürecinin yöneticisinin konumunun halen netleştirilmemesi devlet ve iktidar arasında bir çelişki ifade etmiyor mu?

Bu konu önemli. Şundan önemli; Türk devleti yüzyıldır Kürt’ü inkar ediyor. Kürt’ü bırak muhatap almayı, Kürt’ün siyasi temsilcilerini tanımayı kabul etmiyor, reddediyor, idam ediyor, yok ediyor. Ortadan kaldırmak istiyor. Yüz yıllık pratik bu. Bu yönüyle eğer bir süreç olacaksa, Kürt sorunu çözümü için adım atılacaksa ne olması gerekir? O yüzyıllık anlayışın, yaklaşımın terk edilmesi gerekir. O da nedir? Kürt’ün varlığını kabul edecek, Kürt’ün siyasi temsilcilerini kabul edecek ve bir Kürt sorunu çözülecekse, bunun siyasi temsilcisi kimse onu muhatap alacak. Bu bakımdan muhataplık konusu, Önder Apo’nun statüsü konusu çok, çok önemli. Burada doğru bir yaklaşım olmazsa, bu şu anlama gelir; demek ki yüzyıllık anlayış, Kürt inkarı, Kürt’ü muhatap almama, Kürt’ü yok sayma devam ediyor. Kürt’ün siyasi iradesini tanımama devam ediyor anlamına gelir.

Bu açıdan tamam, ilk başta görüşmeler, tartışmalar oldu, oluyor. Süreç belli bir noktaya geldikten sonra artık bu sürecin başlatıcılarından olan Önder Apo’nun konumunun belli olmaması, muhatap alınmaması, resmi muhatap statüsünün olmaması, yani bu görüşmeleri yürüten siyasi muhatap olması biçiminde bir yaklaşım olmazsa, o zaman demek ki Kürt hala tanınmıyor. Hala siyasi iradesi tanınmıyor, varlığı tanınmıyor, muhatap alınmak istemiyor. Yani bu şu anlama gelir, demek ki Kürt sorunu çözümü ve demokratikleşme konusunda doğru bir yaklaşım yok anlamına gelir. Bu açıdan biz önemli görüyoruz. Yani bir nevi sorunun bir noktası bu. Yüzyıllık anlayış değişip de yeni bir yaklaşım ortaya konulacak mı, konulmayacak mı?

Bunun gerçekleşmesi, somutlaşması böyle gerçekleşiyor, böyle olur. Bu yönüyle biz tabii ki bu muhataplığı önemli görüyoruz. Eğer Türk devletinin de, iktidarın da gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun çözümü konusunda bir yaklaşımı varsa, o zaman Önder Apo’nun muhataplığını ve statüsünü kabul etmesi gerekir. Yoksa hem sorunu çözeceğiz, sorunu çözüyoruz denilmesi… İşte rapor hazırlandı, Meclis Komisyonu orada bu konuya uzun uzun değiniyor. Bunların anlamlı olması açısından bu muhataplık konusu, Önder Apo’nun statüsü konusu, Önder Apo’nun özgür çalışır olması, herkesle görüşmesi; çünkü çözülecekse Önder Apo’nun birçok kesimle görüşmesi lazım.

Tabii, 27 Mart’tan bu yana görüşme olmadı. Şu bu nedenle görüşme yaptırmıyorlar. Böyle olabilir mi? Sürece böyle sıradan, basit yaklaşılabilir mi? Bilmem şundan dolayı görüştürmedik. Böyle olamaz. Böyle bir yaklaşım olamaz. Bu bir oyun mudur yani? Bugün görüşür, yarın görüşmez. Eğer bir süreç varsa, gerçekten ciddi bir yaklaşım varsa, bu iş gerçekten geliştirilmek isteniyorsa, o zaman bu Önder Apo’ya görüşmelerin yaptırılmaması, şu bu gerekçelerin ortaya konulması doğru değildir. Bunların bırakılması lazım. Yani olaya ciddi yaklaşmak lazım. Biz duyunca, şundan dolayı, bundan dolayı, görüşmeye gerek yok demişler. Götürmemişler heyetleri. Dedik bu nedir yani? Bu nasıl bir yaklaşım? Herhalde yakında belki görüşmeler yeniden başlayabilir.

