Suriye’de ülkeye ve bölgeye belirli bir istikrar getirmek ve Trump’ın çekilme programına kolaylık sağlamak üzere bizzat Putin’in yönetiminde geliştirilen İsrail’le uyum diplomasisi TC’nin Rojava’ya yönelik işgal saldırısının sonrasında bizzat İsrail tarafından sıklıkla ihlal edilmeye başlandı.
Bölgeye ABD-AB ve Rusya uzlaşmasında getirilmesi planlanan çözüm planına İsrail’in doğrudan ikna edilmesi için bu yılın ortalarında ABD, Rusya ve İsrail arasında Güvenlik Danışmanları düzeyinde bir konferans yapılmıştı. Bu konferans sonrasında Hizbullah, İran ve Suriye güçleri İsrail sınırından uzaklaşarak bölgenin siyonist provokasyonlara karşı kapalı tutulması sağlanmıştı.
İsrail, sıklıkla düzenlediği hava saldırılarına Hizbullah, İran ve Suriye güçlerinin Golan tepelerinden yönelttiği top ve füze saldırılarını bahane ediyordu. Bu saldırılar sırasında Suriye’nin hava savunma sistemlerinden korunmak için Irak ve Lübnan hava sahasını ihlal ederken bir Rus gözlem uçağının düşmesine de neden olmuştu.
Ancak Kudüs toplantısı sonrasında bu saldırılar giderek azalmış ve özellikle İsrail savaş uçaklarının Rus savaş uçakları tarafından çevrildiğine dair basına sızan kimi haberler sonrasında bu saldırılar iyice gündemden düşmüştü.
İsrail’in saldırıları kesildikten sonra sıra Suriye kuzeyinin QSD ve rejim güçleri arasında siyasal olarak yeniden yapılandırılmasına geldi. Bu zemindeki çözüme en büyük engel elbette gerici faşist Türk sömürgeciliği idi. Bölgeye yönelik saldırganlığını sürekli gündemde tutan Türk sömürgeciliği ABD ve Rusya’nın makasında Kürt hareketinin tuttuğu alanların Rusya ve Suriye’nin denetimine geçmesine yol açacak şekilde yönlendirildi. AncakTrump yönetimi, Pentagon ve diğer siyasal muhaliflerinin tepkisi karşısında sahadan çekilme programını süreklileştiremedi. Özellikle başkanlıktan azil soruşturmalarının basıncı altında, Trump, Suriye’nin petrol bölgelerini elinde tutacağına dair yeni bir politikayı yürürlüğe koydu.
Bölgesel gelişmelerin bu karmaşık gidişi sırasında bir taraftan Ruslar, ABD’nin boşalttığı üslere yerleşip, özellikle Fırat’ın doğusunda Suriye ordusuyla birlikte yeni üslenmeler yaparken Amerikan ordusunun da Deyr Zor civarında yeni üsler inşa etmekte olduğu basında yer aldı.
İşte, bölgedeki bu karmaşa,
Amerikan ordusunun bölgedeki varlığını kendi varoluşuna güvence
sayan siyonist İsrail devletini hızla provokasyonlar ve
saldırılarla bölgeyi ısıtma politikasına sevk etti. 15 Kasım
günü İslami Cihad’ın askeri kanat komutanlarından Ebu’l Ata’yı
bir hava saldırısıyla katlettikten sonra şimdi de Golan
tepelerinden kendisine saldırı olduğu gerekçesiyle bölgedeki
kimi İran güçlerini hedef alan oldukça geniş çaplı bir hava
saldırısı düzenledi.
İsrail basını bu saldırıyı bir bayram havasında kutladı. İsrail’in içinde bulunduğu siyasi krize karşı bir güç gösterisi kıvamındaki bu saldırıyı Haaretz yazarları, bizi Suudi Arabistan mı sandınız mealinden başlıklarla gündeme taşıdılar. Suriye ordu yetkilileri ise kendilerinin herhangi bir füze saldırısı yapmadıklarını iddia ettiler. Rusya Dışişleri Bakanlığı konuya ilişkin yaptığı açıklamada İsrail’i suçlayıp, Rusya’nın bölgeye ilişkin “endişe”lerini ifade ettiğine göre İsrail saldırısının bir siyonist provokasyon olduğu söylenebilir, çünkü bölge dengeleri Rusya’nın yükümlülüğünde yeniden yapılandırılmaktadır ve Rusya Hizbullah, İran ve Suriye güçlerinin bölgedeki savaşı tırmandıracak hamlelerini ancak İsrail’i kontrol altında tutabildiği sürece sağlayacaktır. Hele ki bu güçlerin kendi doğal coğrafyalarındaki, yani Lübnan, Irak ve İran’daki krizler böyle bir kontrolü Rusya açcısından iyice hassas kılmaktadır. Bu yüzdendir ki Rusya, varlık koşullarını bölgedeki savaşın tırmanmasında gören İsrail gibi, yeni işgal hamlelerinde bulunmaktan bahseden TC yönetimini de ağır bir şekilde suçlamış ve Türk Dışişleri bu gündeme ilişkin saldırı söylemlerini geri çekmek zorunda kalmıştır.
Bölgede Suriye eksenli belirsizlik ve Amerikan yönetimindeki istikrarsızlık sürdüğü sürece önümüzdeki dönemde de Suriye ve Rojava’ya yönelik bu tür siyonist provokasyonlar ve sömürgeci işgal hamleleri bölgenin bu iki insanlık düşmanı devletinden beklenmelidir. Ama açıktır ki Amerikan emperyalizminin Deyr Zor hattına yığıılmasına karşılık aynı bölgeye Rusya ve Suriye ordusunun yanısıra İran güçlerinin de yönelmesi ve hatta oraya üs kurma çalışmalarını başlattıklarına göre, Deyr Zor gibi kuşatılmış bir bölgede Amerika’nın askeri bir varlığı sürdürmesinin pek koşulu da yoktur. Belli bir sürüncemeden sonra Amerikan varlığının oradan da çekilmesi kaçınılmaz görünmektedir. Daha fazla güç bindirerek o zayıf petrol yatağı üzerinde sömürgeci varlık dayatması büyük güçler arasında bir savaş ihtimalini yükselteceği için, böyle bir ihtimali göze alıyorsa Amerika neden bölgenin diğer alanlarından çekildi, diye sormak aynı zamanda cevabı da vermek olacaktır.
Dün Moskova’da yapılan “Rusya Çağırıyor” adlı yatırım forumunda Putin’in konuşması, içinde bulunduğumuz yeniden paylaşım döneminde büyük güçler arasındaki bu dengeyi yeterince ifade etmektedir. Putin’in bu forumda kurduğu diplomatik cümleleri şöyle kurmak küresel ve bölgesel gidişin bugünkü fazını anlamak için daha açıklayıcı olacaktır: ABD ve Rusya ortak statülerde ve ortak çıkarlarda buluşmalıdır, yoksa her ikisi de nükleer ülkelerdir.
Bölgesel ve küresel çelişkileri bu bağlamda gözlemlemek ülke siyasetini yönlendirmede de bize yararlı olacaktır.
Umut Gazetesi Dış Haberler Masası
