İngiltere’de bir grup sağlık emekçisi doktor ve hemşire pazartesi günü imzaya açtıkları bir dilekçeyle koronavirüs semptomlarını kendilerinde fark ettiklerinde, koronavirüs testi yaptırma hakkına sahip olmak istediklerini açıkladılar.
İngiltere’de bu dilekçe imzaya açılana dek koronavirüs testi sadece hastaneler tarafından kabul edilmiş hastalara uygulanıyordu. Dilekçeyi imzaya açan doktorlardan Rebecca McCauley diyor ki, “Bu virüs birçok insanda özellikle de genç ve sağlıklı personelde küçük enfeksiyonlara neden olacak. Fakat mesele şu ki, bizim tedavi ettiğimiz insanlar sağlıklı değil, zayıf ve savunmasız. Kendinize bir sorun eğer sevdiğiniz insan Covid-19 dışında bir hastalık nedeniyle hastaneye gitmek zorunda kalsa, onun Covid-19 bulaşmış bir sağlık personeli tarafından tedavi edilmesini ister misiniz?”
İsmini vermek istemeyen İngiltere’den bir hemşire konuyla ilgili olarak Guardian gazetesine yaptığı açıklamalarda, Covid-19 semptomlarını kendinde fark ettiğini, hastanedeki görevi gereği bir süredir Covid-19 testleri pozitif çıkmış hastalarla meşgul olduğunu, bu durumdan kaygılandığını ve test yaptırmak istediğini ancak bu talebin İngiltere Halk Sağlığı Rehberi’ne uygun olmadığı belirtilerek reddedildiğini anlatıyor. Söz konusu dilekçe, hastalığın bulaşma ve hastalığı bulaştırma riski yüksek olan Halk Sağlığı çalışanlarına testlerde öncelik verilmesini istiyor ve kısa bir süre içinde 15.000 imzaya ulaştı. İmzacı sayısının hızla artması bekleniyor.
İngiltere’deki sağlık personelinin verdiği bu bilgilere göre, İngiltere Halk Sağlığı Rehberi Covid-19’un daha hızlı yayılmasına yol açacak “acaip” kurallar içeriyor. Bu durum şaşırtıcı değil aksine, İngiltere hükümetinin Covid-19’a karşı uyguladığı “sürü bağışıklığı” olarak adlandırılan pratiklere son derece uygun. İngiltere’de hükümet “sürü bağışıklığı” uygulaması çerçevesinde virüsün kontrollü olarak yayılmasına izin veriyordu. Hükümetin “sürü bağışıklığı” uygulamasını yaşama geçireceği Başbakan Johnson tarafından geçtiğimiz perşembe günü bir açıklamayla duyurulmuştu. Johnson açıklamasında bilim insanlarına danışarak aldıkları bu kararın “bilimsel” olduğunu vurgulamıştı.
Guardian gazetesi İngiliz Kamu Sağlığı Birimi’nin hükümet için hazırladığı bir Covid-19 belgesine ulaştı ve belgede sunulan bilgileri sayfalarına taşıdı. Raporda, laboratuvarların çok fazla sayıda test talebiyle karşı karşıya olduğu, artık sadece koronavirüsün tespit edildiği bakım evlerinde, cezaevlerinde ya da hastanede yatan kritik durumdaki hastalara test yapılacağı belirtiliyor; -virüsü kolayca kapma ve bulaştırma ihtimali olan- sağlık çalışanlarına bile test yapılmayacağı ifade ediliyordu.
Gazeteye konuşan Tıp Profesörü Paul Hunter “Sürü bağışıklığı” uygulamasının mantığını açıklamıştı, ona göre, virüsün kontrollü bir şekilde yayılmasına izin verilmişti, çünkü insanlar yazın kapalı alanlarda daha az vakit geçirecek, bu nedenle virüs daha az yayılacaktı ve sonbaharda virüs yeniden yükselişe geçse bile arada geçen zamanda İngiltere’de genel bir toplumsal bağışıklık gelişmiş olacağı için ikinci saldın daha kolay atlatılacaktı. Guardian’ın ulaştığı raporda ise, koromavirüsün önümüzdeki aylarda İngiltere’de halkın yüzde 80’ine bulaşabileceği öngörülüyordu.
