En Çok Okunanlar, Slider, Umut Yazıları

Emperyalizm ve faşizme karşı özgürlük, barış ve sosyalizm mücadelesinin bayrağını yükseltelim – Editörya

Dünya kapitalist sisteminin krizinin etkilerini coğrafyamızda her geçen gün daha güçlü bir şekilde hissetmekteyiz. Dünya emperyalizminin hegemonya mücadelesi yeni bir nitelik kazanmaktadır. ABD emperyalizmi, dünya planında var olan hegemonik güç durumunu belirli bir alana çekerken, belirlediği bu alanda kendi çizdiği çerçevede daha güçlü bir hamle süreci işletmektedir.

ABD Başkanı Trump, yeni dönem dünya siyasetine dönük değerlendirmeler yaparken, esasen çok kutuplu dünya gerçekliğini kabul eden bir söylem dile getirmeye başladı. Özellikle kendi ülke çıkarlarını esas alan ve Amerika’yı yeniden güçlü kılma hedeflerine yönelen söylemleriyle, ikinci Trump dönemi bir dizi gerilimle ve çatışma durumuyla birlikte ilerlemektedir.

Trump iktidara geldiğinde, ABD’nin kendi çıkarlarını esas alması ve kendi dışındaki başka ülkelerin korunmasına dönük bir dizi ekonomik ve askeri sorumluluğu reddeden bir söylem dile getirdi. NATO başta olmak üzere birçok dünya planında örgütlenmenin ve bunlara aktarılan ekonomik imkanların gerekliliğini tartıştırdı.

Özellikle Amerika’nın Amerika kıtasına ve Batı yarımküreye yönelmesi yönünde yürüttüğü beyanlar, önemli bir eksen değişikliğini işaret etmekteydi. Biden döneminde yürütülen siyasetten farklı olarak, Amerika’nın dünyanın geri kalanına dönük sorumluluklarını en aza indirmesi, hatta bu konuda seçici davranması gerektiğine dönük değerlendirmeler bizzat Trump tarafından dile getirildi.

Trump’ın söylemlerinde yeni “Monroe Doktrini” ifade tarzı dikkat çekiciydi. Burada özellikle Amerika kıtasının tümü ve Amerika’ya yakın topraklarla ayrı bir ilgi yoğunlaşması ön plana çıkmaktadır.

ABD, kendisini bütün dünya planında değil ama daha sınırlanmış bir alanda hegemonik bir güç olarak tanımlamaktaydı. Bu açıdan Venezuela’ya dönük gerçekleşen tehditler ve sonrasında Maduro ve eşinin kaçırılması, dünya tarihinde az görünen örneklerden biri olarak tarihe geçti. Maduro ve eşi, ABD özel kuvvetleri tarafından kaçırılıp yargılanmak üzere ABD’ye götürüldü. Aynı zamanda Amerika, bizzat Venezuela’ya el koyduğuna dair beyanlarda bulundu. Yeni dönemde Venezuela yönetiminden beklentilerini sıraladı.

ABD, devletler arası hukuku hiçe sayarak dünya üzerinde haydutça yöntemlerle başka bir devletin başkanını kaçırarak, bütün dünya planında çatışma ve gerilim atmosferini tırmandırdı. Aynı zamanda yeni Monroe’cu politikalarını dile getirerek Kolombiya, Küba ve başka Amerika devletlerini de tehdit etti. İhtiyaç duyarsa buralardaki yönetimlere de el koyabileceğini ve liderlerini tutuklayabileceği tehditlerini sıraladı.

Sonrasında Grönland’ı Danimarka’dan isteyerek, devletler arası ilişkilerde yeni bir düzeyi ifade etti. Danimarka’ya dönük tehditlerde, eğer gönüllü bir şekilde bu adayı ABD’ye vermezse zorla el koyabilecek güce sahip olduğunu ifade etti. Bu açıdan NATO üyesi olan Danimarka, Amerika’nın güvenliği ve ekonomik çıkarları gerekçe gösterilerek açık bir şekilde başka bir NATO üyesi olan ABD tarafından tehdit edilmektedir.

Bütün bu sıradışı açıklamalar, narsist bir liderin tek başına hezeyanları değildir. ABD yönetimi, ekonomik olarak ayakta kalabilmek için olağanüstü yöntemlerle ülkeyi yönetme yolunu seçmektedir. Bu politika, dünya planında Amerika sermaye sınıfının istek ve çıkarlarıyla da uyumludur. ABD, dünyanın jandarması olmak yerine kendine en çok ekonomik kazanç getirecek coğrafyaların yağma ve talanına yönelmektedir.

Venezuela’ya dönük olarak gerçekleşen fiili darbe durumu biraz da böylesi bir politikanın sonucudur. Venezuela’nın bütün yer altı kaynakları yağmalanmakta ve dünya petrol piyasasında ABD’nin yeniden hakimiyetini mümkün kılacak bir talan siyaseti izlenmektedir. Venezuela’nın 300 milyar varillik petrol kaynaklarının doğrudan ABD petrol şirketleri tarafından işletileceği Trump tarafından ifade edildi.

