Gündem

Cenk Ağcabay’ın yeni kitabı Marksizmin Doğu’ya Açılışı: Sömürgecilik , Savaş, Devrim üzerine söyleşi

“Geçmişin sağlam bilgisine sahip olmak geleceği kurma iradesini kuşananlar açısından yaşamsal önemdedir”.

Marksizmin Doğu’ya Açılışı: Sömürgecilik , Savaş, Devrim

Gazetemiz yazarlarından Cenk Ağcabay’la Nota Bene Yayınevi tarafından yayınlanan “Marksizmin Doğu’ya Açılışı Sömürgecilik, Savaş, Devrim” başlıklı yeni kitabı üzerine bir söyleşi yaptık.

Umut Gazetesi: Yeni kitabınızın giriş bölümünde, Amerikan emperyalizminin son 30 yıldaki “sürekli savaş” politikasının, İngiliz ve Fransız emperyalizmlerinin Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrası yıllarda yürüttüğü “sürekli savaş” politikasıyla benzerliğini ve yürütülen savaşların coğrafyasının neredeyse aynı olmasını vurguluyorsunuz. Kitabın girişinde bu vurguyu yapmanızın nedeni nedir?

Cenk Ağcabay: Kitabın giriş bölümünde bunu vurguladım çünkü ABD’nin son 30 yıldaki “sürekli savaş” politikasıyla Britanya’nın ve Fransa’nın “sürekli savaş” politikası arasındaki çarpıcı benzerliği görebilmek için, Afganistan, Irak, Suriye, Ukrayna ve Baltık ülkelerine bakmak gerekiyor. Emperyalist savaş 1918’de sona ermiş, Britanya ve Fransa savaşın galipleri olarak çıkmışlardı ancak sözünü ettiğimiz coğrafyalarda yükselişe geçen halk hareketleri ve iktidarını pekiştirmeye çalışan Sovyet iktidarına karşı “sürekli savaş” politikasını devam ettiriyorlardı.

Büyük Savaş bitmişti ama İngiliz ve Fransız uçakları bu coğrafyaları bombalıyor, özel savaş birlikleri bu coğrafyaları kan gölüne çevirmeye devam ediyordu. Tıpkı 30 yıldır Amerikan emperyalizminin hemen hemen aynı coğrafyalarda yarattığı büyük yıkım gibi… Aradan geçen zamana rağmen emperyalizmin aynı coğrafyalara yoğunlaşmış olması, esas olarak bu coğrafyaların emperyalizmin jeo-stratejik öncelikleri bakımından sahip olduğu pozisyon, Avrasya hakimiyeti için taşıdıkları önemle açıklanabilir diye düşünüyorum.

Tarihsel süreklilikler ve benzerliklerin bir başka çarpıcı belirimini, emperyalist basının, düşünce kuruluşlarının geliştirdiği ideolojik söylem ve argümanlarda da bulmak mümkün. 19. Yüzyılda Avrupa ve Kuzey Amerika’da basında, akademide kullanılan başat argümanlardan birisi, egemen sınıfın emperyalist yayılma politikalarını meşrulaştıran “uygarlık taşıma misyonu” kavramında ifadesini bulmuştu. Sömürgeci işgaller, işgallere karşı direnişi kırmak için gerçekleştirilen büyük katliamlar “kendi iç dinamikleriyle gelişme yeteneğine sahip olmayan aşağı ırklara uygarlık taşıma, onları uygarlığın nimetleriyle buluşturma kutsal göreviyle” açıklanıyor, bu kutsallaştırmayla işlenen suçların üstü örtülmeye çalışılıyordu.

Son 30 yıla baktığımızda karşımıza çıkan tabloyu ve tarihsel süreklilik taşıyan bazı argümanları daha net görebilmek için bir dizi çalışmaya başvurulabilir. Sovyet Sosyalizminin yıkılmasının ardından dünyada en fazla ses getiren ve kısa bir süre içinde 32 dile çevrilen kitabın başlığı “Medeniyetler Çatışması” idi. Yazarı: Samuel Huntington. Huntington, Harvard Üniversitesi’nde Politik Bilimler Akademisi’nde çalışan tanınmış bir akademisyendi. Egemen sınıf hizmetkarı akademisyenlerin pek çok örneğinde olduğu gibi, o aynı zamanda pratik görevler alıyordu. Amerikan emperyalizminin en önemli askeri-siyasi örgütlerinden biri olan Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi’nde başkana danışmanlık yapıyordu. Vietnam halkına karşı yürütülen faşist Amerikan saldırısının karar alma süreçlerinde yer almıştı Huntington.