“Sürü bağışıklığı” uygulamasının gerçekte dayandığı mantık esas olarak, Avrupa’da 19. Yüzyılın ikinci yarısında ve 20. Yüzyılın ilk yarısında son derece yaygın ve etkili olan biyolojik ırkçılığın ideolojik altyapısını oluşturan sosyal-darwinizmin yeni bir versiyonuydu. Bu süreçte basına sık sık konuk olan pek çok Salgın Hastalık uzmanı, İngiliz hükümetinin bu uygulamasının bir “kumar” olduğunu iddia ediyordu. Oysa bu bir “kumar” değildi; Darwin, “karmaşık ve bazen değişen yaşama koşullarının etkisindeki herhangi bir canlı, kendisine yararlı bir tarzda ne denli hafif bir değişikliğe uğrarsa uğrasın, daha iyi bir sağ kalma şansı bulunacak ve böylece doğal olarak seçilmiş olacaktır.” diyordu. Bu düşünce daha sonra sosyal ilişkilere uygulandı ve biyolojik ırkçılığın “bilimsel” temelini oluşturdu. “Sürü bağışıklığı” uygulaması sonrası ayakta kalacak olanlar da İngiltere’de “doğal olarak seçilmiş” yaşamayı hak edenler sınıfında yerlerini alacaklardı. Bu hakkı kazanamayanlar da “doğal olarak” gerçekleşen bir seçme sürecinin sonucunda “hak ettikleri” yere gitmiş olanlar olarak tanımlanacaklardı. Mantık tam olarak bu temele dayanıyordu ve bu “altta kalanın canı çıksın” anlayışının koronavirüs günlerindeki vücut buluşuydu.
Harvard Üniversitesi’nde Salgın Hastalıklar üzerine çalışan İngiliz Profesör William Hanage çalışmalarını Amerika’da sürdürüyor. O, İngiliz hükümetinin kararını ilk duyduğunda, buna inanamadığını, Amerika’da beraber çalıştığı meslektaşlarıyla sohbetlerinde bunun bir şaka olduğunu düşündüklerini belirtiyor. Harage, “fakat bunların tümü gerçek” diyor. (I’m an epidemiologist. When I heard about Britain’s ‘herd immunity’ coronavirus plan, I thought it was satire)
Hanage yazısında, İngiliz hükümetinin bu uygulaması sonucunda, bağışıklık sistemi zayıf, savunmasız ve yaşlı insanların “farazi bir gelecek” adına ölümcül bir tehlike altına gireceklerini ayrıntılarıyla ortaya koyuyor ve bunun yapılmaması gerektiğini vurguluyor. Hanage, öncelikli olarak salgının hızını yavaşlatmaya dönük uygulamaların belirleyici önem taşıdığını, bunun için özellikle toplu bir araya gelişlerin engellenmesine yönelik adımların atılması gerektiğini ve bu konuda çok geç kalındığını dile getiriyor.
Hanage’nin yazısı pazar günü yayınlandı, cumartesi günü ortak bir mektup yayınlayan 295’i aşkın İngiliz akademisyen, “Sosyal mesafe önlemleri şimdi uygulamaya koyarak salgının büyümesi önemli ölçüde yavaşlatılabilir ve binlerce yaşam kurtarılabilir. Bugün itibarıyla alınan sosyal mesafe tedbirlerinin yetersiz olduğunu düşünüyoruz ve dünya genelinde diğer ülkelerde halihazırda uygulandığı gibi daha kısıtlayıcı ek tedbirlerin acilen alınması gerektiğine inanıyoruz.” dediler.
İngiliz hükümetinin “Sürü bağışıklığı” uygulamasına yönelik öfke hızla arttı ve eleştiriler geniş bir zemin kazandı. Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus yaptığı açıklamada Covid-19’un dünya çapında hızla yayılmakta olduğuna dikkat çekti ve tüm hükümetlere “tüm ülkelere basit bir mesajımız var: Test, test, test. Her şüpheli Kovid-19 vakası için test” uygulamasını arttırma çağrısı yaptı.
