Günlerden Cuma.
Tarih, 21 mart 1980.
Trabzon lisesi son sınıf talebesiyim. Nabi Ezber ile de aynı sınıfın öğrencileriyiz, okula beraber girip çıkıyoruz diğer arkadaşlarımızla birlikte. Sabahçıydık.
Sanırım ikinci ders olmalı, sabahın erken saatleri, biz derste iken sınıfın kapısı çalındı, gelen demokrat öğretmenlerden biri idi, ders veren öğretmenle fısıldaşarak konuştular ve öğretmen, Nabi’ye dönerek “sen çık hocanla Nabi” dedi…arkadaşım sırasından kalkıp kapıya yöneldi…o çıkarken ben de kalktım ve sınıfta kalan öğretmenimizin yanına gittim, o öğretmenimiz de ilerici-demokrat bir öğretmendi. Esmer yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etmiştim. O yıllarda Trabzon lisesinin için de sürekli polis vardı, hatta okulun giriş katın da bir de odaları vardı, okul da faşistlerle kapıştığımız da derse bile girmiş olsak özellikle gelip beni alır sıkı bir üst aramasından geçirirlerdi…faşistler sürekli şikayet ederlerdi “bize silah çekti” diye, benim için.
Bu kez Nabi’yi öğretmenin çağırmış olması, yine de benim aklıma polis kuşkusunu düşürdü, ama biliyordum Nabi’nin üzerinde silah yoktu, silahı ben taşıyordum…
Arkasından fırlayıp çıkmadan önce öğretmene yaklaştım kürsüye gittim. Öğretmenimiz sandalyesinde adeta çöküp kalmıştı. Boş gözlerle bakıyordu..”hocam ne oldu” dedim. Yüzüme baktı bir şey söyleyecek gibi oluyor ama konuşamıyordu.
“burhan, nabinin abisini vurmuşlar, Kahramanı vurmuşlar…” dedi, ve göz yaşlarına boğuldu.
Sınıfa döndüm, “ders bitmiştir, yoldaşımız vuruldu herkes okulu terk edip hastaneye gelsin, diğer sınıflara da haber verin” diyerek kapıdan fırlayıp çıktım. Hastane ile okul yana yana sayılabilecek mesafede idi arada bir ortaokul binası ve yol vardı…
Henüz birkaç yıl olmuştu devrimci olalı, Kdz. DEV-GENÇ ‘e gidip gelmeye başlamıştım..o sıralarda da DEV-LİS kuruluş çalışmaları başlamıştı, ben de direkt bu çalışmalara dahil oldum…bambaşka ve çok değişik arkadaşlar ediniyordum…o günlere değin bildiğin sokak serserisiyim, okula gidiyorum ama, bir gidiyorsam üç gitmiyorum, lise ikinci sınıfta çakmışım…sigara, içki, kahvehane derken o yaşımızda “bitirim” olup çıkmışız. Dernekte bu insanlarla uyumum elbette kolay olmadı en başında, zamanla yaşıtlarım ve ağbiler ile konuştukça hızla değişmeye başladım.
Kahraman ağbi daha çok ilgileniyordu bizimle, liselilerle. Çok sıcak, insana hemen güven veren bir yapısı vardı. KTÜ Mimarlık fakültesi öğrencisi idi, aynı zaman da iyi bir sporcuydu da, güreş yapıyordu, derneğin düzenlediği bütün kültürel faaliyetler de de hep o vardı. Folklor-tiyatro-koro…
15-16 Haziran gecesi düzenlenecekti, DEV-LİS korosu kurduk yaklaşık otuz kişiden oluşan.başımız da Kahraman ağbi, haftalarca çalıştık. Şimdi Trabzon devlet tiyatrosu olan bina da yapıldı gece, binanın olduğu semt tümüyle faşistlerin yoğun olduğu bir bölge. Buna rağmen biz yaklaşık bin kişilik bir gece gerçekleştirdik orda. Koro yönetmeni Kahraman ağbi, henüz koronun sırası gelmediği için aynı zamanda dışarıda “güvenlik” işi ile de meşgul oluyordu, ben de onunla birlikte…
Görev seçmeden, erinmeden, her işe koşan bir örnek vardı önümüz de. Ve biz Kahraman ağbinin etrafından ayrılmak istemeyen yeni delikanlılardık.
Ülkenin her yanından her gün onlarca ölüm haberi geliyordu…elimiz tetikte yaşıyorduk desem mübalağa sayılmaz.
O sabah okula gitmesi gerekiyordu Kahraman ağbinin…pala mevlüt ile evden çıktılar, otobüsten inip KTÜ dolmuşuna binmek için durağa yöneldiler.
