Kadınların Kurtuluşu, günlerde 3 yıl önce çıkan çatışmada hayatını kaybeden oğlunun cenazesini PTT kargosu ile teslim alan Halise İpek’e mektup yazdı. Kadınların mektubunun tam hali şöyle;
Ji Rizgarîya Jinan; Nameyek ji bo Dayîka Xalîse
“ana bana kurşun dök. dua oku. üfle ana
ana ben daha çok küçüğüm. bana ninni söyle ana”
Sevgili Halise Anne,
Dayîka delal Xalîse
Bu açık mektubu sana ve tüm kadınlara aynı duygudaşlık içinden yazıyoruz. Tabii senin duygunun, acının aynısı bizde diyemeyiz. Bu sana, sevgine, acına, öfkene, ruhuna haksızlık olur. Ama hepimiz bedeni buzdolabında saklanan Cemile’nin, Taybet Ana’nın, 7 aylık hamileyken evinin önünde katledilen Selamet’in, kendi evlerinde uyurken zırhlının ezdiği Furkan ve Muhammed’in, yaşam alanlarının savaş alanlarına çevrilmesiyle mayına basarak ölen Nupelda ve Ayaz’ın aramızdan alındığı bir Guernica tablosunun en içindeyiz. Her şey girmişken birbirine, her bir parça bir başka parçanın artık bütünü olmuşken; çığlıklar, kanlar, donmuş gözler, kaskatı bedenler arasından ne yakışmazsa insana, ne düşmansa insanlığa işte hepimiz gördük onları! Gördük günlerce sınırda bekletilen, panzerin arkasında sürüklenen, bin bir küfürle, bin bir parça olması için emredilen cenazeleri!
Gördük durduk, her gün bir sonraki güne kendini büyüten karanlığı! Biz neyi yakıştıramadıysak, içimiz kaskatı kesile kesile neyi kabul etmediyse, her gün büyük bir övünçle, bir destanın parçası olarak hiç utanmayan gözlerden, salyalarla fermanların nasıl ilan edildiğini gördük!
Ne Kürtçe ağıtlar bitti bu coğrafyada, ne kara mintanlar, örtüler, kapatılan aynalar, artık kuruyan gözler, ne nefessiz kalışlar! Yıkanması yasak, anlatılması yasak, defnedilmesi yasak, ağlaması yasak, acıdan yanması yasak bedenler gördük! Lanetlenmiş, tekrar tekrar “öldürülen ölümler” gördük!
Sonra bir gün, yine bir gün sanki her coğrafyaya bir tohum, kendisine ise kan ekilen Kürdistan’dan bir anne, sen şöyle seslendin hepimize… “Oğlumun kemiklerini kucağıma aldım. Kimseye haber vermedim, kalabalık olursa geri alırlar benden kemikleri diye… oğlumun kemiklerini aldım kucağıma evime geldim(…) Bir iğne ucu kadar insanlıklarına güvenim kalmamıştır, bir iğne ucu kadar”
Geri ödemeli bir kargoyla, PTT ile sana tam üç yıl sonra teslim edildi oğlunun kemikleri. Kimileri bunu bile şans görür gerçi bu coğrafyada, her hafta seslenir Galatasaray’dan bizlere… Öyle de şanlı(!) bir tarihi vardır ya iktidarın.
Sonra ardından “ortada bir cenaze yok, sadece kemikler var(…) usülüne uygundur” denilerek savunuldu tüm bu hukuki(!) süreç. Doğrudur ortada insanlık yoktur, sadece vampir düzeni vardır. Vampirler çetesinin usulüne uygundur tabii. Bilmez miyiz biz bunu!
Şimdi karşımızda muhteşem uygarlık(!), bizim de gözlerimiz faltaşı, aynı Tarih Meleği gibi büyük, reklamlarla sergilenen koca bir enkazı izliyoruz. Fakat şunu da öyle biliyoruz ki, sadece izlersek, susarsak, medet umarsak, yasa bürünürsek daha da yükselecek bir enkaz bu.
Acımız dünden büyük, peki ya öfkemiz o yerinde mi sayıyor sanıyorlar!?
Bir sinizmin içinde sadece duranlar, başı eğik tanıklar mıyız bizler?
Halise Anne, Kürdistan’a ve bütün kız kardeşlerimize sesleniyoruz. Quernica’dan bir bahçe yaratmaya girişen kız kardeşlerimiz, işte biz de buradayız. Aynı acıyı ve aynı öfkeyi her gün katık edinenler olarak, içimizdeki sıkıntımızla, utancımızla bu çağdan, sistemden, şoven, erkek iktidar-lardan nefretimizle, bizi biz yapan, yaşamayı anlamlı kılan eylemimizle işte buradayız.
Bin yıllar önce “şu kısacık yaşamda dirilere yaranmaya değer mi” diyerek bize seslenen Antigone’lar olarak buradayız. Ne olursa olsun kardeşinin bedenini ölü dahi olsa, kendi yaşamından yüce tutarak huzura kavuşturan ve tek bir an bile pişman olmadan, saklamadan haykıran Antigone’lar olarak “ellerimizi dikdik o bahçeye”,
Ve sana söz Halise Ana yeşereceğiz…
Sevgiyle, yüreğimizi yüreğine sararak sımsıkı sarılırız…
Û ji bo te sond û peyman be dayîka Xalise, em ê şînbibin…
Em bi hezkirin, dilê xwe bi dilê te dipêçin û te bi dil û can hembêz diki