Vietnam halkı büyük önder Ho Şi Minh’in rehberliğinde geliştirdiği halk savaşıyla Amerikan emperyalizmine sert bir tokat attı. Dünya tarihinin gördüğü en güçlü savaş aygıtı, yalın ayak Vietnamlıların direnişi karşısında çözülmüştü. Bu aynı zamanda, savaşın düşünsel komutanları olarak adlandırabileceğimiz Amerikan Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerine atılmış bir tokattı. Huntington Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra yazdığı kitapta, Batı uygarlığının zaferinin yani emperyalist-kapitalizmin zaferinin nedenlerini açıklarken esas olarak Batılı değerlere başvuruyordu. Ona göre, uygarlıklar kültürel farklılıklara sahipti ve kültürün kökü dinde bulunuyordu. Batılı değerlerin temelini oluşturan demokrasi ve özel mülkiyet, Batının dinsel geçmişinden köklenen kültüründen besleniyordu. Huntington, en zorlu koşullarda ordulaşıp Amerikan savaş aygıtını bozguna uğratan Asya halklarının dinsel geçmişlerinden ötürü demokrasi ve özgürlüklere kapalı olduğunu savunuyordu.

Asya halkları demokrasi ve özgürlüklere kapalı oldukları için bu değerlerin oraya Batının füzeleri ve bombalarıyla taşınması gerekiyordu. Bu “kutsal” bir misyondu. Benzer bir geçmişe sahip olan bir ABD’li düşünür Michael Mandelbaum, bir Uluslararası İlişkiler profesörüydü. O da Reagan ve Bush yönetimlerinde ABD Dışişleri Bakanlığında önemli pozisyonlarda görev almıştı. 2015 yılında yayınlanan iddialı kitabının başlığı “Misyon Başarısız Oldu” idi. Kitabında, Sovyet sonrası ABD dünya politikasının toplu bir değerlendirmesini sunmuştu. ABD’nin Sovyet sonrası dönemde yüklendiği, dünyaya “demokrasi ve özgürlükleri taşıma misyonunun” başarısız olduğunu saptamıştı. “Misyon” sürekliydi, ideolojik kodlar zaman içinde farklılaşıyordu. Altta yatan temel neden ve hedefler emperyalist egemenlik bağlamında varlığını sürdürüyordu.

Umut Gazetesi: Kitabın önemli bir bölümünde Marksizm’in doğuşunu, Avrupa’da proletaryanın oluşma ve gelişme süreçleri içine yerleştirerek açıklıyor ve Marksizm’in Batıdan Doğuya uzanan yolcuğunu takip ediyorsunuz. Bu noktada, Avrupalı sosyalistlerin ezici çoğunluğu ile Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin farklılıkları belirginleşiyor. Kitapta bu farklılığı çeşitli yönlerden ortaya koymuşsunuz. Bu konu özellikle günümüz açısından ne anlama geliyor?

