Gündem

HBDH ve KBDH Medya Haber’e konuştu

KBDH Genel Konsey üyesi Hevi Sarya ve HBDH YK üyesi Tekin Yoldaş, Medya Haber Özel Program’ında Delal Devrim’in konuğu oldular. AKP-MHP iktidarının işgal girişimi saldırılarından Gezi Direnişi’ne kadar birçok konunun konuşulduğu programın içeriğini sizlerle paylaşıyoruz.

Programı buradan izleyebilirsiniz: – Medya Haber TV – HBDH, KBDH Özel…

Delal Devrim: “Mülteciler, sanatçılar, ezilen cinsel kimlikler ve daha niceleri hedef gösterilere ırkçılık körükleniyor. Öte yandan hapishaneler ölüm evlerin çevrildi. Gözaltılar, tutuklamalar, siyaset yasaklamaları, kapatma davaları… Yani kısacası faşist AKP-MHP ittifakı kendi politikalarına karşı çıkan tüm kesimlere yönelik düşmanca bir tutum takınıyor. HBDH ve KBDH bu siyasi tabloyu nasıl okuyor? Nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Hevi Sarya: “Gelinen aşamada AKP-MHP ittifakının faşist Türk burjuva devletinin çok büyük bir çıkmaz içerisinde olduğunu görüyoruz. Aslında, Kürt ulusu üzerinde uyguladığı sömürgeci boyunduruk, Türkiye’de politik özgürlükler üzerinde uyguladığı faşizm, işçi sınıfına ezilen halklara, kadınlara, ezilen cinsel kimliklere yönelik uyguladığı tüm saldırılar karşısında iradesini kırmayan, biat etmeyen, teslim olmayan bir mücadele gerçekliği var. Ve elbette bunun karşısında da düşmanlık hukukunu en sınırına kadar da vardırıyor. Birleşik devrim güçleri olarak bu topraklarda ki ilerici devrimci güçler, anti-faşistler, muhalif güçler olarak aslında kendi düşmanını bilen, kendi düşmanı karşısında mücadele yolunu seçen bir güçlü bir hareket olduğunu söyleyebiliriz. Elbette, hem silahlı boyutu açısından ve gerek fiili meşru mücadele boyutu açısından yani mücadelenin pek çok araç ve biçimini kullanan halklar gerçekliği var, mücadele dinamikleri gerçekliği var. Bunun karşısında da düşmanlığını tırmandıran bir AKP-MHP iktidarı durumu var. Biz aslında burada kendimizi kutlamalıyız. Gerek birleşik devrim güçleri olarak gerek de halklarımızı, ezilenleri, işçi sınıfını, kadınları kutlamalıyız. Ortaya çıkardığımız mücadele, bu gerçekliği yaratıyor. Çünkü biz Erdoğan’ın kabusuyuz. Bahçeli’nin kabusuyuz. Şu an ki mevcut tıkanan Türk burjuva devletinin kabusuyuz. Gelinen aşamada ekonomik, siyasi bir kriz içerisindeler. Aynı zamanda askeri bir çıkmaz içerisinde Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında Türk burjuva devleti. Buna tabii erkek egemen karakterini eklediğimizde ezilen kadınların, ezilen cinsel kimliklerin de aslında giderek daha fazla öfkesini üzerinde toplayan erkek egemen bir faşist şeflik rejiminden söz edebiliriz. Toplamda uyguladığı saldırılara baktığımızda güçlü bir direniş var. Fakat bu gelişen direnişin daha ileri bir noktaya taşınması noktasında bir sürecin içerisindeyiz. Çünkü, öyle bir durum ki şu an zaten Kürdistan’ın iki parçası boyunduruk altında Doğu ve Kuzey Kürdistan’ı düşündüğümüzde. Ve Rojava Devrimi bir nevi Kürt halkının uluslaşma hakkını elde ettiği, Rojava’da ki halkların kendi kaderini tayin ettiği bir devrimci-demokratik nitelik taşımakta. Bugün, işgalci Türk devleti buraları da tasfiye etme stratejisi izliyor. Yine, belli bir düzeyde statüsü olan Başur Kürdistan söz konusu olduğunda burada da aslında Kürt halkının statüsü de düşme riski altında. Aynı zamanda, Türk burjuva devletine işbirlikçilik yapan, giderek sınıfsal karakteri daha belirginlik kazanan burjuva KDP’yi de düşündüğümüzde Başur Kürdistan’da da gerilla alanlarına, Kürt halkımızın yaşam alanlarına yönelik saldırılar tırmandırılmış durumda. Şöyle bir risk içerisindeyiz gelinen aşamada. Rojava Devrimi’nin tasfiye edilmesi, fiziken tasfiye edilmesi riski ve aynı zamanda Başur Kürdistan’ın da orada ki Kürt statüsünün de aynı zamanda düşürülmesi riski ile aynı zamanda gerilla alanlarının bir nevi işgal edilerek parça parça elde edilmesi planı yürürlükte. Dolayısıyla da bu doğrudan Türkiye’de ki gelişmeleri de etkileyen bir yerde duruyor. Türkiye’de ki rejimin yaşadığı ekonomik ve siyasi krizler aslında Kürdistan’da ki bu yayılma siyasetiyle de giderek daha gündeminde tutması, giderek daha fazla bu stratejiden doğru yol almasına sebep oluyor. Şu anki tabloya baktığımızda 1924’de çizilen Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının, Lozan Antlaşması ile çizilen bu sınırların dahi Türk burjuva devletine artık yetmediğini, artık Osmanlı hayalleri mi deriz Misak-ı Milli dertler mi deriz buna ya da aynı zamanda uluslararası güçlerin de elbette onay verdiği biçimde Kürdistan’ın geneline doğru bir işgal saldırısının daha fazla artırılması mı deriz, bunu süreç gösterecek. Türk burjuva devleti girdiği tüm tıkanıklığı savaşla, işgalle, sömürge siyasetini yükselterek Türkiye’de işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerinde politik özgürlükleri daha fazla sınırlandırarak bu yolda ilerlemek istiyor. Şimdi aslına baktığımızda, bir yandan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi bir taraftan Millet İttifakı, iki burjuva kliğin pratiğine baktığımızda, bunların danışıklı dövüş olduğunu biz biliyoruz. Bu konuda halklarımızı kandıramazlar. İşgal siyaseti örneğin, ya da işsizlik, yoksulluk, açlık üzerinden geliştirilen siyaset… bunlar Türk burjuva devletinin kendi siyasetidir. Herhangi bir kliğe özgü bir siyaset değildir. Burjuva sınıfının bugünkü süreci yürütmek adına devletinin bekasını korumak adına yürüttüğü siyasettir. Millet İttifakı da Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini oluşturan ittifakın da bu konuda aslında ortak bir yol izlediğini söyleyebiliriz. Tabii, şu dönem içine girdiği o çıkmazı yönetme sorunlarını aşmak söz konusu olduğunda da bunu başarabilecek en iyi seçenek burjuvazi açısından, AKP-MHP ittifakıdır. Seçimler öncesi AKP-MHP üzerinden ancak bu siyaseti daha rahat uygulayabilir. Çünkü, zaten tekçiliğiyle, tek millet, tek ırk, tek din, tek cins yani erkek egemen cinsi… Bütün bu özellikleriyle yıllardır teşhir olmuş bir iktidardan söz ediyoruz. İşgal ve yayılmacılık siyasetini en iyi uygulayabilecek şu an ki yapı AKP-MHP ittifakıdır. Dolayısıyla da burjuvazinin bir tercihidir, bilinçli tercihidir. Neden tam da seçimler öncesi bu siyaset tırmandırılıyor diyecek olursak eğer, bu bilinçli bir tercihtir. AKP-MHP bu rolü uzun zamandır oynamakta. CHP’nin de bu süreçte aslında, danışıklı dövüşük bir parçası olarak, kitlelerde ki ilerici, devrimci potansiyeli emmeye dönük ve bir yanılsama yaratmaya dönük bir siyaset izlediğini görüyoruz. İşgal siyasetinde ortaklar ama başka bir takım konularda CHP ileri laflar söylemeye çalışıyor ama bu yeni bir katliam saldırısında, yeni bir soykırım, gözaltı-tutuklama saldırısında çok hızlı tuzla buz oluyor. Bir nevi o lafazan siyaset o iki yüzlü siyaset CHP söz konusu olduğunda güncel yaşamın pratiğinde aslında ortadan kalkıyor. Siyasetin pratiğinde CHP’nin ve AKP-MHP’nin tekleştiğini, birleştiğini görüyoruz. Gelinen aşamada, şu da önemli bir yerde durdu. Bu siyasi tablo içerisinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün o resmi yapısına, resmi ideolojik yapısına, bu kodlara oynayan, bu kodları sarsan bir yerde duruyoruz birleşik devrim güçleri olarak, bu krizi derinleştiriyoruz. Gerek milis ve gerilla mücadelemiz burada önemli bir yerde duruyor. Gerek de şovenizme karşı yürüttüğümüz yani Kürt halkına yönelik uygulanan siyaset karşısında ki pozisyonumuz gereği aslında bu krizi derinleştiren bir yerde durduk. Şimdi tabii Türk devleti uluslararası açıdan da belli dayanak noktaları arıyor. Finlandiya’nın ve İsveç’in NATO üyeliği söz konusu olduğunda bir siyaset yapmaya çalıştı ama özünde de Kürdistan’da ki sömürge siyasetini korumak durdu. Pazarlık masasında bu vardı Erdoğan’ın. Örneğin, CHP biraz daha pozitif bir şey, siyaset gereği, yapmaya çalışırken hemen Erdoğan durdurmaya çalıştı, ‘hemen NATO üyeliğine evet demeyelim’, ‘niye hemen evet diyoruz’ dedi. Burada bir pazarlık masası kurduğunu görüyoruz. Fakat, bugüne kadar bütün askeri faşist darbelere bakalım ya da bugüne kadar ki gelişen sömürge siyasetine bakalım. Uluslarası güçlerden hiçbir zaman bağımsız olmadı. Yani şu an ki Türk burjuva devletinin siyasetinin aynı zamanda bir NATO siyaseti olduğunun da çok açık ve net söyleyebiliriz. Dolayısıyla da burada bu Türk burjuva devletinin siyasetine, AKP-MHP iktidarına ve NATO’ya karşı, uluslarası emperyalist güçlere karşı birleşik devrimimizi çok daha ileri bir noktaya taşıyarak biz bu mevcut krizi çok daha fazla katmerleştiren, derinleştiren ve faşizmi yıkan bir yerde durmaya devam edeceğiz. Bugüne kadar ki tüm başarılarımızın üzerine basarak, tüm kazanımlarımızın üzerine basarak bu işgal siyasetini, bu sömürge siyasetini, bu faşist siyaseti, erkek egemenci tahakküm siyasetini yerle bir edeceğiz. Dolayısı ile de biz bu siyasi tabloyu daha çok bu siyasi dengeleri bozan kuvvetler olarak, devrimci iyimserlikle değerlendirdiğimizi, durumun gayet devrimci olduğunu yani bunun önümüzde ki sürecin daha güçlü kitle hareketlerinin önünü açabilme potansiyeli, imkanları taşıdığını belirtebiliriz. Burada tabii, şunun altını çizmek istiyorum. Başta YJA-Star olmak üzere, HPG gerillalarının Zap’ta, Metina’da, Avaşin’de yürüttüğü işgale karşı direnişi, bu görkemli mücadeleyi kutluyoruz, KBDH olarak. Çok güçlü bir direniş var. AKP-MHP krizini derinleştiren bir yerde duruyor bu direniş. Hem bu mücadelede ölümsüzleşen başta Nalin Fırat yoldaş olmak üzere ve diğer tüm gerilla yoldaşlarımızın önünde saygıyla eğiliyoruz. Bu mücadeleyi zaferle taclandıracağız. Tüm Türkiye ve Kürdistan’da birleşik devrimimiz mutlaka kazanacaktır.”

Delal Devrim: “Faşist devletin kabusu olan Gezi Ayaklanması 9 yaşında. Ve hala da Gezi’nin ruhu faşizmin kabusu olmaya devam ediyor.Geçtiğimiz aylarda faşizmin ezilenlere yönelik saldırgan siyasetinin sonucu olarak Gezi Ayaklanması davasında çok ağır cezalar verildi. Siz bu kararı nasıl yorumluyorsunuz?”

