‘’İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar,’’ diye yazar Marx ve ekler: ‘’Ama kendi keyiflerine göre değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar.’’ Çünkü insan kendinden menkul tekil birey değildir, dünya denilen bir gezegende topluluk halinde yaşar. Doğanın ve toplumun kuralları insanın zihnine ve zihnin yönlendirdiği eylemin üzerine kâbus gibi çöker. Onu sınırlar, şekillendirir ve yönetir. Düşüncenin kaynağı maddi yaşam ise eğer ve insan toplumsal bir canlı olarak hayatını sürdürüyorsa doğal bir şekilde insan düşüncesi, insanın toplumsal yaşamı içerisinde izah edilmek gerekir. Bu noktada kendi tarihini yazmak için yola çıkan insan kendinden bağımsız doğa ve toplumsal koşulların belirlemesi altında isteklerinin ötesinde bir tarih yazar. Kişinin niyetleri, amaçları ve yönelimleri öznel çabalardan öte objektif koşulların imkân ve olanakları doğrultusunda realize olur. Kendi tarihini yazmak için yola çıkan insan genellikle niyetlerinden kopuk, çoğu zaman niyetlerinin aksi sonuçlar üreten bir tarih yazar.
I
Erdoğan bir dizi niyetle yola çıkmış bulunuyor. Kendisinin tekil yönetimi altında merkezileşmiş bir devlet İslami söylem ve yaşamın biçimlendirdiği bir toplumsal hayat kurguluyor. Bu noktada bir yandan kendi tabanının sosyal arzularını karşılamaya öte yandan kendisiyle uyumlu bir sermaye gurubunu oluşturmaya çalışıyor. Bu çaba çoklu çelişki ve gerilimleri barındıran bir politik yönelimi zorunlu kılıyor. Kemalist dönemin bastırılmışlığını üzerinden atan ve giderek kendisini devlet sayan İslami tabanın artan açlığının tatmini için atılan her adım ikinci adımın daha radikalleşmesini dayatarak Sünni İslamcı çizgi dışında kalan kimlikleri daha fazla baskı ve tehdit altına alarak toplumsal kutuplaşma ve çelişkiyi derinleştiriyor. Erdoğan kendi tabanı bir arada tutmak için kullandığı İslami söylemi daha derinleştirmek zorunda olduğu gibi kendi paradigmasını da bu söylem üzerinden inşa ettiği için burada herhangi bir esneme yapma imkânına da sahip değil. Sünni İslami söylem aynı zamanda devlet aygıtı ve toplumsal yaşamı da kendisiyle uyuma zorladığı için Erdoğan’ın projesi Kemalist hareketin dağıttığı Osmanlı İslam kurumlarının tekrara diriltilmesini getiriyor. Modern devlet aygıtının Osmanlı kurumsal yapılanmasıyla donatıldığı bir çeşit post modern monarşi kurguluyor. Böylece iktidarını yaşamı boyunca koruyacağı gibi Türki cumhuriyetlerde olduğu gibi kendisinden sonra oğluna ya da aile fertlerine bırakabilecek.