Bu gelişmeler üzerine yeni bir açıklama yapan İngiliz hükümeti, koronavirüse karşı önceki uygulamalarını değiştirme kararı aldığını bildirdi. Çeşitli kaynaklarda verilen bilgilere göre, bu kararın nedeni oluşan yoğun kamuoyu baskısı ve İngiltere’deki çeşitli bilimsel kuruluşların yaptığı uyarılar. Imperial College’dan Prof. Neil Ferguson ve ekibi yaptıkları bir çalışmayla, hükümetin “Sürü bağışıklığı” kararının uygulanması sonucunda İngiltere’de 260.000 ölüm yaşanabileceği yönünde bir rapor sunmuşlar.
İngiltere hükümeti benimsediği yeni yaklaşımı uygulamak için okulları kapatmayı gündeme aldı. Neil Ferguson, uygulamaya başlanan yeni yöntemlerin Çin’de başarı gösteren yöntemler olduğunu, Çin’in salgını bu yöntemlerle kontrol altına aldığını belirtiyor ancak diyor, “burada uygulamada Çin’in tersine gönüllülük olmayacak, hükümet çeşitli işleri ücret karşılığı yaptıracak”. İngiliz hükümeti Covid-19 testlerinin ülke çapında yaygınlaştırılacağını dün açıkladı…
Trump ise her Amerikalının serbestçe test yaptırabileceğini 12 gün önce açıkladı, dört gün önce bunu bir kez daha tekrarladı…
Ama
Amerikalı Barış Süreçleri Danışmanı Grahem Simpson diyor ki; (Dear President Trump: I need a coronavirus test right now. Where is it?, (16 Mart Guardian)
“İhtiyaç duyan her Amerikalının Covid-19 testi yaptırabileceği söylendi. Oysa bu açıkça yanlış bir iddia.” 61 yaşındaki Simpson, Barcelona yolculuğundan bir süre önce döndüğünü, astım hastası olduğunu, öksürük ve yüksek ateşin başlaması üzerine yüksek risk grubunda bulunduğu için çok kaygılandığını anlatıyor. Test için başvuru yaptığını ancak Barcelona’nın “küresel korona sıcak noktası” dahilinde yer almaması nedeniyle test başvurusunun reddedildiğini bildiriyor.
Simpson üç gün sonra durumunun daha da ağırlaştığını hissetmiş ve bu kez kendi doktoruna gitmiş. Kontrol sonunda doktoru zatürre olduğunu söylemiş. Doktoru daha geniş tetkiklere ihtiyaç duyulduğunu, Covid-19 testi için bir merkeze gitmesini önermiş. Simpson merkeze gitmiş, 6 saate yakın bir odada bekletildikten sonra, 24 ile 48 saat arasında korona testi için kendisine yanıt verileceği söylenmiş ve “zar zor yürüyerek” bir kez daha evinin yolunu tutmuş. Aradan geçen 60 saat içinde bir yanıtın gelmemesi üzerine Simpson merkezi aramış. Merkezden onu aramadıklarını çünkü sadece test sonucu pozitif çıktığı takdirde geri dönüş yaptıkları yanıtını almış. Oysa testi henüz yapılmamış olan Simpson şaşkınlığa uğramış ve bir kez daha merkezin yolunu tutmuş…
Simpson “hastayım, evde karantinadayım, halen herhangi bir bilgi sahibi değilim” diyor ve hastalık sürecinde yaşadıklarını “absürd bir tiyatro” olarak adlandırıyor. O, bugünlerde Amerika’da hükümetin koronavirüs karşısında alınan tedbirler ve geliştirilen uygulamalarla ilgili söylemlerinin sıradan bir insanın deneyimleriyle ve gerçeklikle bütünüyle ilgisiz olduğunu vurguluyor.