Basın açıklamanızda Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsünün önemine dikkat çektiniz. Açıklamanızın hemen ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, meclisteki grup toplantısında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın statüsünün netleştirilmesi gerektiğini ifade etti. Siz bu ifadeleri nasıl karşıladınız?

Devlet Bahçeli, 2024, 22 Ekim’de çağrı yaptı zaten Önder Apo’ya. Örgütü feshetsin, gelsin mecliste konuşsun dedi. Daha sonra da Devlet Bahçeli’nin konuşmaları var, kurucu Önder dedi. En son bir açıklama yaptı, statüsü belirlensin dedi. Hatta bir koordinatörlük olsun, dedi. Barış ve siyasi çözüm koordinatörlüğü benzer bir şey söyledi. Bunlar tamam, doğru şeyler. Bu söylemler gerçekten doğru, anlamlıdır. Yani söylemlere bir şey demiyoruz. Olması gereken söylemlerdir. Fakat bunun gerçekleşmesi lazım. Bizim bildiğimiz, kamuoyunun bildiği, Devlet Bahçeli ile Erdoğan’ın ilişkisi ciddi bir ilişki, bir ortaklık. Yani eğer bir yaklaşım varsa şimdiye kadar benzer bir tutumdu. Ortak tutum takınıyorlar. O zaman bunun ortak tutum olması lazım. İktidarın tutumu olması lazım. Erdoğan’ın tutumu olması lazım. Çünkü ilişkileri böyle. AKP-MHP ilişkisi böyle, ortaklığı böyle, yıllardır böyle.

Bu yönüyle biz tabii ki Devlet Bahçeli’nin söylemlerini olumlu gördük ama anlamlı olabilmesi için bunun da iktidar tarafından pratikleşmesi, sahiplenilmesi gerekir. Yoksa ne diyeceğiz yani? Devlet Bahçeli diyor, Erdoğan yapmıyor mu diyeceğiz? Böyle bir şey olamaz yani. Devlet Bahçeli bir şey söylemişse Erdoğan’ın yapması gerekiyor. Yapmıyorsa o zaman ne diyelim yani? Yani Devlet Bahçeli böyle diyerek acaba yumuşatmak mı istiyor? Çünkü toplumda istem var, bizim istemimiz var. Bu yönüyle tamam Devlet Bahçeli’nin yaklaşımları gerçekten olumlu. Onların olması lazım. Ama olması lazım yani. Yani şöyle mi diyeceğiz? Devlet Bahçeli’nin sözleri ciddiye alınmıyor mu diyeceğiz? Öyle mi değerlendireceğiz? Böyle değerlendiremeyiz yani. O zaman gereklerinin yapılması lazım. Yoksa bundan sonra Devlet Bahçeli’nin söylediklerin de artık giderek, yani haftalardır Devlet Bahçeli söylüyor ama hiçbir sonuç yok diye düşünülür yani. Bunu belirtebiliriz.

Önümüzdeki günlerde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın grup toplantısı yapma ihtimali söz konusu. Sizce Tayyip Erdoğan da bu yönüyle mesajlar verebilir mi?

Şimdi bu Devlet Bahçeli’nin konuşmasından sonra bir yerde konuştu. Yine sürece sahip çıktı. “Süreç ilerleyecek” dedi. Sürecin ilerlemesinin Türkiye’nin geleceği açısından çok, çok önemli olduğunu söyledi. Böyle söylemlerde bulundu. Daha önce de benzer söylemlerde bulundu. Artık benzer söylemlerin ötesine geçmek lazım. Tamam süreci sahiplendik, süreç ilerleyecek, iyidir. Tamam da bir buçuk yıldan fazla oldu yani. Artık bir şeyler yapılması lazım. Bazı değişiklikler olması lazım. Özellikle muhatap konusunda adımlar atılması lazım. Muhataba yaklaşım ortaya konulmuyorsa, orada ciddi bir değişiklik olmuyorsa o zaman bu sözler gerçekten anlamsız olur. Evet mutlaka değinir ama değinme yetmez.

