DEM Parti Milletvekili Özgül Saki, TBMM’de yaptığı konuşmada ”Bu ülkenin ve bu coğrafyanın ihtiyacı yeni askeri bloklar, daha fazla silahlanma ve daha fazla savaş değildir. İhtiyacımız olan barış, demokrasi, halkların eşitliği ve özgürce bir arada yaşayabileceği bir gelecektir” dedi.
NATO, 4 Nisan 1949’da ABD öncülüğünde kurulan bir askerî ittifaktır. Her ne kadar kendisini bir “savunma örgütü” olarak tanımlasa da, tarihsel pratiği bunun tam tersini göstermektedir. NATO, kapitalist dünyanın siyasal, ekonomik ve askerî çıkarlarını korumak amacıyla oluşturulmuş emperyalist bir bloktur.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun kendi varlık gerekçesi ortadan kalkmış olmasına rağmen, Afganistan’dan Libya’ya, Balkanlar’dan bugün Ukrayna savaşına kadar yürüttüğü askerî müdahalelerle ABD ve Batılı kapitalist devletlerin küresel siyasal ve ekonomik üstünlüğünü sürdürmenin aracı hâline gelmiştir. Enerji kaynakları, ticaret yolları ve stratejik bölgeler üzerindeki denetimi güçlendiren; emperyalist müdahalelere askerî meşruiyet sağlayan bir savaş aygıtına dönüşmüştür. Barışı koruyan değil, savaşları ve silahlanmayı besleyen bir askerî bloktur. Türkiye’nin NATO üyeliğinin hikâyesi de utanç vericidir. Devlet, NATO’ya girebilmek için adeta kırk takla attı. Türkiye, 18 Şubat 1952’de NATO’ya kabul edildi. Ama hangi bedelle? Önce Kore Savaşı’na asker göndermesi istendi. Hayatında Kore’nin adını bile duymamış binlerce yoksul Anadolu çocuğu emperyalist hesaplar uğruna cepheye sürüldü. O askerlerden biri de Zonguldak’ın küçük bir köyünden çıkan dedemdi. Yedi yıl sonra köyüne dönebildi. NATO’nun kuruluş hikâyesinde yalnızca büyük devletlerin pazarlıkları yoktur; bu ülkenin yoksul köylülerinin dökülen kanı da vardır.
NATO’nun tarihinde bizim emekçilerimizin, yoksullarımızın acıları vardır. Peki, o günden bugüne değişen ne oldu? Bosna’da, Kosova’da, Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da ve bugün Rusya-Ukrayna savaşında NATO’nun oynadığı role bakalım. Gittiği her yerde geriye yıkım, ölüm ve istikrarsızlık bıraktı. Üstelik mesele yalnızca dış müdahaleler de değildir. Türkiye’deki askerî darbelerle NATO arasındaki ilişkileri, bu ülkenin devrimcileri ve sosyalistleri kitaplardan değil, işkencehanelerden biliyor. 6’ncı Filo’ya karşı yükselen bağımsızlık mücadelesinden bugüne kadar sosyalistler “NATO’ya hayır”, “Üsler kapatılsın” demeye devam ettiler; bugün de aynı yerde duruyorlar.
Bugün NATO Ankara’da toplanırken ülkenin dört bir yanında fiilî olağanüstü hâl uygulanıyor. Yasaklar, gözaltılar, toplantı ve gösteri hakkına yönelik müdahaleler birbirini izliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise NATO Parlamenter Asamblesi toplantısında “Türkiye bu dönemin ruhunu iyi okuyor.” diyor. Evet, doğru; çünkü iktidar bu dönemin ruhunu savaşta, silahlanmada ve emperyalist ittifaklarda görüyor. Yetmiş yılı aşkın süredir NATO’nun güvenliğine katkı sunmayı da övünç vesilesi olarak anlatıyor. Oysa bu övünülecek değil, sorgulanması gereken bir tablodur.
Aynı konuşmada uluslararası kurumların itibarının zedelendiğinden söz ediyor. Buradan soruyoruz: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını sistematik biçimde uygulamayan bir iktidar, uluslararası hukuktan hangi yüzle söz edebiliyor? Gazze konusunda da büyük bir ikiyüzlülük sergileniyor. NATO’nun merkezinde ABD vardır; ABD ise İsrail’in en büyük askerî ve siyasi destekçisidir. Gazze’deki yıkımın arkasındaki bu düzenin bir parçası olmayı sürdürürken, adına “barış” denilen işgal planlarında yer almayı kabul ediyorsunuz. Üstelik hazırlanan taslaklarda askerî güçlere fiilî dokunulmazlık tanınırken, Gazze’deki kamu kurumlarına el koymanın yolu açılıyor. Buna rağmen bu planların parçası olmayı sürdürüyor, NATO içinde daha fazla rol kapabilmek için adeta yarışıyorsunuz.
Bütün bunların ekonomik faturası ise halka kesiliyor. NATO zirveleri ve askerî harcamalar için milyarlarca dolar bulunuyor ama emekliye, işçiye, çiftçiye, esnafa, yoksul kadınlara kaynak bulunmuyor. Savaş politikalarına sınırsız bütçe ayrılırken halk yoksulluğa mahkûm ediliyor. Üstelik birkaç günlük NATO toplantısı uğruna ülkenin gerçeklerini görünmez kılmaya çalışıyorsunuz. Yasaklarla, güvenlik çemberleriyle, polis ablukalarıyla yoksulluğu da, itirazı da gizleyebileceğinizi sanıyorsunuz. Ama gerçek değişmiyor. NATO bir savunma örgütü değil, bir savaş örgütüdür.
Bu ülkenin ve bu coğrafyanın ihtiyacı yeni askerî bloklar, daha fazla silahlanma ve daha fazla savaş değildir. İhtiyacımız olan barış, demokrasi, halkların eşitliği ve özgürce bir arada yaşayabileceği bir gelecektir. Biz de dün olduğu gibi bugün de savaşa karşı barışı, emperyalizme karşı halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğiz.