Koronavirüs karşısında Batılı hükümetlerin sergiledikleri bu pratiklerin en önemli nedeni kuşkusuz ki, sağlık sistemlerini bütünüyle piyasaya tabi kılan son 40 yıldaki neo-liberal uygulamalar ve bunun dayandığı ideolojik argümanlar. İngiltere’nin açıkça ilan ettiği ve uyguladığı ancak öfke patlaması ve yoğun kamuoyu baskısı nedeniyle değiştirmek zorunda kaldığı uygulamalar aslında tüm Batı ülkelerinde değişik ölçeklerde örtük bir biçimde benimsenen yaklaşımın en açık ve uç halidir. Salgını “ekonominin” en az zararla atlatması yönündeki ısrar, bir dizi uygulamanın geciktirilmesi ya da hayata geçirilmemesinin gerisinde yatan temel motiftir. Tüm ülkelerde salgına karşı hükümet tedbirlerinin gecikmesinin asıl nedeni, uygulanacak tedbirler nedeniyle oluşacak “ekonomik kayıpları” ilk planda tutan bakış açısı ve sermayenin bu yöndeki baskılarıdır.
Bu bakış açısının en pervasız ve açık ifadesi İngiltere’nin Telegraph gazetesine yazan Jeremy Warner’dan geldi. (Does the Fed know something the rest of us do not with its panicked interest rate cut?)
Warner yazısında, 1918 yılındaki İspanyol gribinin ağırlıklı olarak gençler üzerinde etki yarattığını, “birincil olarak ekmek kazananları öldürdüğünü” ve bu nedenle ekonomide arz üzerine “kalıcı etki” yarattığını belirtmişti. Ona göre, Korona “bağımlı yaşlıları öldürdüğü” için “bütünüyle tarafsız ekonomik bir perspektiften” bakıldığında, Koronanın “uzun vadede biraz yararlı olduğu dahi kanıtlanabilir” idi. Warner’ın yazısına sert eleştiriler yöneltildi ve o eleştirilere verdiği yanıtta, “ekonomik bakış açısından bakmak istediğini, bu nedenle pişman olmadığını” yazdı. Yanıtında, “Şüphesiz ki, bundan etkilenen herkes yaşı kaç olursa olsun bir insani trajedi yaşıyor ama benim yazdığım ekonomi, insani acıların bütünü hakkında değil” diyordu.
Warner’ın “insani acılardan” bütünüyle bağımsız “ekonomik bakış açısı” esas olarak, bugün tüm hükümetleri yönlendiren temel kapitalist bakış açısının kod adıdır. Milyonlarca emekçinin öfkesinin son derece yükseldiği günlerde kuşkusuz ki bu bakış açısının Warner’ın yaptığı gibi pervasızca açıktan ifade edilmesi kolay değildir. Hükümet sözcülerinden gelen çeşitli açıklamalar, tam da bu bakış açısına uygun yaklaşımların vakit geçirmeden sahne aldığına ancak kafaları karıştırmaya yönelik ifadeler kullanılarak hedefler ve araçlar arasında ilişkinin gölgelenmeye çalışıldığına işaret ediyor.
Konuya ilişkin yanıltıcı ifadeler özellikle göze çarpıyor. İngiliz ve Amerikan hükümetleri kendi sağlık kurumlarının yetersizliği gerekçesiyle özel sağlık kurumlarından destek alacaklarını günler önce açıkladı. Bunun anlamı, özel sağlık kurumlarının hükümetlerle yapacakları yeni anlaşmalarla yaşanan felaketten yeni kar kaynakları yaratarak çıkmalarıdır. ABD ve İngiltere hükümetleri özel sağlık kurumları ve tıbbi malzeme üreten şirketlerden ihtiyaç duyulan mal ve hizmetleri satın alacak. Satın almaların bedelleri hükümetler tarafından kamusal kaynaklar kullanılarak özel şirketlere ödenecek. Koronavirüs salgını bu şirketler için yeni bir kazanç kapısına dönüşecek.