Erdoğan aynı zamanda oligarşi içerisinde kendisiyle uyumlu yeni bir sermaye gurubunun devlet eliyle hızla zenginleşerek sermayenin de el değiştirmesini hiç değilse yeni sermaye yapısının oligarşi içerisinde egemen hale gelmesini istiyor. Bu anlamda da Kemalistleri taklit ediyor. Kemalistler devlet eliyle bir milli sermaye yaratmışlardı AKP şimdi aynı yöntemlerle yeni bir sermaye yaratmaya çalışıyor. Bir yandan devlet ihaleleri ve özelleştirmeler yoluyla bu guruba sıcak para aktarılırken öte yandan ve yasal düzenlemelerle gurup koruma altına alınıyor. Kemalistlerden farklı olarak yeni zenginleşen sermaye aynı zamanda aile bağları ile bağlı bir gurup olarak öne çıkıyor. Bu durum ülkenin ekonomi politikalarının bir yandan aile çıkarları ile uyumlu hale ve aile denetimine getirilmesini dayatırken öte yandan üretim ve para politikalarını yeni yatırım alanlarına kaymasını gerektiriyor. Yolsuzluk olağan hale gelirken rüşvet bir çeşit dini kimliğe bürünerek zorunluluk olmaya başlıyor. Söz konusu üretim politikaları ve sermaye oluşturma çabası egemen sınıflar içerisinde ki gerilimi ve paralelinde eski egemen blokun destekçisi emperyal yapılarla gerilimi tırmandırıyor. Sözün özü İslami söylem altında neo-Kemalist bir politika hayata geçirilmeye toplum ve devlet yukarıdan tekrara yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor. Doğal olarak benzer yönelimler devreye konuyor. Yeni Bir tarih yazılıyor, yeni kahramanlık hikâyeleri üretiliyor, yeni bayramlar ihdas ettiriliyor ve yeni kurucu adım adım topluma dayatılıyor. Erdoğan yeni M. Kemal olmaya hazırlanıyor.
Kaba bir niyet okuması yapılacaksa Erdoğan’ın Mustafa Kemal’e özendiği 23’den 50’lere kadar süren tek parti yönetimini yeniden hayata geçirmek istediği söylenebilir. Devlet aygıtının partiyle birleştiği, partinin tek ve yüce önderin cisimleşmiş haline dönüştüğü doğal olarak devletin kendisini yüce önderin kişiliği düşüncesi ve eyleminde vücut haline dönüştüğü bir devlet kurmak istemektedir. Bu devlet uygulamaları itibariyle kaba yarı bonapartizan bir görünüm sergileyecektir. Tüm sınıfsal ve teorik temellerinden bağımsız bir şekilde tamamen görüntüsel olarak, sınıflar, kimlikler ve çelişkilerin üstünde adaletin tecelli etiği ve toplumun tamamının önderi olarak geniş aile babası misali toplumun tamamının tabanına karşı tarafsız görüne bir yapı kurmayı arzulamaktadır.
II
Bu noktada doğrudan devlete dair olan tartışma devlet kavramının ifade ettiği tarihsel, kurumsal ve sınıfsal bütünlük içerisinde ele alınmalıdır. Doğrudan baskı ve şiddetin siyasal analiz, ekonomik ilişkileri sınıfsal alt yapının görmezden gelinmesine yol açmaktadır. Oysa baskı, şiddet ve her türlü uygulamanın kaynağı devlettir ve tüm bu baskı ve şiddet devletin yeni bir sürece taşınmasına yöneliktir. Bu noktada sadece şiddete dayanarak devlete dair yapılan analiz devletin kendisinin şiddet aygıtı ve sınıf diktatörü olduğu gerçeğini görmezden gelmektedir.
Erdoğan totaliter baskıcı yeni bir devlet kurma peşindedir. Kemalistler takriri sükûna dayanarak kendi süreçlerini inşa ederken Erdoğan OHAL’e dayanarak kendi sürecini kurgulama çabasındadır. Olağanüstü hal uygulamasının olağanlaşmasını ve genel uygulama haline gelmesini arzulamaktadır. Kemalizm’den farkı ideolojik kaynağın pozitivizm yerine neo liberal İslamcı bir retorikle doldurulmasıdır.
İnsanın kendi niyetlerinin ve hedeflerinin olması sınıflara bölünmüş, sınıf ilişkilerinin ve çatışmaların belirlediği toplumsal dokunun bu niyetlere ve projelere izin vereceği anlamına gelmez. Erdoğan, yeni Mustafa Kemal olmaya soyunurken yaşanan sürecin Mustafa Kemal’in yaşadığı süreç olmadığını gözden kaçırmaktadır.
Tüm bunlar belki de yeniden devlet mesesinin yeniden ele almasını ve yaşanmakta olanların bu mesele ışığında tekrar tariflenmesini gerektiriyor.