ABD, kendi çıkarları için olası bir dünya savaşı konjonktürünü adım adım kışkırtmaktadır. Kendi çıkarları açısından Birleşmiş Milletler başta olmak üzere hiçbir uluslararası örgütlenmeyi dikkate almamakta, hatta bunları kendi çıkarları önünde engel görmektedir.

Ukrayna-Rusya savaşını bitirme yönünde ABD, kendi başına önemli bir irade beyan etmiştir. Bu yönde Putin ile çeşitli temaslar yapılmıştır. Trump, bizzat kendi ağzından, eğer iktidarda kendisi olsaydı bu savaşın hiç gerçekleşmeyeceğini dile getirmiştir. Ukrayna için Zelenski yönetimini bir yük olarak gören Trump, Rusya ile barış konusunda ısrarcı olmaktadır. Özellikle Zelenski ile kurduğu ilişki ve söylemleri düzeyinde sürekli olarak ABD çıkarlarına dikkat çeken Trump, Zelenski’yi ekonomik bir yük olarak görmektedir. Biden dönemindeki hibe yöntemi yerine silah satışı yöntemini esas alan Trump, 500 milyar dolarlık bir borcu da Ukrayna ile yapılan nadir elementleri işletme hakkıyla güvenceye almış oldu. Trump, Rusya ile yapılan bütün pazarlıklarda Rus üstünlüğünü kabul eden bir barış anlaşmasında ısrarcı olmuştur.

Ukrayna-Rusya arasındaki savaş uzadıkça Ukrayna’nın yaşadığı ekonomik ve askeri yenilgi daha belirgin bir duruma gelmektedir. Savaşın başından itibaren Rusya’yı yıpratma hedefinde olan Batı emperyalist bloğu, bu hedefini gerçekleştirirken kendi ülkelerinin ekonomilerinde de büyük bir yıpranma yaşamış durumdadır.

Avrupa, Trump’ın gözünde oldukça büyük bir yük olarak görülmektedir. Avrupa’yı kendi başına bırakıp, ABD çıkarlarına uyumlu oldukları sürece onu koruma yönündeki fikrini sürekli olarak açık yüreklilikle dile getirmektedir. Burada artık Avrupa’yı bir bütün olarak kendi başına bir güç olarak görmeyen Trump yönetimi, onunla her zaman kendi üstünlüğünü kabul ettiren bir tarzda diyalog kurmaktadır.

Avrupa topraklarında var olan askeri varlığını bile azaltmayı gözden geçiren Trump yönetimi, ABD emperyalizminin korumasını ucuz bir şey olmaktan çıkartmak istemektedir. NATO ülkelerinin hepsine bütçelerinin %5’ini askeri harcama olarak kullanmalarını zorunlu kılmak istemektedir. Bu şekilde NATO’nun ekonomik ve askeri yükünü bütün üyeler arasında paylaştırmaya çalışmaktadır.

Trump, kendi ağzından bizzat NATO’nun ömrünü tamamladığını ve gereksiz bir örgütlenme olduğunu dile getirmektedir.

ABD, Ortadoğu siyasetine dönük olarak da İsrail’in baş aktör olduğu bir Ortadoğu politikası izlemektedir. İsrail devleti, kendi çıkarları temelinde Ortadoğu haritalarını ve iktidarları değiştirme kudretine ulaşmış durumdadır. Bu gücü tek başına elde etmemiştir. Bu gücü ona doğrudan ABD desteği sağlamıştır. Filistin mücadelesi açısından Gazze’de ortaya çıkan ateşkes, esasen İsrail’in güvenlik politikalarını esas alan bir çözümdür. Filistin direnişinin silahsızlandırılıp zayıflatılmasını esas almaktadır.

İsrail saldırılarında resmi rakamlarla 70.000 Gazze’li öldürülmüş, 200.000 Gazze’li yaralanmış ve 2.5 milyon Gazzeli evlerini terk etmek zorunda kalmıştır. Yaşanan gerçek bir soykırımdır. Dünya ülkeleri bu duruma sessiz kalmakta, Siyonist rejimin yürüttüğü soykırım politikalarına ortak olmaktadırlar.

Erdoğan iktidarı, söylem düzeyinde her zaman Filistin halkının özgürlük mücadelesinin yanında olduğunu belirtmektedir. Hatta bu amaçla mitingler ve yürüyüşler gerçekleştirilmektedir. Ancak yaşamın içerisinde durum daha farklı cereyan etmektedir. İktidar, her zaman Ortadoğu’da attıkları adımlarla İsrail’in politikalarını destekleyen adımlar içerisinde olmuştur. Söylem düzeyi dışında, İsrail ile olan ticaret ve çeşitli temaslar değişik düzeylerde geçmişte de devam etmiştir ve halen devam etmektedir.