Tekin Yoldaş: “Sözlerime başlarken öncelikle Gezi mücadelesinde ölümsüzleşen Gezi şehitlerini saygıyla anarak başlamak istiyorum. Onlar bu halkın haklı mücadelesinde ölümsüzleşen halkın değerleridir. Halkın mücadelesinde yaşamaya devam ediyorlar. Tabii Gezi Direnişi, bu süreç, AKP’yi çok derinden sarstı. AKP iktidarı zaten egemen sınıflar arası bir krizin sonucu olarak iktidara gelmişti. 2000’li yıllarda çok büyük bir ekonomik kriz yaşanmıştı. O zaman parlamentoda bulunan birçok parti parlamento dışına düştü. AKP de Türkiye’nin hem neo-liberal kapitalizmle uyumu için bir seçenek olarak iktidara gelmişti. Şu tespiti yapabiliriz; ilk defa halk hareketi ile iktidar sarsılmaya başladı. Bu AKP rejimi için sarsıcı bir şeydi. Sonuçta, AKP iktidara gelirken bir takım demokratikleşme iddiaları ile yola çıktı. Dedi ki ‘Kürt sorununda çözüm getireceğim”, “Askeri vesayeti ortadan kaldıracağız”, “Avrupa Birliği ile uyum sağlayacağız”, “daha hukuk devleti olacağız”. Bugün gelinen noktada AKP bunların hepsinin tam tersi oldu. Bu kapitalist sistemin kendi iç çelişkilerinden de kaynaklanıyor. Sistem içi bir gücün zaten bu sistemin temellerine aykırı bir yönelim içerisine girmesi çok mümkün değil. Gezi de AKP’nin aslında bu yönünün daha çok açığa çıktığı bir gündem oldu. Çünkü Gezi Direnişi ile bu faşist rejimin dıştaladığı, ötekileştirdiği ve düşmanlık beslediği kesimler ilk defa egemen klikler dışında bir seçenekle sokağa çıktılar ve özgürlük, adalet, eşitlik talepleri ile alanları doldurdular. O süreci biraz hatırlarsak, 1 Mayıs, 6 Mayıs, 18 Mayıs eylemlerinde hep bir ön plana çıkan AKP polisinin o baskısının terörüydü, zulmüydü. Bunun karşısında halkın örgütlü olarak sokağa çıkması Taksim/Gezi Parkı’na AVM yapılması projesiyle beraber ona karşı ortaya çıkan öfke ve örgülülük bir anda bütün ülkeye yayıldı. Milyonlarca insan bu yürüyüşlere katıldı, bu yürüyüşlerde yaralananlar oldu, gazi olanlar oldu. AKP iktidarını sarstı. Yani Erdoğan bir süre ülkeyi terk etti. Fas’a gitti. Oradan geri geldi. Bir takım uzlaşma arayışları içerisinde oldu. Bu iktidarı sarsacak bir halk hareketinin, halk ayaklanmasının varlığı Erdoğan tarafından unutulmadı. O yüzden her fırsatta dikkat ediyorsanız o faşist rejimin başında ki zat Gezi’yle ve Gezi Ayaklanması’nın aslında o ayaklanmayı yaratan halk hareketine ve zihniyetle hesaplaşmaya çalışıyor. Burada ki temel amaç nedir? Bir daha benzer bir ayaklanmanın gerçekleşmemesidir. Her defasında parmak sallayarak halkı, Kürt halkını, kadınları, ezilenleri, işçileri, emekçileri tehdit ediyor. Ve onlara şunu söylüyor; ‘bir daha ayaklanırsanız bunun sonu bu olur’. Dolayısıyla da bu davada aslında yapılmaya çalışılan biraz bir hesap görme hareketiydi. AKP neyin hesabını gördü? Kendisine karşı bir halk hareketinin başlatılması ve tabandan gelen yoksul, emekçi, ezilenlerin talepleri ile o halk hareketini onu al aşağı edebileceği gerçekliği ile hesaplaşmak ve bir daha hiç bir gücün böyle bir kalkışmaya kalkışmamasıdır. Temel amaçları buydu. Bu yönü ile Gezi’den ve Gezi Ayaklanması’nın yarattığı politik etkiden iktidarın korkusu devam etmektedir. Dikkat ederseniz bu 9 yıllık süreçte her fırsatta dönüp dönüp şu hatırlatmaları yaptı. ‘onlar Gezi Parkı’nda üç beş ağaç deyip ayaklandılar’ vs deyip orada şu gerçeklik ortaya çıktı. Türkiye halkı bu faşizmin baskılarından korkmamaktadır. Ona rağmen sokaklara çıkmışlardır. Ona rağmen haklarını aramışlardır. Polisin copuna, işkencesine, biber gazına karşı çıkıp onurluca direnmişlerdir. Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin o mücadele geleneği aslında Gezi Direnişi’nde, Gezi direnişçileri tarafından yaşatılmıştır. Bu tabloda şunu da görmek gerekiyor. Bu mücadele içerisinde AKP iktidarı da büyük bir sarsıntı yaşadı. İktidarın gidebileceği korkusunu yaşadı. Çünkü onun için, CHP ya da onun türevi muhalefet odakları AKP ile danışıklı dövüş yapan, AKP politikalarını zaman zaman destekleyen, zaman zaman onu eleştiren ama ilk defa iktidarı topyekun sarsabilecek ezilen kitlelerin sokağa çıktığı, kentine, yaşamına, geleceğine sahip çıktığı bir tablo bu faşist rejimin istediği bir şey değildi. O yüzden bu cezalarla aslında tarihsel bir hesap görülmektedir. Taksim Dayanışması orada bilindiği gibi demokratik kurumların kurduğu bir platformdur. Taksim Dayanışması ayaklanma sürecinde etkili olmuş olabilir ama onların cezalandırılmasını aslında bir mücadele tarihinin cezalandırılması olarak görmek gerekiyor. Gezi’nin tek davası o dava değil. Başka devrimciler de var. Burada özellikle Ulaş Bayraktaroğlu yoldaşı Gezi’den başlayıp Rojava Devrimi mücadelesine katılan, Kürdistan dağlarından Rojava Devrimi topraklarına ulaşan bir devrimci olarak ölümsüzleşmişti. O da sembolleşmiş isimlerden biriydi. Yine Destan Yörük arkadaş o mücadelede Gezi ile sembolleşmişti. Bu yönüyle şunu da söylemek lazım. HBDH olarak aslında bu Gezi Direnişi’nin yarattığı etkiyle kurulduk, bir araya geldik. O Gezi Direnişi’nin, sistemin-düzenin sınırlarını aşan bir devrimcilik arayışı bugün HBDH’inde cisimleşmiş oldu. HBDH saflarında buluştu. Bugün birçoğumuz HBDH mücadelesi içinde bulunan birçok yoldaş, birçok devrimci aynı zamanda Taksim’de ki direnişte, Gezi Ayaklanması’nda ön safta bulunmuş, bu mücadele içerisinde bulunmuş yoldaşlardır. Bu anlamıyla şunu da belirtme hakkımız var. Bu mücadele aslında birleşik devrim mücadelesinin öznesi olduğu bir mücadeledir. Bugün, HBDH bileşenlerinin birçoğu o