Devrimci Parti Genel Merkezi tarafından ilk sayısı “Yedin yedin doymadın mı?” başlığı ile yayınlanan ve saray iktidarı tarafından yasaklanma ve engellemelere rağmen sözünü emekçi kitlelere ulaştırdığını ifade eden parti temsilcileri, “Devrimci” nin ikinci sayısının çıktığını sosyal medya hesabından duyurdu.
Partinin Sesi köşesinde, Devrimci Partinin güncel görüşlerine yer verildiği “Umut Sosyalizmde” başlıklı yazı şöyle;
Dünya kaynayan kazan halinde 7 kıtada halklar yoksulluğa, baskıya, savaşa kazan kaldırıyor. Kimsenin kulağını tıkayamayacağı, gözünü kapatamayacağı bir isyan dalgası pek yakın zamanda her yanı saracak boyutlara ulaşabilir. Böylesi dönemler insanlığın ortak geleceğini belirleyecek barbarlıkla umudun atbaşı koştuğu, sınıf çelişkilerinin keskinleştiği dönemlerdir. Tarihin akışının hızlandığı, siyasal gündemlerin hızla değiştiği, eskinin en vahşi yöntemlere başvurduğu, herkese, her şeye saldırarak iktidarını korumaya çalıştığı dönemlerdir. Böylesi dönemler de iktidarlar en önemli saldırıyı toplumdaki “değişim” umuduna ve değişim çağrısı yapan güçlere yöneltir. Çünkü değişim inancı teslim alınmış toplumlar, örgütlü davranamaz ve tekil tekil baskı altında tutulması ve parçalanması kolaylaşır. Umudu kırılmış toplumlar yaşadıklarının değişmeyeceğine olan inançsızlıkla yalnızlaşmaktan, tepkisizliğe, iktidar yandaşlığından, intiharlara, bireysel şiddete kadar sürüklenir. Bugün yaşadığımız saldırılar ve intiharlar iktidarın bu amacının sonucudur. Devletlerin gerçek yüzü olan polis, ordu, çeteler sokaklarda kol geziyor, tüm yazılı yasalar bizzat yapanlar tarafından uygulanmıyorsa ve her harekete vahşice saldırılıyorsa, yine de isyanlar sokakları zapt ediyorsa, o iktidarlar artık toplumu yönetemiyor, bir dönemin sonuna geliniyor demektir. Dünya bir dönemin sonuna geliyor. Bütün bu acılı kıvranışlar; patronlar ve işçiler için iki ayrı şeyi temsil ediyor. Bu sancılar patronlar için ölümden önce gelen acı dolu krampları, işçi sınıfı için ise yeni bir hayatı başlatacak olan ve zamanı yakınlaştığı için sıklaşan doğum sancılarını
ifade ediyor.
“Yoksullar için yiyecek ekmek yoksa, zenginler için de huzur olmayacak”
Şili halkının günlerdir sürdürdüğü eylemlerin temel maddesi haline gelen bu slogan tüm dünyaya yayılan isyanların ortak nedenini ve hedefini gösteriyor. Dünyada yoksulluğun, sefaletin, açlığın nedeni kıt olanaklar, tanrı yazgısı ya da insanları doyurmaya yetmeyecek üretim düşüklüğü değil aksine iktidarı elinde tutan zengin, patron sınıfların doymak bilmez sömürü ve yağma düzeninden kaynaklanıyor. Yani üretime katılan milyonlarca emekçinin hakları, alınteri bir avuç şirketlerce ve hükümetlerce çalınıyor, el konuluyor. Bu nedenle Şili, Irak, İran ve diğer halklar holdingleri, bankaları ve onların koruyucusu kolluğu, işkence merkezlerini ve hükümet binalarını ateşe veriyor. Ve terkedildikleri, içerisine atıldıkları cehennem ateşinin yönünü, onlardan çalınanlar ile kurulan cennetlere yöneltiyor.