Cenk Ağcabay: Marksizm kapitalizme paralel olarak Batı Avrupa’da doğdu ve gelişti. Kapitalizm burjuvazinin sömürgecilik seferleri aracılığıyla dünyaya yayıldı. Marks ve Engels’in içinde yaşadıkları fırtınalı değişim çağı tam olarak bu yayılma süreciyle paralel ilerliyordu. Marks ve Engels, kapitalizm ve proletaryaya doğal olarak onun merkezi olan Batı Avrupa’ya odaklanmıştı. 1848 ayaklanmalarının aldığı yenilgilerin ardından Londra’ya politik mülteci olarak yerleşen Marks burada sömürgelerdeki sorunlarla daha fazla temas etmeye başladı ve böylece Marksizm’in Doğuya açılış süreci başladı. Marks ve Engels’in sömürgelerle teması, Marksizm’in kapsamını genişletti ve ikilinin bu sorunlara daha canlı bir ilgiyle yaklaşması sonucunu doğurdu. 1850’lerdeki ilk yazılardan 1870’ler ve 1880’lerdeki çalışmalara doğru bakıldığında, ikilinin sömürgeler ve ulusal sorun bahsindeki görüşlerinde önemli değişimler yaşandığı görülüyor. Bu değişimlerin önemli siyasi sonuçları vardı. Marks ve Engels sonrası kuşak Avrupalı sosyalistler genel olarak ikilinin ilk dönem yazılarındaki yaklaşımları öne çıkardılar. Kapitalist sömürgecilik konusunda enternasyonalist devrimci bir konumlanış yerine Lenin’in sosyal-şovenist ve sosyal-emperyalist olarak saptadığı bir konumlanışı tercih ettiler. Sömürgecilik ve ulusal-sorun bahsinde ortaya çıkan farklılaşma emperyalist savaşta alınan tutumlarla mantık sonuçlarına ulaştı. Büyük kopuş yaşandı. Avrupalı sosyalistler kendi emperyalist egemenlerinin kuyrukçusu konumuna düşer, emperyalist savaşa soldan destek verirken; Lenin önderliğindeki Bolşevikler devrimci enternasyonalist bayrağı büyük bir inatla yükseltti. Böyle olduğu için, emperyalist savaşın yıkıntıları altından bir proleter devrimi Bolşevik Parti önderliğinde Rusya işçi ve köylüleri çıkardı. Bu çok önemli dünya-tarihsel bir gelişmeydi. Dünya tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Avrupalı Marksist partilerin elinde çürümeye başlamış olan devrimci öğreti Bolşeviklerin üflediği yeni nefesle tüm dünya halklarının toplumsal kurtuluş mücadelesinin rehberi konumuna yükseliyordu.

Günümüzle bağlantıyı tam olarak buradan kurabiliriz. Ekim devrimi büyük bir krizin emperyalist savaş biçimini kazanmasından doğdu. Bu büyük krizin aynı derecede etkilediği ve kitleleri radikalleştirdiği ülkelerdeki siyasi önderliklerin yetersizliği ve devrim kaçkınlığı çok belirleyici sonuçlar yarattı. Emperyalist-kapitalizm 1970’lerden beri içinde debelendiği derin krizin sarsıntıları içinde yaşıyor. Krizin derinleşmesi karşısında ortaya koyduğu temel yönelimler yine her türden gericiliği besleme büyütme, militarizmi, şovenizmi yaygınlaştırmadır. Derinleşen krizin sınıf mücadelelerini sertleştirmesi ve burjuvazinin sömürüyü ve baskıyı arttırması, yeni kölelik biçimlerini dayatma eğilimleri gözlerimizin önünde cereyan ediyor. Dünyanın dört bir yanında halklar bu eğilimlere karşı sürekli hareketlilik içinde. Bu hareketlilikleri örgütlü bir güce dönüştürecek ve doğru siyasi hedeflere yönlendirecek olan devrimci öncü örgüttür. Bugün öncü örgütün eksikliği hemen her büyük mücadelede belirginleşmektedir. Geçmişin sağlam bilgisine sahip olmak geleceği kurma iradesini kuşananlar açısından yaşamsal önemdedir. Bu bağlamda, kitapta Marksizm’in tarihi ve Bolşevizm’in Marksizm içindeki yeri çerçevesinde ortaya koymaya çalıştığım düşünceler, geçmişe değil geleceğe dairdir. Yeni sınıf mücadelelerine önderlik edecek öncü örgütün mekanizmalarını ve yönelimlerini yaşanmış deneyimlerden çıkarmak; sosyalist hareket içinde özellikle Sovyet yenilgisi sonrası oldukça geniş bir alan kazanan neo-Kautskyci, neo-Bernsteincı reformizmle hesaplaşmada bu akımların tarihsel öncüllerini ele almak önem taşıyor. Tarih aşılamadığı ölçüde günceldir. Bu nedenle, geçmişin mücadele deneyimlerinden beslenmek öncü örgüte ihtiyaç duyduğu teorik ve siyasal dayanak noktaları sunacaktır. Bu çalışmanın temel hedefi bu sürece ideolojik ve siyasal cephede bir tuğla eklemektir.

Paylaşın