mücadeleye omuz vermiştir. Orada faşizme karşı o baskı rejimine karşı özgürlük, adalet ve eşitlik talebiyle mücadele etmiştir. Faşist iktidar bugün şu tespiti çok güçlü yapıyor. Olası yeni Gezi’lere karşı da kendisini hazırlıyor. Verilen bu cezaların bir yönü de gerçekleşebilecek halk ayaklanmaları, özgürlük taleplerinin boğulmasıdır. Bunun bizzat hem Erdoğan hem de onun İçişçileri Bakanı olan zat Süleyman Soylu dillendirdi. ‘15 Temmuz sürecinde başlayan işi tamamlarız bir halk hareketi olursa’ diye. Çünkü bu tür baskıcı, otoriter, faşist rejimlerin en önemli korkusu yoksulların, emekçilerin, ezilenlerin, korkutarak baskı altında tuttukları kesimlerin örgütlenip bir ayaklanmayla isyan etmeleridir. Çünkü onların öfkesi, onların en büyük korkusu. Bu açıdan bakarsak şu tespiti yapabiliriz. Biliyorsunuz bir dönem konuşuyorlardı. Sri Lanka modeli ile Kürt özgürlük mücadelesini tasfiye etmek. Orada Tamil Kaplanları’na karşı Sri Lanka’da uluslararası bir komplo kurulmuştu ve onlar işte tasfiye edildiler. Bugün baktığımızda Sri Lanka devleti bir dolara muhtaç hale geldi. Sri Lanka devletinde ki bakanlar tek tek halk tarafından yakalanıp yaptıkları yolsuzluklar nedeniyle hesap soruldu onlardan. Başbakan istifa etmek zorunda kaldı. Yani bu anlamıyla AKP’nin sonu da onların sonuna benzeyecek aslında. Şu yönüyle; bu ülkede bu kirli savaştan, sömürü düzeninden beslenen ve buradan kendine güç bulan bir rejim kurdular. Bu rejimde insanlar bir ekmeğe, kuru soğana muhtaç yaşarken onlar zevk-u sefa içerisinde yaşıyorlar. Çocukları 3-4 yerden maaş alan, binlerce lira maaş alıp bunu da halkın dini duygularını, halkın milliyetçi duygularını sömürerek kendilerine yarattıkları o zevk-u sefa dünyasını devam ettirmeye çalışıyorlar. Bu anlamıyla, Gezi Ayaklanması ve onun fikri onların bozuk düzenini yıkma fikriydi. Bu fikrin biz hala tarihsel gerçekliğinin devam ettiğini düşünüyoruz. Gezi’de yarım kalan işi bizler de tamamlamak istiyoruz. Nasıl onlar 15 Temmuz’da yarım kalan işi tamamlarız diyorlarsa bizler de Gezi’de yarım kalan işimizi tamamlayacağız. Çünkü, Gezi Direnişi olduğu zaman HBDH gibi bir örgütlenmemiz yoktu. Artık var. Gezi’de ki hatalarımızdan ders çıkartacağız. Bu faşist rejime karşı daha güçlü örgütleneceğiz. Daha güçlü hesap soracağız. Bunların koşulları mevcuttur. Bu anlamıyla ben de ‘her yer Taksim, her yer direniş’ diyerek sözlerimi bitirmek istiyorum.”

Delal Devrim: “Hevi Sarya, diğer bir önemli gündem maddesi de faşist AKP-MHP iktifanının savaş çığırtkanlığı. Şimdi, geçen yıl 23 Nisan’da faşist ittifak Avaşin, Metina hattında bir işgal saldırısı başlattı. Gerillanın destansı direnişiyle, ağır kayıplar vererek hezimete uğradı ve istediği sonucu alamadı. İstediği sonucu alamayınca da 14 Nisan’da Zap bölgesine yeniden bir işgal saldırısı başladı. Keza aynı şekilde burada da Kürdistan özgürlük gerillası güçleri faşist ittifaka çok ağır darbeler vurdular, ağır kayıplar verdirdiler ve verdirmeye devam ediyorlar. Buradan da istediği sonucu alamayacağı açıkken şimdi de faşist ittifak yeniden bir savaş çığırtkanlığı yapıyor. Hedefine Rojava’yı koydu. Şimdi Rojava’ya yönelik savaş tehditleri gündemde. Siz bu işgal saldırılarına ilişkin gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Hevi Sarya: “Aslında HBDH olarak, KBDH olarak süreç öngördüğümüz temelde ilerliyor. Daha önceki değerlendirmelerimizde, şu anki mevcut rejimin tek çıkış kapısı var. Savaşı tırmandırmak.Türkiye işçi sınıfı ve halklarını şövenizmle daha fazla zehirleyerek bir nevi politik süreci bu şekilde ancak yönetebileceğini düşünüyor, öngörüyor. Ve hesaplarını bu temelde yapmaya devam ediyor. Şuan en temel ideolojik zehir Türkiye işçi sınıfı açısından şövenizmdir. Bu ideolojik zehir öyle bir zehirdir ki politik eylemsizliğe götürüyor ya da komşusuna yabancılaşmaya, aynı fabrikadaki iş arkadaşına yabancılaşmaya götürüyor. Bir Türk-Kürt üzerinden aslında ciddi bir çelişki olgusu örgütlüyor Türk burjuva devleti. Ve halklarımızı bu temelde parçalıyor, birbirine yabancılaştırıyor.Hatta düşmanlaştırıyor. Irkçı faşist saldırılarda emekçi insanlarında saf tuttuğunu emekçi insanlarında bu savaşın aktif özneleri haline geldiğini geçmiştede gördük,Ermeni, Rum katliamlarında gördük yada  Kürdistan’daki izlenen işgal siyasetinde de Türk işçi ve emekçilerin, Türk yoksullarının bu savaşta nasıl mevzilenebildiğinin örneklerini de yaşadık. Dolayısıyla da bu işgal siyesetini başta böyle okumamız lazım. Türkiye’de faşizmi sürdürebilmek için Kürdistan’da askeri ve siyasi ilhakını ve bunla paralel olarak ilerleyen ekonomik ilhakını korumak ve aynı zamanda da daha fazla geliştirmek zorunluluğu hissediyor. Buna göre de stratejisini ve taktiklerini oluşturuyor. HBDH olarak da biz sürecin böyle ilerleyebiliceğine dair öngörülerimizi daha önce belirttik. Şimdi Rojava’nın işgal saldırısı sadece Rojava’da değil. Kendi beyanlarıyla Erdoğan doğrudan şunu söylüyor ‘Tüm güneyimiz, sınır boyunca 30 km derinliğinde ilerlemeye devam edeceğiz’. Tüm güney sınırı aslında, Halep’ten Irak’a ilerleyen bir hat. Yani Başur Kürdistanı da hedefleyen, Rojava’nın önemli bir bölümünü hedefleyen sadece bir Derezor, Haseki bölgesini dışında tutan geri kalan tüm bölgelerini işgal etmeyi tasarlayan bir stratejidir bu. Daha önce biliyoruz BM toplantılarında harita üzerinde bu planını anlattı ve ikna etmeye çalıştı Erdoğan. Şimdi tabi şöyle bir durumda var. Dün İngiltere, Fransa sömürgesi altında olan Kürdista’nın