Kapitalist hükümetlerin Korona günlerindeki önceliklerinin ne olduğunu Fransa Maliye Bakanı Bruno Le Maire bir basın toplantısında açık şekilde anlattı. Le Maire hedeflerini, “Fransa şirketlerini korumak için tüm araçları kullanmaktan çekinmem. Bu, yeniden sermayelendirmeyle olabilir, bir hisse satın alarak olabilir, hatta gerekirse kamulaştırma terimini bile kullanabilirim” şeklinde dile getirdi. Maire bu açıklamalarından önce yaptığı bir konuşmada ise, “hükümetin şirketlerin virüse karşı ayakta durabilmesi için 45 milyar avro destek sağlayacağını” belirtmişti. Korona günlerinde şirketlere 45 milyar avro destek sağlanacak ama Fransa’da doktor ve hemşireler pek çok mecrada araç, gereç ve personel yetersizliği nedeniyle salgın karşısında yaşadıkları çaresizliği dile getiriyorlar, Fransız hastalar salgın karşısındaki çaresiz, tedavi olanaklarından büyük ölçüde yoksunlar.
Kapitalist hükümetlerin önceliklerinin neler olduğunu Trump’ta bir mesajıyla ortaya koydu. Trump, “ABD, Çin virüsünden etkilenen bilhassa havayolu ve diğerleri gibi endüstrileri güçlü bir şekilde destekleyecek. Her zamankinden daha güçlü olacağız” sözleriyle yeni “kurtarma” paketlerini haber verdi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra ajanslara düşen haberlere göre, ABD yönetimi krizde iş dünyasına destek sağlamak amacıyla 850 milyar dolarlık yeni bir yardım paketi üzerinde çalışmalarının sonuna gelmişti. ABD hükümetinin bir süre önce Amerikan Kongresi tarafından da onaylanan Coronavirüs’le mücadele paketi 8.3 milyar dolardı. Bu paket, koronavirüse karşı aşı, test ve tedavi masraflarına destek amacıyla oluşturulmuştu…
İngiltere hükümeti de bugün yapılan açıklamayla, İngiltere ekonomisini korumak amacıyla İngiliz endüstrisine “çok büyük” bir yardım paketi hazırladığını duyurdu. AB Maliye Bakanları bugün telekonferans aracılığıyla bir toplantı yaptı. Toplantıda, krize karşı vergilerin ertelenmesi ve işletmelere GSYİH’nin yüzde 10’una varan devlet garantilerinin verilmesi kararı alındı.
2008 krizi sonrası kapitalist hükümetler tarafından şirketlere aktarılan devasa boyutlardaki kaynaklar, koronavirüs salgınının etkilerine karşı geliştirecekleri “ekonomik” tedbirlerin neler olacağının en iyi göstergesidir. Demokrat Partinin Başkan adayları Joe Biden ve Bernie Sanders arasında geçtiğimiz akşam yapılan tartışmada Biden’ın vurgusu konuya noktayı koyuyordu. Biden “Önceliğimiz yeni bir sistem keşfetme, sistemi parçalama değil acil durumla uğraşmaktır. İnsanlar devrim değil sonucu bekliyorlar.” ABD’de Demokrat Partinin Başkan Adayı çok yüksek bir olasılıkla Obama’nın Başkan Yardımcısı Joe Biden olacak. Şirket dostu olduğunu Obama yönetiminde yer aldığı dönemde fazlasıyla kanıtlayan Biden seçimi kazandığı takdirde kapitalist şirketlere hizmet etmeye devam edecek. ABD’nin sağlık sisteminin saf kapitalist doğası kuşkusuz her zaman emekçiler ve yoksullar için cehennemdi ancak 2008 krizi sonrası Obama yönetiminin kapitalist şirketlere yönelttiği kaynaklar ve sosyal harcamalarda yaptığı kesintiler Amerika’da bugünkü facianın oluşumunda önemli bir paya sahiptir.