Bugün yaşanan isyanlar gelecek dünyanın küçük bir fragmanı. Emekçilerin sırtından milyon dolarlar kazananların kölelik düzeni kurduğu, sağlıktan, eğitime her şeyin piyasalaştırılarak yoksulun ulaşmasının imkansız olduğu, sosyal politikalara ayrılan bütçelerin gereksiz görülerek ticarileştirildiği ve yoksullara sadaka düzenin reva görüldüğü, neo-liberalizm olarak yazılan vahşi sömürü olarak okunan düzene başkaldırının bir örneğidir. Bu sistemde yoksulluğun nedeni, yöneticilerin yanlış politikaları, hükümetlerin hataları değil, sistemin varlık nedenidir. Adı ne olursa olsun, hangi ulusun bayrağını taşırsa taşısın “Kapitalizm” sadece iktidarı elinde tutan sınıfı yani patronları, holding sahiplerini daha fazla zengin etmenin yasaları üzerine kurulmuştur ve tüm hükümetler bunun için yasa çıkarmaya, bunun için grev yasaklamaya hizmet etmektedir. Bu zenginliğin tek kaynağı başkasından çalarak oluşmaktadır. Yani kapitalizmde patronların daha fazla zenginleşmesi için hepimizin daha fazla yoksullaşması gerekmektedir. Onun 1 milyon dolar daha fazla kar elde etmesi, 1 milyon yoksulun sofrasından bir ekmeğin daha eksilmesi demektir. Başka bir deyişle bugün dünyada yaşanan kriz sadece sistem tıkandığı için yaşanmıyor, sadece böyle olsaydı yoksulları ve açları umursamadan sömürü ve yağmanın yeni biçimleri ile yöneten sınıflar yoluna devam ederlerdi. Halen de bunun arayışları içerisinde, pazar savaşları ve rekabet kavgaları ile yolu sürdürmeye devam ediyorlar. Burada önemli olan dün buna rıza gösteren dünyanın dört bir yanında yaşayan milyonlarca insanın artık böyle yaşamak istememesidir. İsyan etmesidir. Buradan sonra sistemin esas tıkanması başlayacaktır. Yasalarına, vergilerine, yalanlarına rıza göstermeyen bir toplumu sömürmek için yönetmek… Bunun dünyada tek yolu daha fazla baskı ve değişim inancına saldırmak, isyanları manipüle ederek yönünü değiştirmek ve toplumları birbirine karşı kışkırtarak halklar arası savaşlarla gerçekleri örtmek, öfkeyi başka halklara yönlendirmektir.
Ekvator, Bolivya, Lübnan, Irak, İran, Fransa, Endonezya, Azerbaycan, Katalonya, Kolombiya, Rojava, Türkiye ve daha irili ufaklı onlarca noktada tüm baskılara rağmen, bu düzene isyanlar yayılıyor, ezilenler yeni bir yol arıyor. Dünya sınırlarla değil, sınıflar olarak bölünüyor. Bir yanda statükonun sürdürücüsü çürümüş, yolsuzluğa batmış, katliam planlayıcısı iktidarlar ve onların temsil ettiği çok uluslu şirket ortaklıkları, diğer yanda birbirlerini ellerinin nasırlarından tanıyan yoksul emekçi sınıflar ve tutsak edilmiş halklar.
“Türkiye bölündü, kimden yanasın”
Türkiye 17 yıldır tam da bugün batmakta olan düzenin has evladı olan AKP tarafından yönetildi. Sistemin diğer tüm siyasal partileri, AKP öncülüğünde neo-liberalizmin uygulanışına destek vererek, dünyada beklenen krizlere ve isyanlara karşı sistemin kendini revize etmesini sağlayacak başta başkanlık rejiminden, askeri anlaşmalara, yeni kaynaklar yaratacak sömürgeci savaşlara kadar esası etkileyen her konuda AKP’ ye destek verdi. Sistemin yapısal gündemlerini etkilemeyecek düzeyde muhalefet etti. Çünkü o partilerin varlık nedeni de tıpkı AKP gibi patronların bekasını korumak, sömürü çarkını farklı makyajlarla sürdürmekti. AKP iktidarı temsil ettiği sınıf çıkarlarına uygun olarak çelişkileri, adeletsizliği derinleştirdi, keskinleştirdi. TUSİAD’ından , MUSİAD’ ına tüm patron örgütleri karlılık oranları diye paylaştığı tablolarda servetlerini sürekli yükselttiler, tüm devlet olanaklarına sahip olarak vergi temizliğinden, banka kredilerine, borç yapılandırmalarından, ülke kaynaklarının bütçe garantili yağmalanmasına kadar sınırsız, kuralsız bir altın çağ yaşadılar. Üstelik itirazları susturacak, eylemleri anında yasaklayacak, şirketlerin özel güvenliği gibi çalışacak bir kolluk da AKP eliyle işletilmekteydi. Zenginliğin %85’ ine el koyan %10 luk nüfusa karşılık, %85’in payına düşen %10 luk gelirle zenginle yoksul arasındaki uçurum derinleşmiş ve toplumun sömürenle, sömürülen olarak sınıf bölünmüşlüğünü çıplak olarak gözler önüne serdi. Dün bir aldatmaca olarak kullanılan “aynı gemideyiz” argümanı tüm bölünmüşlüğü ile doğrulandı. Aynı gemideyiz. Biz o geminin kürekçileri, mutfakçıları, temizlikçileri, ütücüleri, çöpçüleri, onlar en üst kamaralarda sefahat süren, ejder meyveleri ile beslenen, 365 gün cennet hayatı süren imtiyaz sahipleri. Çıkarlarımızın ve geleceğimizin aynı olmadığı, olamayacağı bir bölünmedir bu. Biz hizmet eden, onlar hizmet edilen. Üretenin yoksul, asalağın zengin edildiği bir düzen. Biz bu düzeni bozacağız.