bazı parçalarını şimdi Türk burjuva devleti sürdürüyor. Bu önümüzdenki yıllarda çerçevesi daha netleşecek ama Kürt ulusal sorunun çözümü konusunda burjuva devletler ne diyor? Yani Kürt ulusal sorunu çözmek istiyorlar mı burjuva devletler? Tablo bize ne söylüyor; çözmek istemedikleri yönlü. Evet, bir Sri Lanka modelini, sadece Türk burjuva devleti modeli olmadığı görüyoruz. Bunun uluslararası bir konsept olduğunu söyleyebiliriz. NATO’nun da altını özellikle çizmek gerekir. Çünkü bütün askeri darbelere imza atan NATO bugün Kürdistan’da ki sömürü siyasetinin de altına imza atmaktadır. NATO’nun silahlarıyla, NATO’nun ekonomik ticari desteğiyle savaşmaktadır Türk burjuva devleti. Dolayısıyla Rojava, Kürdista’nın bir parçası olarak devrimi yaşadı. Bu çok önemli bir olgu ve burayı bir karşı devrimin merkezi haline getirmek istiyor Erdoğan. Şu an halkların, kadınların özgürlük diyarı, devrimci bir zeminde ilerleyerek yüzünü sosyalizme dönen daha özgür günlerde ilerleyecek bir Rojava’dan söz edicek olursak eğer elbette faşist Türk Burjuva devletinin hedefi burayı bir karşı devrim merkezine çevirmektir. Sere Kaniye, Gri Spi ya da Afrin kadın kentiyken, buralar halklar baharıyken, buralarda kadınlar daha fazla özgürleşmiş iken buralarda halklar kendi kendine yönetebilecekken, Türk burjuva devleti buralarda vahşice bir savaş uyguladı ve şimdi oralarda kara bayraklı DAEŞ çeteleri kafa kesen ve kadına en büyük zulmü uygulayan DAEŞ çeteleri, El Kaide çeteleri ve aynı zamanda Erdoğan’nın yani AKP-MHP iktidarının kendi özel çeteleriyle tutmuş durumda. Buralarda Türk bayrakları dalgalanıyor, buralarda Türkçe dayatılıyor, Türk parası zorunlu hale getiriliyor. Yani tam bir asimilasyon, inkar siyasetinin Arap halkını, Kürt halkını, Süryani halkını, Çeçen, Çerkez halklarının yaşadığı bir toprak parçası Türkleştiriliyor şuan. Şimdi Rojava’da ki bu tabloya baktığımızda, evet bunu genişletmek istiyorlar yani Rojava’yı bir karşı devrim merkezine çevirmek istiyorlar. Başur Kürdistan söz konusu olduğunda da özgür gerilla alanlarını parça parça ele geçirmek istiyorlar. Evet bir yoketme savaşı uyguluyorlar. Ama mütiş bir direniş var. Örneğin, bu sadece gerillaların mevzi mevzi direnişi de değildir. Rojava halkları devrimden bugüne ayaktadır. Gün yok ki Rojava halklarının bir gün sokakta olmadığı. Yeni gördük basında gençlik Semerka kapısına uzun yürüyüş başlattı. Bu gençliğin kaçıncı uzun yürüyüş eylemidir? Ya da sınır nöbetleri, canlı kalkan eylemleri. Dolayısıyla gerek askeri anlamda gerek toplumsal ve siyasi temelde kitlesel bir mücadele var. Burada şu önemli, Sri Lanka çok tartışıldı. Tamil gerillalarını zamanında katleden ABD emperyalizmi ve Sri Lanka iktidarı güçlü bir halk ayaklanmasıyla karşı karşıya. Demek ki bu siyasetin boş bir siyaset olduğunu oradan görebiliriz. Kürdistan dağlarında yada Rojava Kürdistan’ında devrimci bir zemin yada gerilla mevzilerini yok ettiğini farz edelim. Bu bir hayaldir, bunun altını çiziyoruz. Ve kabus olmaya devam edecektir buralardaki direniş mevzilerimiz. Diyelim ki yok ettiğini farz edelim. Bu öylemi kalacaktır. Yani Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da çok daha güçlü bir halk hareketi ve devrime doğru yürüyecek bir süreç. Bunun önünü alamaz. Hiç bir şekilde alamaz. Yani Sri Lanka’da bunu gördüğümüz gibi Türkiye ve Kürdistan topraklarında da mevcut Türk burjuva devleti bunu görecek. Dolayısıyla da her saldırının çok daha güçlü bir militanlık geliştireceği, her saldırının taktikte daha yaratıcılığı mayalayacağını, savaş tarzımızda daha yenilikler ekleyeceğini belirtebiliriz. Rojava Kürdistan’a, örneğin Afrin’e girdi ama gün yok ki eylemle karşılaşmasın. Soylu arada bir ziyeret ediyor ya, bir gün Soylu’nun aracında bir mayın patlayabilir yada bir gerilla pususuna düşebilir Soylu. Bir kör cesaretle yürüyorlar ya, Afrin Kurtuluş Güçleri’nin hedefi olabilir.Ya da Hulusi Akar bazen Serekaniye’ye kadar girdiğini duyuyoruz. Buralar onlar için güvenli alanlar değil. Dolayasıyla, bir bu işgal saldırıları sonuçsuz kalacaktır. Çünkü çok güçlü bir gerilla direnişi ve halklar mücadelesi var Başur ve Rojava Kürdistan’ında. Diğer bir nokta ise bazı kazanımlar elde ettiği takdirde buralar onlara bataklık olacaktır. Kesinlikle bataklığa dönüştürülecektir. Ve bu Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da daha güçlü mücadeleye yol açacaktır. İşgale karşı Türkiye halklarını ve Türkiye’deki kadın hareketine düşen görevlerin yeniden altını çizmek gerekir. İşgale karşı, Kürdistan’da izlenen bu kirli siyasete karşı, bu inkarcılığa karşı güçlü bir politik mücadele yürütülemezse eğer, kesinlikle Türkiye’de faşizm yenilgiye uğratılamaz. Bunun altını çizmek gerekiyor. Türkiye halklarının, kadınların, ezilen cinsel kimliklerin mücadelesinin işgale karşı mücadeleyle birleşmesi gerekiyor. Yani Rojavada işgale dur diyen, Başur Kürdistan’da işgale dur diyen, gerillaya yoldaş olan bir halk mücadelesini, kadın hareketini geliştirmek zorunluluktur. Bu mücadelenin Türkiye’de  başarıya ulaşması açısından da bir zorunluluktur. Dolayısıyla da işgale karşı her cephede topyekün bir direniş örgütleyeceğiz. Milislerimiz ve gerillalarımızla bu mücadeleyi zaferle taçlandırana kardar sürdüreceğiz. Hesaplarını buna göre yapsın Erdoğan. AKP-MHP iktidarı Rojava’yı işgal etmeyi eğer pratik olarak planlıyorsa ve bunu örgütleyecekse de çok zor bir sürecin içerisine gireceğini burdan bir kez de KBDH olarak hatırlatmak istiyoruz.”