Bu değinmenin artık anlamlı olması, ilerleten, geliştiren, ileri noktaya taşıyan biçimde olması lazım. Öyle olursa gerçekten bir değer olur. Yoksa her zamanki söylendiği gibi söylenen bir söz olarak kalır. Umarız, pratiği geliştirecek, adımı attıracak bazı yaklaşımlar olsun, bazı söylemler olsun, bazı değerlendirmeler olsun. Bundan sonra bizim de beklentimiz, kamuoyunun beklentisi ya da daha doğrusu yapılması gerekenler artık konuşma değil, pratikte bir şeyler atılmasıdır. Artık bu aşamaya gelmiştir. Eğer bu aşamaya gelinmiş değer adımlar atılmıyorsa, o zaman tabii ki artık farklı değerlendirmeler olur, farklı sorgulamalar olur.

İktidar cenahı sürekli bu sürece destek olunmalı gibisinden açıklamalar yapıyor. Ancak son seçimden birinci parti çıkan CHP’ye yönelik saldırıların dozajı son günlerde artmış durumda. Sürece desteklenmesi isteniyorsa muhalefeti baskılama politikalarından vazgeçilmesi gerekmiyor mu?

Gerçekten ilginçtir. Türkiye’de biz 60’ları da biliyoruz, 70’leri de biliyoruz, 80’leri de biliyoruz. Evet, 12 Eylül dönemini de biliyoruz. Evet, 12 Eylül döneminde partiler kapatıldı ya da başkanları cezaevine atıldı. Fakat ben şunu söyleyebilirim: 60’lardan bugüne siyasi mücadele vardı, partiler birbirlerini sınırlamak istiyordu ama gerçekten bu düzeyde görmedik. Bu düzeyde bir yaklaşım yoktu. Bu yönüyle muhalefete yönelik yaklaşım sorunlu. Yani seçim kazanılacak, böyle mi kazanılır? Evet, AKP’nin de seçim kazanma hakkı var. Evet, propaganda yapar, pratiğini ortaya koyar, yaptıklarını ortaya koyar, seçim kazanır. Zaten 20 yıldır hatta fazladır seçim kazanıyor. Şimdi seçim kazanma yöntemini değiştirmek, bu tür bir biçimde yaklaşımı ortaya koymak gerçekten anlaşılır bir durum değil. Hele bu süreçte böyle yapılması, Önderliği’nin Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla bugüne gelen süreçte, bu sürece Barış ve Demokratik Toplum çağrısına desteğin yükselmesini frenlemiştir. Bunu böyle belirtebiliriz.

Çünkü muhalefetin desteğinin alınması gerekir. Bu tür bir sorun çözecekse Türkiye’nin en ağır sorunu. 100 yıllık sorun. Bu sorun da özellikle CHP gibi, Cumhuriyet’in kurucusu, 10 yıllarca, 1950’ye kadar iktidar olmuş bir partinin desteğinin alınması önemlidir. Ama bu yaklaşımı göstermiyor. Kuşkusuz şöyle yapılamıyor artık. Eskiden CHP’yi de hep PKK ile bir olmak, DEM Partisi’yle bir olmak, masa altında olmak biçiminde değerlendiriyordu. Herkesi, bütün muhalefetleri bastırmak için siz teröristle ilişkilisiniz, siz PKK ilişkilisiniz, siz HDP’nin DEM’in uzantısısınız diyerek suçluyordu. Evet, şimdi bu yapılamıyor. Bu önemli bir şey muhalefetin. Çünkü o çok ağır bir suçlamaydı. O büyük bir bastırma hareketiydi. Bastırma argümanıydı. Bayağı toplumun üzerinde etkisi de oluyordu. Çünkü bir seçimde biliyorsunuz neredeyse Cemal arkadaşın videosunu yayınladılar, güya CHP’yi destekliyor gibi.

Neredeyse o videoyla hareketimizle CHP’yi bilmem yan yana göstermek istediler. Yani sahte bir şey hazırladılar. Şimdi diyorlar yapay zekayla hazırlanıyor. Montajla şunla bunla yaptılar yani. Şimdi artık onu yapamıyorlar tabii. Artık PKK ile ilişkili terör nitelemesini kullanamıyorlar ama şu andaki yapılanlar da gerçekten çok ağır. Yani bu sürecin başarıya ulaşmasındaki en temel engellerden biri bu. Nedir? İşte Dervişoğlu atıp tutuyor, boş boş konuşuyor. O tür eğilimler her zaman olur. Dünyada da var. Onlar ayrı. Fakat CHP’ye yönelik yaklaşım, gerçekten de toplumun bir kesimini rahatsız ediyor. Süreç yaklaşımında talepler ortaya çıkarıyor. Biz bunu baştan beri doğru bulmadık. Şimdi de doğru bulmuyoruz. Umarız yani eğer destek istiyorsa o zaman destek verilecek zemini, havayı yaratır.