Şehrin merkezi, belediye binasının tam karşısın da durak, insanlar geliyor geçiyor, dükkanlarını açanlar temizliğini yapıyor. Okula geç kalmış çocuklar telaşla koşuşturuyor…
Dolmuş sırası beklenirken ard arda silahlar patlıyor…
Yüzüne karşı ateş edemeyecek denli korkak olanlar sırtından ateş ediyorlar, sağdan soldan sonra…oracıkta düşüyor kahraman ağbi, elindeki bitirme proje çizimleri savruluyor kaldırıma, mevlüt de vuruluyor, mevlütün yarası ağır değil… kahraman ağbi, düştü çok şiddetli bir zelzele gibi sarsıldı yer gök.
Bir gün sonra evlerinin önünde binlerce insan babası Mehmet Ezberin konuşmasını dinliyordu, çıplak sesle o acılı yüreğiyle bir baba yirmidört yaşın da katledilen oğlunun cenazesin de konuşuyordu.
Cenaze Gümüşhane’ye götürüldü…
Ve ben Kahraman ağbinin cenazesin de bulunamayacaktım. Trabzon da kalacaktım, mevzilerimizi korumakla görevli üç beş arkadaştan biriydim.
Gümüşhane’nin Kale ilçesinin Akgedik köyüne dede-baba toprağında yatırdılar kahraman ağbiyi yoldaşları.
Aradan geçen tam otuzaltı yıl, saklandı vurulup düştüğünde üzerinde olan giyisileri. Geçen yıl yine bu aylarda sayılır, aramızdan ayrılan baba Mehmet Ezber’in kefeninin üzerine koyduk kahraman ağbinin delik-deşik giysilerini. Delik deşik bir kaban, delik deşik bir yün atkı, delik deşik bir yün kazak, kabanın cebinden çıkan iki kurşun kalem, bir silgi, yarım paket Maltepe sigarası, bir kibrit kutusu, bir tespih…
Giysilerle sarıp sarmalayıp toprağa verdik baba Ezberi de…
Faşist iklimin egemen olduğu, buna karşın devrimcilerin anti-faşist mücadele de yılmadan savaştığı, yer yer sapır sapır döküldüğü zamanlar. Oligarşinin bütün itlerini üstümüze saldığı zamanlar. Sivil faşisti, polisi, miti resmen insan avı yapmaktaydı ülkenin dört bir yanında. Elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince karşılık veriyor, altta kalmamaya çabalıyorduk.
Kahraman Ağbiyi uğurladıktan sonra birkaç gün ne yaptığımı bilmez halde gezdim dolaştım, önüme çıkan her sorun da her engel de “dur kahraman ağbiye bir sorayım” düşüncesi beynimden bir türlü gitmiyordu. Henüz yaşım onsekize varmamıştı, çocuk desen değilim, boyumdan büyük işlere karışıyordum, “büyüdüm adam oldum” desen, her meselede kahraman ağbiye sorma ihtiyacı hissetmem…öyle arada kaldım.kaldık…
Mecburduk, hayat akıyordu, savaş devam ediyordu, ölenler döğüşerek ölüyordu, bize dur durak yoktu. Kahraman Ağbi olsa, dururmuydu? Durmazdı…durmazdı… deyip kendi kendime, kaldığımız yerden devam ettik hayatı kovalamaya…
Birkaç arkadaş “hayalet” olmuştuk…vardık ama yoktuk. Görünüyorduk ama karanlıktaydık…böyle geçti birkaç hafta daha.
Derken bir gün “KAHRAMAN EZBER’in SELAMI” iletildi, bir akşamüzeri. Bütün Trabzon selamı aldı.
Hayaletlerin biri hemen selam akabinde polisin eline geçti…olsun.
Kahraman Ağbi olsaydı, dedim kendi kendime, ben vurulup düşseydim dedim, mutlaka o da benim selamımı iletirdi.
Ben burada uzun uzadıya süslü sözcüklerle Kahraman Ağbiyi, “anlatma” gayretine giremezdim…ben nasıl biliyorsam öyle aktardım. Ben burada tarihin “yalancısı”yım. Ama tarih bizim tanığımızdır. O kendi,yalan konuşamaz.
İşçi sınıfının, ezilenlerin, yoksul halklarımızın eğer KAHRAMANLARA ihtiyacı varsa, işte yazdım. “biz” e gelince; her daim Kahraman ağbinin yokluğunu en derinden hissederek, ama onun öğretisiyle onun mirasıyla kavgalarda-çatışmalarda-barikatlarda-siperlerde-karakollarda-işkencelerde-mapushanelerde yeniden yeniden var ettik kendimizi…eksiklerimizle de beraber alnımızın akıyla geldik bu güne, ve bu gün de Kahraman ağbiyi utandırmayacak yoldaşları olduğunu görmek tarihimiz ve geleneğimiz için en büyük mirastır.