Delal Devrim:”Evet, Tekin Yoldaş son dönemde HBDH ve KBDH milislerinin eylemleri etkili ve yaygın eylemler oldu. Faşist iktidara karşı mücadelenin devamı konusunda neler söyleyeceksiniz?”

Tekin Yoldaş: “Her şeyden önce sözlerime başlarken hem Medya Savunma Alanları’nda direnen ve Kuzey Kürdistan dağlarında direnen gerillaları hemde HBDH milis eylemlerini gerçekleştiren güçlerimizi en devrimci duygularımla selamlamak istiyorum. Çünkü bu eylemler bizlerin yüzünü güldürürken, faşizmin karabasanı olmuş durumda. Biraz AKP-MHP iktidarının hedefi 2022 yılı içinde işgal saldırısı ve savaş politikasını derinleştirmek ve sonuç almak kendileri açısından. Çünkü şöyle düşünün, iktidar ekonomik açıdan bir tükeniş noktasına gelmiş durumda. Temel gıda ürünleri Türkiye’de artık korkunç bir enflasyonla karşı karşıya. Az önce Gezi’yi konuştuk. Gezi’de bir dolar bir buçuk liraydı. Şimdi Türkiye’de bir dolar on altı on yedi liraya ulaşmış durumda. Askeri ücrette bile hesapladığında bu işçilerin, emekçilerin, alın teriyle geçinen insanların hayatlarının nasıl zorlaştığını gösteriyor. Bu tablo içerisinde her geçen gün bu AKP-MHP faşist bloğunun desteği azalıyor. Halk nezdinde, emekçilerin, ezilenlerin nezdinde onlara karşı insanların tepkisi büyümekte. Onlarda çıkış olarak aslında bu korku rejimini, zapturapt rejimini derinleştirerek, baskıyı derinleştirerek yapıyorlar. Tek seçenekleri ve tek şansları karşılarında CHP gibi bir muhalefetin olması. Yani sokağa çıkmayan,kendini koruyan hep bir şekilde her kritik anda bu faşit rejime destek olan, bu savaş-işgal saldırısında da aslında CHP onların imdadına yetişti. AKP-MHP’nin temel hedefi işgal politikaları ile ömrünü uzatmaktır. Bir işgal saldırısı gerçekleştirmek, orada belli başarılar elde etmek, gerillayı bastırmak içeride HDP’yi kapatmak, siyaseti dizayn etmek, politik özgürlükleri kısıtlamak, Rojava Devrimi’ni boğmak… Baktığında aslında bölgede ve dünyada gericiliğin odağı durumdalar. Halk, emek, özgürlük karşıtı bir iktidar durumunda. Ve şimdi burada bunların hem Erdoğan’ın hem de Süleyman Soylu’nun temel iddiası dikensiz gül bahçesi yaratmaktır. Türkiye topraklarında bunlar herşeyi yapsınlar, Türkiye halkına-emekçilere, Kürt halkına, ezilenlere dönük her türlü suçu işlesinler, onlara kimse birşey yapmasın istemekteler. HDBH’ın da eylemleri de bir süredir yapılıyordu. Yıllık bilançoları kamuoyuna açıklıyorduk. Şimdiye kadar ki faşist rejimin politikası bunu reddetmekti. İnkar etmekti, “böyle eylemler olmuyor” demekti ya da oluyorsa da biz bir yerlerde sabotaj yapıyoruz onlar diyorki “elektrik direği devrildi”. Biz nerede bir eylem yapsak orada kaza oluyor ya da bu oluyordu. Artık mızrak çuvala sığmadı, kabul etmek zorunda kaldılar. Hem Bursa’da işkenceci gardiyanlara dönük yapılan eylem hem TÜGVA eylemi ile HBDH’ın yaptığı eylemleri kabul etmek zorunda kaldılar. Çünkü gelinen nokta çok açık, HBDH ateşi metropollerde faşizmi ve onun iktidar odaklarını hedef alıyor. HBDH’ın eylemleri onlarda korku ve kaygı yaratırken emekçilerde, ezilenlerde bir moral yaratıyor. Bu anlamıyla gerillanın dağdaki direnişi HBDH milislerinin eylemleri ile şehirlere taşınmış oluyor. Böyle değerlendirmek lazım. Tabii, bu eylemler aynı zamanda bizi de destekleyen halk kesimlerinde moral yaratmaktadır. Çünkü şu hesabı görüyor. Bir cezaevinde gardiyan işkence yapıyorsa onun hesabı ondan sorulacaktır. Ensar Vakfı bir halkın çocuklarına tecavüz ediyorsa, TÜGVA’da halkın çocuklarına tecavüz ediliyorsa o vakıflardan devrimciler hesap soracaktır. Kararlı bir iradedir, doğrudur da. Bu hesap sormaya devam edeceğiz. Bu açıdan Erdoğan’ı da Süleyman Soylu’yu da rahatsız etmeye devam edeceğiz. Onların uykuları kaçmaya devam edecek. Çünkü bizim davamız haklı bir davadır. Biz işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin haklı davasının temsilcileriyiz. Hiç bir mali güç, ekonomik güç haklı bir dava için verilen mücadelenin karşısında duramaz. Bunlar da bütün olanaklarını kullansalar da, bütün İstanbul sokaklarına kamera taksalar da, bütün herkesi kontrolden geçirseler de HBDH milislerinin eylemlerini engelleyemeyecekler. Bu eylemler artacak ve bu eylemler aslında faşizmin en güvende hissettiği alanlarda, en güçlü olduğunu düşündüğü alanlarda, metropollerde hedef alacak. Erdoğan rejimi Hitler faşizmine