Kamuoyunun en çok tartışılan maddelerinden olan ve açıklamanıza da yer alan silah bırakmanın teyidi konusu hakkında bizlere neler paylaşabilirsiniz?

Gerçekten adımlar atılacak, işte silahı bırakmanın teyit ve tespit edilmesi. Bu kadar saçma şey olabilir mi? Yani biz Türkiye’nin sınırına girmişiz de silahlı mı girmişiz? Türkiye’de şu anda silahlı durumda mıyız? Yani sanki Türkiye’ye girmişiz de silah taşıyoruz. Sadece silahsız olup olmadığımızı teyit ve tespit edecekler. Biz şu anda dağdayız. Evet, şu anda silahlıyız. Kendimizi koruyacağız yani. Türkiye’ye karşı savaşı sonlandırdık ama bize başka saldırılar olabilir. Evet yasalar çıkacak, demokrasi çıkacak ve biz Türkiye’ye silahlı gelmeyeceğiz yani. Diyelim geleceğiz, demokratik siyaset yapacağız. Bu yönüyle gerçekten çok basit bir şey, demagoji yani. Bu kadar basit demagoji olamaz. Bir iktidar, bir devlet böyle bir süreç ilerlerken bu tür demagojilere fırsat vermemesi gerekir. Ne alakası var? Bilmem, silahları bırakalım, tespit ve teyit edecekler. Ne yapacaklar?

Bu şu demektir; biz yapmıyoruz, biz bu oyunda yokuz. Biz bu süreci ilerletmek istemiyoruz. Bu anlama gelir. Gelsinler diyoruz, silahlıyız diyoruz, ne yapacağız? Ama Besê arkadaş silahları yaktı, irademizi ortaya koydu. Zaten açıklamada da söylemiştik. Devlet Bahçeli demişti, “yasa çıksaydı da gelselerdi iyi olurdu” dedi. Hangi yasayı çıkardın? Yasa tartışması niye yapılıyor? Doğru yasa çıkarmışsın, gerçekten demokratik siyasetin yapılacağı yasayı çıkarmışsın, özgür düşüncenin, özgür örgütlenmenin olduğu, Kürt varlığının yok sayılmadığı bir yaklaşım göstermişsin de gelmeyen mi olmuş? Bu bakımdan demagojidir. Aslında bu soruya çok cevap vermek bile anlamlı değil ama kamuoyuna söylemek zorundayız.

Sürekli farklı basın çevrelerine, İmralı notları adıyla belgeler sızdırılıyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan adına tonlarca yorum yapılıyor. Bu durumdan kim ve nasıl sorumlu?

Evet, sızmalar oluyor böyle. Son zamanlarda olmuyor. Biz de tedbir aldık. Fakat şimdi bazı görüşmeler sızdı. Evet, bazı farklı ifade etmeler var. Tümden yansımıyor, farklı yansıyor. Ya da Önderliğin, cümlesinin değerlendirmelerinin bir parçası alınıyor, bir parçası yok sayılıyor, bağlamından koparılıyor. Kamuoyuna böyle oluyor, iyi olmuyor. Şimdi bunun çaresi nedir? Devlet de rahatsız, biz de rahatsızız bu tür sızmalardan. Bunun çaresi şudur: Önderlik herkesle, kamuoyuyla özgürce konuşsun. Basınla röportaj yapsın. Basıncılar gitsin, Önder Apo’ya her türlü soruyu sorsunlar. Önder Apo da cevaplandırsın. Böylelikle bu tür tartışmalar son bulur. Abdullah Öcalan ne diyor, ne demiyor, ne demek istiyor konusu netleşir.