Salgının, ölümlerin katlanarak seyrettiği, özellikle Avrupa’nın belirli ülkelerinden içleri acıtan haberlerin, görüntülerin geldiği günlerde, kapitalist efendileri “kurtarma” birinci öncelik olarak belirlenmiş durumda. Avrupa ve Amerikan halkı, bu kez kendi egemen sınıflarının “ekonomik yaptırımları”nın sağlık alanındaki yıkıcı sonuçlarıyla yüzleşiyor. Uzun yıllardır dünya halklarını bir kitle imha silahı olarak “ekonomik yaptırımlarla” yıkıma uğratan egemen sınıflarının yırtıcı doğasını bu kez bizzat kendi öz deneyimleriyle görüyor.
Kapitalist hükümetler, sermaye çıkarları için kesintisiz ter dökerken bir taraftan da halkta salgın ve korunmasızlık nedeniyle oluşan korku ve dehşeti yeni yönetim teknikleri geliştirme yolunda bir fırsat olarak değerlendiriyor ve bu yolda adımlar atıyor. Halkın gelişen ve hızla yükselme potansiyeli taşıyan hoşnutsuzluğunun ve öfkesinin yaratacağı siyasi ve toplumsal sonuçlara hazırlıklar yapıyorlar. Salgın koşullarında gündeme gelen “olağanüstü hal” uygulamalarının kalıcılaşmasının yollarını döşemek onların öncelikli hedeflerindendir.
Tagesspiegel gazetesinin haberine göre, İtalya’da Covid-19 vaka sayısı 25.000’in üzerine çıktı. Bu sayının 2333’ünü sağlık emekçileri oluşturuyor. Bu sayının yaklaşık 1600’ünün hemşire ve doktorlar olduğu ifade ediliyor. Bu tablo iki temel unsura işaret ediyor; ilki, İtalya’da sağlık emekçilerinin hastalarının sağlığı için cansiperane bir mücadele vermekte olmasıdır, ikincisi ise, bu mücadeleyi son derece kötü çalışma koşulları çerçevesinde ve olanaksızlıklar içinde yürütüyor oluşlarıdır.
Karl Marx 14 Nisan 1856’da Peoples Paper adlı işçi gazetesinin kuruluş yıldönümü toplantısında yaptığı konuşmada, “Bizim bu 19. yüzyılımıza özgü, hiç kimsenin inkar etmeye cesaret edemeyeceği büyük bir gerçek var“ demiş ve bu gerçeği şu sözlerle dile getirmişti: “Bir yandan, insan tarihinin önceki hiçbir döneminde hayal bile edilmemiş endüstriyel ve bilimsel güçler hayatın içine giriyor. Diğer yandan, Roma İmparatorluğu’nun geç dönemlerine dair yazılan iğrençlikleri kat be kat aşan çöküş semptomları ortaya çıkıyor. İnsan emeğinin süresini kısaltıp üretkenleştirmenin mucizevi gücüyle donanmış makineleri açlıktan kıvranarak, onlardan daha fazla çalışarak seyrediyoruz. Daha önce eşine rastlanmamış zenginlik kaynakları tuhaf bir büyünün etkisiyle kıtlık kaynaklarına dönüşüyor.” Zengin Kuzey İtalya’da sağlık emekçilerinin ve halkın yaşadıkları, Marks’ın 19. Yüzyıla ait gerçeğinin 21. Yüzyılda karşımızda capcanlı durduğundan başka neye işaret ediyor? Halkların zenginlik kaynaklarını kıtlık kaynaklarına dönüştüren “büyü”, Korona günlerinde hükmünü en acımasız şekilde yürütüyor. 1918 İspanyol gribi Büyük Ekim Devrimi’nden kısa süre sonra, Avrupa’da devrimci dalganın yükseliş döneminde ortaya çıkmış, büyük bir yıkıma yol açmıştı. Korona günleri, tüm dünyada sermayeye karşı emekçilerin mücadelesini yükseltecek bir öfkenin birikmesine yol açıyor, korona salgınının yarattığı etkilerin tetiklediği ekonomik kriz yeni bir aşamaya geçerken biriken öfkenin daha da güçlü patlamalara yol açmasının zeminini hazırlıyor. Bu temel gerçekler, devrimcilere büyük mücadele günlerinin ihtiyaç duyduğu ideolojik, politik ve örgütsel görevlere hazır olma çağrısıdır.