“Bu dünyada barut kokusu, diğer dünyada cennet”
Bu bölünmenin gerçekliği ile yüzleşen toplumun büyük bir kesimi kriz, zamlar, yoksulluk gerçeği ile yaşarken, onlara “tevekkül edin” diyenlerin yaşamlarındaki şatafat tüm yoksulların dikkatini çekmeye, sorgulanmaya başlandı. AKP’ye oy veren seçmen arasında bile bu eşitsizliğe tepkinin açığa çıktığı görüldü. Artık tarikat evlerinde “şükür” öğretilen, Erdoğan’a karşı gelmenin din dışına çıkmak olarak öğütlendiği, bu dünyada değil diğer dünyada vaadedilen cennet vaazlarının rıza üretmeye yetmediği görüldü. Toplum patlama dinamikleri eşiğinde salınmakta, her an bir tetikleyici faktör zenginlerin dünyasını sarsmaya yetecek potansiyel taşımaktadır. Bu çelişkiler içerisinde yüzyıllardır parçası olduğu yönetici sınıfların kriz dönemlerinde başvurduğu yöntem AKP için bir kez daha devreye konuldu. Patronlar için barut kokusu, çürümüşlüklerinin kokusunu örtecek yegane buluştur.
Toplumsal öfkeyi başka bir yere kanalize ederek geçiştirilebileceğini geçmişte tecrübe etmiş egemen sınıflar, Türkler’in karınlarından gelen açlık seslerini, tüfek sesleriyle bastırmaya yöneldiler. Bugüne kadar tek bir güvenlik tehdidi yaşanmadığı bilinen Kuzey Suriye halklarını Türk halkının, bizlerin en büyük tehdidi haline getiren propaganda eşliğinde sefere başladılar. Sadece kendi topraklarında kendini yönetmek isteyen halkların kanı bulaşmadı elimize, aynı zamanda o kanla yıkanan topraklarda birileri ölürken, birileri çalınan zeytinlerle de, ekinlerle de, kaçak petrollerle de yeniden zenginleştirildi. Türk halkını, Kürt halkına düşman ederek cennet yaşamlarına yönelen tehditleri bir süre daha bertaraf etmeyi planlıyorlar. On yıllardır sömürdükleri halkların patlamanın eşiğinde olduğunu biliyorlar. Bunun için Türk’ü, Kürt’e düşman ediyorlar. Türk halkı ile Kürt halkının birleşmesinden ve iki halkın da kendilerini savaşa, sömürüye, açlığa mahkum eden aynı iktidara yönelmesinden korkuyorlar. Rojava’ya yapılan savaş Türk halkının güvenliği için değil, yoksul Türkiye halklarını susturma, Kürt halkının mücadelesini yok etme savaşıdır. Kürt halkı tüm uğradığı zulme karşı Türk halkının yanında oldu, çağrılar yaptı. Türkiyeli devrimciler ve önderleri de on yıllardır Kürt halkının haklı davasının yanında oldu. Şimdi Türkiyeli emekçiler, işçiler olarak açlık ve yoksulluk dışında bize bir şey kazandırmayan bu iktidardan kurtulmak için, Kürt halkına karşı yürütülen bu savaşa karşı çıkmalıyız. Türk ve Kürt yoksul halkları aynı iktidarlar tarafından köleleştirilmektedir, kurtuluşları da birliktedir.