Bunun böyle olmasını sağlayan, yani sızmasını ve farklı tartışmalara yol açmasını sağlayan hala iktidarın Önder Apo’ya yetersiz yaklaşımıdır. Önder Apo’nun serbest ve özgür çalışır koşullara kavuşmaması, basınla konuşmasının, aydınlarla, siyasetçilerle, toplumla konuşmasının sağlanmaması bu tür durumları ortaya çıkarıyor. Bu bakımdan bunun giderilmesinin yolu, Önder Apo’nun muhataplığının statüye bağlanması ve Önder Apo’nun gazeteciler dahil özgür ve serbest çalışır bir konuma gelmesiyle gerekiyor.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu entegrasyon projesine çarpıtma saldırıları devam ediyor. Türkiye devleti izlediği politikalarıyla bu çarpıtma saldırılarına zemin olmuş olmuyor mu?

Önderlik, Kürt sorununu demokratik temelde çözerek, demokratik entegrasyonla, demokratik cumhuriyetin yaratılmasıyla çözüme kavuşturmak istiyor. Böyle bir yaklaşımı var. Çünkü Kürtler 100 yıldır Türk devletinden kopmuşlardı. 100 yıldır Türk devletinin politikalarına Kürtlerin itirazı var. Türk devletini kabul etmiyorlar. Türk devletine karşı da zaten hep mücadele ediyorlar. Şimdi bu sorunun çözümü gerekiyor. Sorunu nasıl çözülecek? Kürtlerin itirazının getirdiği kopukluk giderilmeye çalışılacak. Nasıl olacak? Bu kopukluğun giderilmesi için, Kürt halkıyla Türk devleti arasında kopukluğun giderilmesi için, Kürt varlığını tanıma, Kürt halkının özgürlüğünü tanıma, temel demokratik haklarını tanıma, Kürt’ü hukuka, yasa ve anayasalara koymakla mümkündür.

Entegrasyonda amaç, Önderliğin bu kopukluğu gidermek, entegre olmaktan kastedilen budur. Çünkü şu anda kopukluk var. Kim diyebilir, Kürtler Türk devletinden razılar? Değiller, itiraz ediyorlar, razı değiller, kabul etmiyorlar, baskıcı görüyorlar. Kürt’ün varlığını tanımayan bir devlet olarak görüyorlar, mücadele ediyorlar. Bu kadar baskıya rağmen Türk devleti ile bu kopukluk devam ediyor. Öyle zorla bastırarak Kürtler sindirilememiştir. Ben bastırırım, sindiririm, Kürtleri sustururum politikası sonuç almamıştır. Şimdi Önderlik demokratikleşme ile demokratik entegrasyonla bu kopukluğun çözülmesini istiyor. Burada Kürt varlığını tanıma var. Şart, Kürt varlığını tanıyacak. Kürt halkının diliyle, kimliğiyle, kültürüyle varlığını sürdürmesi tanınacak. Öz yönetimi tanınacak. Bunlar tanınmadan entegrasyon olamaz. Bazılarının dediği gibi Kürtlerin bütün taleplerden vazgeçip devletle bütünleşmesi değildir. Öyle bir şey yok. Bu kopukluğu yaratan etkenlerin kaldırılması temelinde bir entegrasyon olacak. Bu kopukluğun neden olduğu, bu itirazın neden olduğu da herkes tarafından bilinmektedir.

Biz de bunu 50 yıldır her gün söylüyoruz. Bu açıdan tabii ki bu demokratik entegrasyona doğru yaklaşmayarak, demokratik entegrasyon doğrultusunda adımlar atmayarak, ister istemez tabii ki çeşitli çevreler çarpıtıyor. Yani ne diyor, onlara adım atmayınca o zaman zaten ne oluyor? Demokratik entegrasyon, demokratikleşme doğrultusunda ne olmuyor? Adım olmuyor. Adım atılmayınca, demokratik entegrasyon tabii ki anlamsız hale geliyor. O ayrı. Önder Apo’nun, bizim bahsettiğimiz demokratik entegrasyon, demokratikleşme temelli Kürt sorununun çözümüdür. Bu olmayınca tabii ki demokratik entegrasyonun aleyhinde de konuşulur. Diyelim süreç aleyhinde de konuşulur yani. Biz bunu bir mücadele süreci olarak görüyoruz. Evet, sonuç alınırsa alınır, alınmazsa bu mücadele tabii farklı yol yöntemlerle devam eder. Bu yönüyle belirttiğiniz gibi bu tür çarpıtmaların temeli iktidarın politikasıdır, adım atmamasıdır. Yani bir buçuk yıldan fazla oldu, somut bir şey görünmeyince tabii ki çarpıtmalar da olmaktadır.