benziyor bu yönüyle. Hitler de bütün dünyaya savaş ilan ettiğinde Sovyet Kızıl Ordusu, Berlin’e yaklaşıncaya kadar, Alman halkına hep savaşı kazandıklarını anlatmış. Bugün Erdoğan rejimi de her açıdan ülkeyi yönetmekte zorlanmaktadır. Ekonomik çelişkiler çok derinleşmiş durumda. Her gün iktidar blokuna yakın bir ismin yolsuzluğu, uğursuzluğu, yaptığı bir halkın malını çalma eylemi açığa çıkıyor. Bunların karşısında iktidarı blokunun tavrı inkar etmek, yok saymak. Her gün o vakıflarında milyon dolarlar çaldığı, halkın alın teriyle kazandığı emeğini bu şekilde al aşağı ettikleri ortaya çıkıyor. Bunun karşısında bu kirli savaşı başlattılar ve derinleştirmeye çalıştılar. Hem MSA’da hem de Rojava’ya dönük işgal savaşı 2022 açısından Erdoğan’ın kaderini belirleyecektir. Bu savaşta yenilirse, başarısız olursa onun çöküşü hızlanacaktır.  Tıpkı 1905 Çarlık Rusyasında olduğu gibi. Bu tür egemen rejimler, bu tür baskıcı, otoriter, faşist rejimler köşeye sıkıştıklarında savaş kartını oynuyor. Erdoğan da öyle yapıyor. Ne zaman kendisi sorgulanmaya başlasa, sistem tarafından eleştirilse, halk tarafından eleştirilse, sistemi kriz içerisinde olsa o hemen çıkıp ne diyor halka? “ben gideceğim, Kandil’e bayrak dikeceğim”, “Gare’yi işgal edeceğim”, “Rojava’yı, Minbiç’i, Tıl Rıfat’ı işgal edeceğim” diyor. Bu politikalarında başarısız olması, yenilgiye uğraması onun da sonunu, çöküşünü hızlandıracaktır. Bu anlamıyla, uluslararası güçler destek vermezse bu savaşı sürdürmesi de zor. Bu anlamıyla bunun da farkındayız. HBDH güçleri olarak şu netlikteyiz. Hem gerilla direnişi – onun tarihsel öneminin altını bir kez daha çizmek istiyoruz- aynı zamanda bu 21. yy’da silahlı mücadelenin egemen sınıfa karşı, sömürücü sınıfa karşı, faşizme karşı silahlı direnişin ısrarının ifadesidir. Aynı zamanda kentlerde gerçekleştirilen HBDH milislerinin eylemleri bu faşist sömürü düzenini ve onun yürütmeye çalıştığı baskı rejiminin sonunu getirecektir. Bu anlamıyla Gezi’de katledilenlerin hesabını sadece sözle değil, sadece onları hatırlayarak değil onları katleden devletten, faşistlerden intikamını alma eylemidir birleşik devrim hareketimiz. Bu süreçte de şunu çok net bir şekilde söylemeliyiz. HBDH mücadelesi büyüyecektir, gelişecektir. Onların uykularını karabasana çevirmeye devam edeceğiz. HBDH yeni katılımlarla büyümekte, güçlenmektedir. Her gün onların baskısı, zulmü karşısında halk çocukları, emekçi çocukları daha fazla birleşik devrim mücadelesine güç vermektedirler. Bu anlamıyla birleşik devrim mücadelesinin hem gerilla alanlarında hem de milis mücadelesi ile büyüdüğünü görmek lazım. Bu yeterli değil, aynı zamanda şunu da söylemek gerekiyor. Bütün halk olarak faşist rejime karşı sokaklara çıkmak, özgürlük mücadelesini büyütmek gerekiyor. Kitlesel olarak da faşizmin saldırgan, halk düşmanı, baskıcı, otoriter rejimini teşhir etmek gerekiyor. AKP-MHP ittifakının en çok korktuğu şey sokak ve sokakta özgürlük mücadelesinin büyümesidir. Çünkü, bu mücadele onların sonunu getirecek mücadeledir. Bu bilinçle hareket etmeliyiz. Onların saldırıları karşısında direnişi büyütmek, örgütlülüğü büyütmek, hesap sorma bilincini güçlü kılmak faşizmin yenilgisini hızlandıracaktır. Bu anlamıyla bu bir irade savaşıdır. İrademiz nettir. Biz bu tarihsel mücadele geleneğimizle Denizlerden, Mahirlerden, İbrahimlerden aldığımız mücadele geleneğiyle, o mücadele geleneğini bugün 21. yy Türkiye’sinde yeni koşullara uyarlayarak birleşik devrim mücadelesinde geliştiriyoruz ve uyguluyoruz. Düşmanın bütün teknik olanaklarına rağmen, Zap’ta direnen gerillanın iradesini, kentlerde eylem örgütleyen milisi ve sokakta copa, baskıya karşı direnen halkımızın mücadelesini birleştirip ortak bir mücadele alanında birleşik devrim mücadelesini büyüteceğiz. Buna inanıyoruz. Bu anlamıyla, HBDH’ın bu süreçte daha fazla inisiyatif alacağını belirtmek istiyorum. HBDH eylemleri artarak devam edecektir. Burada hem gerillayı selamlarken milis güçlerimize faşizme karşı bu mücadeleyi daha da büyütmek, daha da geliştirme göreviyle karşı karşıya olduklarını belirtmek istiyoruz. Bu anlamıyla onlar bize saldırırken bizler de onları kendilerinin en güvende oldukları alanlarda hedef almaya, onlara dönük mücadeleyi güçlendirmeye devam edeceğiz. Yaşasın birleşik devrim mücadelemiz, yaşasın HBDH!”