Kürt halkına barut dayatanlar, katliamlara, zulme seyirci kalması durumunda Türk halkına da cennet vaad ediyor. Ancak bu dünyada değil ve bir şartla: “isyan etmemek”. Diyanet İşleri Başkanlığı yayınladığı hutbe ile yoksullara isyan etmeyin diyor. Bu dünyada birileri zevk-i sefa sürerken, yoksula isyan etmediği durumda, bu dünyada bulamadığı ekmeğe diğer dünyada kavuşacağını öğütlüyor. Hakkını arayanı terörist ilan eden iktidarla aynı notadan konuşuyor, mazlumun hak aramasını mekruh sayıyor. Yoksula açlık sınırının altında asgari ücret veren iktidarın gerekçesi kaynak sıkıntısı iken, o kaynak hortumla diyanete akıtılıyor. Neden? İktidara biat edilmesini vaaz etsin diye. Diyanet bizim verdiğimiz vergilerden yılda 11.5 milyar alıyor. Mercedeslere binmekten ayakkabısına toz bulaşmayanlar, ütüsü kırışmayanlar, gecekondularda çamur deryasında yaşayan, giymeye ikinci elbisesi olmayan, onuruyla bir işte çalışarak ekmeğini kazanan, her zorlukta yine de birbirinin yardımına koşan yoksullara “ahlak” dersi veriyor. Onlar da biliyor, adaletsizliğin ve eşitsizliğin nedeni kader değil, halkın sırtında yaşayan bu asalak sınıflardır. Onlar sırtımızda yük, ekmeğimize bedavadan ortak olanlardır. Onlarsız bir dünya hepimiz için cennet olacak.
UMUT SOSYALİZMDE
Kapitalist sistemin çökmeye başlaması karşısında, dünyanın yoksul halkları bu düzende yaşam şanslarının ve geleceklerinin olmadığını deneyimlediler. Çok açıktır ki bugün dünyanın bir çok noktasında yaşanan ayaklanmalar eskisi gibi yönetilmek istemeyen milyonların isyanıdır. Bu isyanlar, egemenlerce geriletebilinir, zorla bastırılabilinir. Fakat yenilmezler, her gün yeniden yeniden başka biçimlerde tarih sahnesine çıkmaya devam edecekler. Çünkü isyanları yaratan neden vahşi sömürü ve adaletsizlik sistemidir. İsyanlar ancak bu vahşi sömürü ve adaletsizlik sisteminin ortadan kalkması durumunda son bulur. Bugün ülkemizdeki yoksul emekçiler de dahil olmak üzere isyanlar ve öfke eskiye dairdir. “Ne istiyoruz” sorusu henüz doğum aşamasındadır. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi “bozuk düzende sağlam çark olmaz”. Şirketlerin, silah kartellerinin yönettiği, tek kutsalın para olduğu bir dünyada sistem reformlarla yoksullar lehine düzeltilemez. İşçilerin, emekçilerin, kadınların, ezilen halkların refah içinde, özgürce yaşayacağı bir dünya ancak kulluk ve kölelik yaratan sömürü dünyasını ortadan kaldırmakla mümkün olacak. Sosyalizm; iktidarı elinde tutan bir avuç sermaye sınıfına karşı, iktidarın emekçi çoğunluğunun eline geçmesidir. Devrimci Parti bu amaçla yoksul emekçiler, kadınlar ve gençler tarafından kurulmuş ve üretenlerin yönettiği yeni bir dünya için çalışmaktadır.
Yeni dünyanın adı sosyalizmdir. Bizden çaldıklarına ve şatafatlarına son verdiğimizde her doğan çocuğun eğitimi, sağlığı, beslenmesi toplumsal güvencede olacak. Herkesin insanca besleneceği ve sağlıklı gıdaya ulaşabileceği adil paylaşım zincirleri inşa edilecek. Evsizlik ve kötü barınma koşulları tümüyle ortadan kalkacak. Yükselen işsizlik değil, birlikte ürettiğimiz, birlikte tükettiğimiz sağlıklı ve insanca çalışma koşulları olacak.
İsyanımız sömürü düzenine, umut sosyalizmde…