Entegrasyon konusunu tartıştığınız diğer bir alan da Rojava oluyor. Özellikle son zamanlarda Rojava’daki kurumlardaki tabelalarda, HTŞ yönetiminin Kürtçeye yer vermeme ısrarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tür uygulamalarda akla hemen Türk devleti gelir. Etkisinin de olduğunu düşünüyor musunuz?

Televizyona yansıdı işte; Arap Cumhuriyeti. Arap Cumhuriyeti olur mu? Orada Kürtler de var, Türkmenler de var, Durziler de var. Bir kere bu sakat yani. Bir kere o zihniyetin değişmesi lazım. Yani eğer bir anayasa olacaksa, yine Arap Cumhuriyeti olacaksa, Kürtler nasıl yaşayacak o Suriye içinde? Diyelim Arapça, İngilizce yapılıyor. Niye Arapça, Kürtçe değil? Kürtçe niye yok? Ya bu bir soykırım kafasıdır. Bir halkın dilini yok say! Ya orada yüz binlerce çocuk ana dilde eğitim görmüş 15 yıldır. Ne yapacaksın? Yok mu sayacaksın? Tekrar yok kabul etmiyorum, ana dilde eğitim yok mu denilecek? Böyle bir şey olabilir mi yani? Bu soykırım kafasıdır. Bunu kim kabul eder? Yani hep merkeze hakim olacağım. O zaman orada sorun çözülmez. Orada entegrasyon falan olmaz. Entegrasyon öyle anlaşılamaz. Bu entegrasyon falan değildir. Bu Arap Cumhuriyeti’dir. Araplaşacaksınız. Tabii Türk devletinin daha önceki yüzyıldaki politikası hep öyleydi. Evet. Sanki oradan mı taklit ediyorlar? Ama orada sorun mu çözülür?

Türk devleti yüzyıllık baskı yapmış sorun mu çözülmüş? Türk devletinin yapamadığını, başaramadığını sen mi başaracaksın? Gerçekten hangi akıl? Bu akılla o Suriye’deki rejim bir yere varamaz. Varamaz yani. Kürt de kabul etmez. Kürtler bunu kabul ederse yok olmayı kabul ederler. Varlıklarını reddetmeyi kabul ederler. Edebilirler mi? On binlerce şehit vermişler. Bu yönüyle Rojava’daki halkın, orada Kürtlerin kabul etmesi mümkün değildir. Arapların çoğu da bunu kabul etmez. Araplar şimdiye kadar 15 yıldır Kürtlerle kardeş yaşıyorlardı. Arapların hiçbir okuluna karışılıyor muydu? Bütün Araplar kendi dilleriyle eğitim görüyordu. Özerk yönetim onların kendi dilleriyle eğitimine karışmış mı? Arap yok mu sayılmış? Şimdi kalkıp bunların yapılması gerçekten akıl dışıdır yani. Bütün Kürtlerin ayağa kalkması lazım. Diline, kültürüne, kimliğine saldırılırsa 7’den 70’e tüm Kürtlerin ayağa kalkması lazım. Kadın, çocuk, yaşlı hepsi ayağa kalksın. Ne yapacaklar?

Şimdi, benzer bir şey de Bakur’da oluyor. Diyadin’de sanırım Wan müftüsü fetva vermiş. Demiş, hutbeler Türkçe olacak. Ve şunu demiş, tek bir kişi bile Türkçe anlamıyorsa hutbeler Türkçe olacak. Ya bu kadar gerici, bu kadar yani! Artık ne diyeceksin? Akıl dışı, bu kadar Kürt karşıtlığı, Kürt dili karşıtlığı bir yaklaşım olabilir mi? Bir kişi bile diyor, Türkçe anlamazsa hutbeler Türkçe olacak. Ya orada toplumun yarısı Türkçe anlamıyor. Ne olacak? Yani böyle laf mı olur? Böyle söz mü olur? Bu söze Türkiye’deki Diyanet İşleri Başkanı ne diyor? Kürtler ne diyor? Bu önemli. Kürtler görmeli yani. İnançlı Kürtler görmeli. O AKP’ye oy veren Kürtler de görmeli. Tek bir kişi Türkçe bilmiyorsa o hutbeler Türkçe olacak. Tek bir kişi değil de yüzlerce, binlerce insan Türkçe bilmiyor. O ne olacak? Aslında o fetvanın anlamı şudur; hutbeler Kürtçe olmasın anlamına gelir. Özünde o. Çünkü orada bir değil binlerce, yüzlerce neyse Türkçe anlamayan var. Yani hele böyle bir süreçte, Kürt sorununun çözümü tartışıldığı süreçte böyle bir fetvanın verilmesi utanç vericidir.