Delal Devrim: “Ezilen işçi ve emekçilere, kadınlara, ezilen cinsel kimliklere, gençlere yönelik mesajınız nedir?”

Hevi Sarya: “Hem belirttiğiniz tüm kesimlere hem de KBDH’lılara bir çağrıda bulunmak isteriz. Bugün erkek gericiliğine, erkek egemenliğine karşı mücadelede aslında kadınlar önemli bir düzey ortaya koyuyor, Türkiye’de de Kuzey Kürdistan’da da. Bu mücadelenin işgale karşı mücadeleyle, Kürdistan’a yönelik savaş politikalarına karşı mücadeleyle birleştirilmesi dönemin en temel görevidir. Bu konuda da bazı olumlu örnekler ortaya çıktı. Örneğin, takip ettiğimiz kadarıyla batı kentlerinde, İzmir’de önemli bir hareketlilik vardı kadınlardan doğru. Ya da İstanbul’da yine bazı eylemler gelişti. Ama oldukça yetersiz. Türkiye’de ki kadın hareketinin potansiyeline baktığımızda, tarihine baktığımızda ‘neden bu yeterince Kürdistan’da ki işgal siyaseti karşısında bir kadın yoldaşlığına evrilemiyor. Neden bu güçlü bir kadın hareketine evrilemiyor?’ bu bizim açımızdan temel bir sorudur. Dolayısıyla, burada şu çağrıda bulunmak isteriz. İstanbullu, Ankaralı, İzmirli kadınlara, Trabzonlu kadınlara, Artvinli kadınlara, Manisalı kadınlara, Konyalı kadınlara… bütün illeri sıralayamayacağım ama Kürt kadınına yoldaş olan, Kürdistan’da ki gerillaya yönelik bu imha konseptine karşı duran bir eğilimin onurlu bir temsilcisi olma çağrısında bulunmak isteriz. Çünkü, bu onurlu bir duruştur. Burada, insanlığa yönelik bir saldırıdır aynı zamanda bu. Tüm insani değerler ayaklar altında çiğnenmektedir. Bu savaş hukuku vahşicedir. Kürdistan gerillasına uygulanıyor, Kürt halkımıza uygulanıyor ama bu tüm insanlığadır. Türkiye halklarına ve başta Türkiye’de ki kadınlara çağrımız bu olacaktır. İşgale karşı mücadeleyi yükseltmelerini, işgale karşı daha güçlü bir saldırı ruhuyla harekete geçmelerini istiyoruz. Aynı zamanda, mücadelenin silahlı biçimlerine katılım konusunda daha cesur, daha atak düzey gerekiyor. Bugün milis gruplarına katılmak, gerilla gruplarına katılmak bizim temel çağrımızdır. Türkiye’de faşizmi yenmek söz konusu olduğunda bugün silahlı mücadele olmazsa olmazdır. Devrimci şiddet araç ve biçimlerini kullanmak olmazsa olmazdır. Bunu bir yürüyüşe katılmakla eş değer önemde görmek lazım. Demokratik kitle örgütünde çalışmakla eş değerde görmek lazım. Lenin’in bir sözü var, “mücadelenin her araç ve biçimi toplumsal ve siyasi koşullara göre kullanılabilir” demektedir. Bugünkü toplumsal ve siyasi koşullar, maddi gerçeklikte devrimci şiddet araçlarını zorunlu kılıyor. O yüzden kadınların militan kadın hareketini yükseltmesi ve elde silah savaşı yükseltmesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Tüm çağrımız KBDH saflarında silah tutmayadır.”

Delal Devrim: “Sizin ezilen işçi ve emekçilere, kadınlara, ezilen cinsel kimliklere, gençlere yönelik mesajınız ne olacak?”

Tekin Yoldaş: “Herşeyden önce 2022’nin 6 ayı geride kaldı. Geride kalan 6 ay, önümüzde ki yaz günleri sadece ülke olarak sıcak değil, sınıf mücadelesi, ezen-ezilenin mücadelesi açısından da sıcak ve zorlu geçecek. Bu süreç AKP-MHP faşist iktidarının kaderinin de belirleneceği bir süreç olacak. Bu iktidarın yıkılması ve bu sistemin al aşağı edilmesi hem Türkiye halklarına, Kürdistan halklarına hem de Ortadoğu halkları açısından halkların düşmanı olan bir rejimin yıkılması ile sonuçlanacak. Bu mücadeleye en güçlü şekilde katılmak, omuz vermek gerekiyor. Gerilla saflarına katılmalılar, mücadeleyi büyütürken milis mücadelesine destek vermeliler. Bütün imkanlarla faşizmin bu işgal saldırılarına onay vermediklerini, aynı zamanda demokratik taleplerle ifade etmeliler. Bunları karşıt değil, birbirini destekleyen mücadeleler olarak görmek lazım. Çünkü, herkesin bu mücadelede yapabileceği birşey vardır. Nasıl ki faşizm emekçilere, ezilenlere, halka dönük topyekun bir saldırı yapıyorsa ona karşı bir halk olarak, topyekun savaşarak topyekun bir direnişi büyütmek ve topyekun olarak onu yenilgiye uğratmak zorundayız. Bu mücadeleye omuz vermeliyiz. Bu konuda da mücadele eden bütün arkadaşlara en devrimci selamlarımı iletmek istiyorum. Sorumluluklarımız büyük. Hem cephede bulunan, Zap-Avaşin-Metina’da ki yoldaşlara, hem Rojava devrim topraklarında mevzilerde bulunan Suriyeli ve enternasyonalist devrimcilere, Kürtlere, Araplara, Türkmen halklara ve aynı zamanda da Türkiye topraklarında, zindanlarda direnen devrimcilere faşizmin her türlü işkencesine karşı diz çökmeyen devrimcilere, emeği-alınteri için mücadele eden işçi sınıfına, ezilenlere buradan devrimci selamlarımızı iletmek istiyorum. Bu mücadeleye güç vermeliyiz. Faşizmin yenilgisi yakındır. Yaşasın devrim! Yaşasın sosyalizm! Yaşasın birleşik devrim mücadelemiz”

Paylaşın