“Sevmek bir yürek işidir
Nasıl tanıtsam
Tanıyamazsın…”
Balçığın, yalanların, ihanetin ve ateşin hükmüne rağmen yüreğini söküp de pay etmediysen serüvencilerin dost meclisine, ne ben tanıtabilirim abiyi ne de sen tanıyabilirsin; tanıyamazsın… Küçücük yüreğini yoldaş edip yanına koşmadıysan onunla pervasızca, bir hayalden birçok hayal yapıp o hayallerden bir serüven yapmamışsan; gri, ciddi, ağırbaşlı kelimeler, bir yangının yanında kıvılcım kalan sloganlar, yakınlaştırmaz, uzaklaştırır abiyi sana… Mürekkep kelimelerden bir roman kahramanı değildi ki abi, nasıl tanıtsam, tanıyamazsın… Bu acıyı yaşayamazsın…
“Anılar vardır ecelsiz ölümler gibi
Her saniyesi bir acıya karışmış
Anılar vardır sonsuz yaşanan…”
Anılar… Anılar taarruz ediyor, bildiğim, öğrettiğin her şeyin, her şeyimin yardım yataklığında… Hayallere yolculuklar öncesindeki alkışların çınlaması, “tutulan yasın gizli sözlerine” karışıyor ve yaşanmak zorunda olanı yaşanamaz kılıyor, anlaşılamaz, kabul edilemez… Analarımız, yarlarımız, gözyaşlarımız tutuşmuş yanıyor. Bu yangın sönmez ve varsın sönmesin, sönerse kalbim kurusun… Bahar olmaz artık hiçbir zafer bana… Tohum olup düşelim toprağa da, ey zalimler siz tohumu topraktan söküp alabilir misiniz? “Ölürcesine sevebilir misiniz/Siz bu sevmeyi öldürebilir misiniz?” Şeyh Bedreddin’den emrolundu ki, “ölmeden önce ölünüz”. Ey gafiller, biz çoktan öldük, siz ölüleri öldürebilir misiniz!
“Amansız sarılara bırakmak yok ölümü
Bezgin yakarışlara bırakmak yok
Sular da değişiyor –taş ve toprak da
Ölüm de değişiyor, ölümün anlamı da…”
Aziz’den Dörtlere, “yer altında ölümü utandıran yürekleri” katarak kasırgana, bize yaşarken ölmeyi de öğrettin şimdi. Acının, kahroluşun hançerini kalbimden çıkarmaya gücüm kalmamıştı zaten, varsın kalsın orada… Her gün kanayarak, kan tükürerek yaşayan, bayraklaşan ölümsüzler için yaşayan ölüler olup takip ederiz Kutup Yıldızımızı…
“Yıldızlar içindeki soylu yıldız
Varsın onlar söndü bilsinler seni
Bulutları delerken saldığın ışıklar
Ki bin renkli gelenek üzre
Balkıyıp çoğalıyorlar şimdi
Susmayan bir hücreler senfonisinde…”
Sen gittin ya şimdi, yaşam vuruldu, cevahir söküldü diyecekler… Yanan gözyaşlarımızı kan kusuyoruz sanacaklar… “Sanki hiç yürünmemiş gibi/Ve çökülmemiş gibi korkunun üstüne…” Varsın onlar sabahlarımızı geceyle boğduk sansınlar… Ölmeden önce ölüm destanımızı zafer çığlıklarıyla kutlasınlar… Serüvenciler ışık serpmeye devam edecekler çiçeklere… Korkuyu karanlıkta boğazlama zamanıdır diye fısıldıyorsun duyuyorum… Merak etme abi… Dost meclisinden gayrısına göstermeden kabuk tutmaz yaramızı, cem olacağız serüvende, bulutlarda gürlemeye hazır olacağız… Gülmeler toplayacağız ve şimşek gibi kahkahalar çakacağız yeryüzüne…
“Ne olur
Gülmeyi unutmayın çocuklar
Gülmeyi unutmayın ki
Coşkunuzda tükenmesin baharlar…”
Bir çığlıktır bu… Destanlaşan fedakarlığa, kahroluşa, yürek dağlayan sevgiye ve umuda dair…
Kaynak: Meşale Dergisi