Ya dinde yok. İslamiyet’te öyle bir şey yok. Bu İslam karşıtlığı. Bu din adına yapılmıyor; bu şovenizm, Kürt karşıtlığı adına yapıyor. Din adına kimse onu söyleyemez yani. Hatta din adına söylediği için onun artık dindarlar içinde yürüyememesi lazım. Hiçbir imam, hiçbir din adamının onun yüzüne bakmaması lazım. Sen ne oluyor da böyle bir hutbe veriyorsun, bizim dinimizi bu hale getiriyorsun, bizim dinimiz böyle midir demeleri gerekiyor. İşte Kürt’e yaklaşımın, Kürt düşmanlığının geldiği düzeyi buradan anlamak lazım.

Türkiye’de önemli bir gündem de, 6 yıl önce katledilen Gülistan Doku cinayeti oldu. Bu olayın tekil olmadığı elbette çok net. Bu katliam ile beraber açığa çıkan devlet içi kirli ilişkileri nasıl anlamak lazım?

Şimdi devlet içi kirli ilişkiler var da, asıl devletin yaklaşımı. Bu, devletin Kürt’e yaklaşımının kadınlara yansımasıdır. Kürdistan’daki bilmem polis, uzman çavuş, bilmem kim, şu bürokrat, bu bürokrat bunlar gelmişler Kürdistan’a; Kürdistan’da Kürt halkına her türlü hakareti yaparız diyorlar. Kürt kızlarını, Kürt gençlerini bilmem cinsel istismar yapacak obje olarak görüyorlar. Ya böyle olabilir mi? Kürdistan’a yaklaşımdır bu, Kürtlere yaklaşımdır. Kürt gençlerini, Kürt kızlarını kendi bilmem neyle tatmin etme aracı olarak görüyorlar. Bu alçaklık!. Bu artık devlet içindeki bilmem kirli ilişkiler falan değil yani. Kürt’e yaklaşımın ortaya çıkardığı durumdur. Ya bir alçak demedi mi Siirt’te; “dağa çıkacaklarına, gitsinler fuhuş yapsınlar”. Kürt kadınına, Kürt insanına yaklaşım böyle yani. Buna toplumun izin vermemesi lazım. Toplumsal ahlakın izin vermemesi lazım. Böyle bir durum olduğunda o bürokrat mı, polis mi, subay mı, uzman çavuş mu, Kürt kadınına, Kürt kızına böyle yaklaştığı zaman halk isyan etmeli.

Kimse bunu yapmaya cesaret edememeli. Cesaret etmeleri bile gerçekten utanç verici. Nasıl cesaret ediyorlar ya? Kürt’ten korkmalıdırlar. Yaparsak bilmem bize ne yaparlar, linç eder, bizi yaşatmazlar demeliler yani. Bu alçaklar bunu düşünmeli. Kadınlar örgütlenerek, gençler örgütlenerek, toplum örgütlenerek onların böyle yapmalarına izin vermemeliler. Yapanlara da Kürdistan’ı dar etmeleri gerekiyor.

90’lı faili meçhul cinayetler vardı. Direnen insanları katlediyorlardı. Evet yine var. Faili meçhul cinayetler var. Devlet içindeki o çelişkilerden de yapıyorlar ama bu daha farklı bir şey yani. Baştan aşağıya Kürt toplumuna, Kürt kadınına, Kürt gencine ahlaksızca bir yaklaşımı fark ediyorlar. Toplumun ahlakını çiğneyerek topluma saldırıyorlar. Gerçekten buna izin verilmemeli. Yani bunu yapanların, bu tür adım atanların, bu tür düşünenlerin tabii Kürdistan’da yaşatılmaz hale getirmesi gerekiyor.

Kaynak: ANF

Paylaşın