İsrail, Suriye politikasında da belirleyici güç haline gelmiş bulunmaktadır. Selefi Cihatçı olarak iktidara gelen Colani rejimi, ülke yönetimini adeta emperyalizme ve Siyonizme teslim etmiş durumdadır. Onlar ne isterse kabul etmekte, onların çizdiği sınırlar içerisinde politika yapmaktadır.

İran her daim hedef olarak namlunun ucunda olmaya devam ediyor. Emperyalizm ve Siyonizm, İran rejimini tasfiye etmek istemektedir. İran devletine de Venezuela’ya sunulan seçenek dayatılmaktadır. Ya ABD çıkarlarına teslim olacak ya da tasfiye edilecektir. İran içerisinde var olan ılımlı eğilimler, bu mücadelede Batı ile uyumlu olma seçeneğini değerlendirmeye çalışmaktadırlar. Emperyalizm ile uyumlu ve Batı dünyasına entegre olmuş bir İran fikri, İran sermaye çevrelerinde ve iktidar içindeki liberal eğilimlerce çokça dile getirilmektedir. Bugün yaşanan isyanların ve sokak gösterilerinin temelinde yaşanan büyük ekonomik kriz neden olarak ön plana çıkmaktadır. Elbette başka nedenler de insanların sokağa çıkmasında etkendir; ancak temelinde ekonomik krizin yarattığı tepkiler, eylemlerin başında kendini güçlü bir şekilde göstermiştir. Ekonomik krizin yanı sıra diğer önemli bir konu da İran’da var olan özgürlük yoksunluğudur. Molla rejiminin yıllarca sürdürdüğü baskı rejimi, işçi sınıfı ve emekçilerde büyük bir öfke yaratmış durumdadır. Bu öfke, kendisini özgürlük talebi arayışı olarak dışa vurmaktadır.

Emperyalist-Siyonist ittifak, önümüzdeki dönem İran’a dönük yeni bir saldırı sürecini hayata geçirebilir. Burada halkların özgürlük ve eşitlik talebini desteklerken, emperyalist-Siyonist ittifakın saldırılarının karşısında olmak önemli bir tutum olacaktır.

Erdoğan iktidarı, özellikle Trump ile New York’ta yaptığı son görüşme sonrası safını daha güçlü bir şekilde Batı emperyalist bloğundan yana koymuş bulunmaktadır. Bütün ekonomik ve siyasi tercihlerini bu yönde yapıyor, kendini bu yönde dizayn etmektedir.

ABD’den kaya gazı alım anlaşmaları yapmış, 300 adet Boeing yolcu uçağı alımı gerçekleştirmiş, İran ambargosuna ortak olma ve geçmişte bu ambargoyu delen sermaye çevrelerine dönük operasyon yapma kararı alınmıştır. Bölge planında daha fazla ABD ekseniyle hareket etme söylemi ön plana çıkmaktadır. Yeniden F-35 projesine geri dönme tartışmaları yapılmaktadır. Bütün bu tavizlerin karşılığı olarak, bizzat ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye temsilcisi Barak’ın ağzından kaçırdığı gibi, Erdoğan iktidarı Amerika’dan meşruiyet almıştır.

Bu temelde Ekrem İmamoğlu’nun düzmece iddialarla tutuklanması, ABD cephesinden çok da gündem yapılmamıştır. Aynı şekilde AB de İmamoğlu’nun tutuklanma sürecini sembolik tepkilerden öte bir şekilde değerlendirmemektedir. Yine Suriye meselesinin çözümü sürecinde Türkiye’ye, Trump’ın bizzat kendi ağzından çıkan ifadelerle önemli görevler verilmiştir.

Elbette bu durum, emperyalizmin bölge planı açısından AKP iktidarının bölgede önemli bir askeri operasyon gücü olarak, aynı zamanda yeni maceralara atılacağının işaretini vermektedir. Erdoğan iktidarını devam ettirebilmek için emperyalizme her türlü tavizi vermekten imtina etmemektedir.

AKP-MHP iktidarı, özellikle son yerel seçimlerde yaşadığı yenilgi durumunu, bizzat iktidar olmanın olanaklarını kullanarak telafi etme çabası içerisindedir. Özgür Özel, yerel seçimler sonrası yumuşama söylemlerinde bulunsa da, iktidarın bunu zaman kazanma olarak değerlendirip sonrasında CHP’nin bütün belediyelerine dönük bir operasyon sürecini hayata geçirdiğini gözlerimizle gördük.

CHP’li belediyeler, AKP iktidarı tarafından milli güvenlik tehdidi olarak ele alınıp tek tek soruşturmalarla adeta hareketsiz bırakılmıştır. Birçok belediye başkanı ve çalışanı tutuklanmıştır. Bir dönem HDP’li belediyelere yapılanların aynısı CHP’li belediyelere yapılmaktadır. Belediyeler, çeşitli soruşturma ve tehditlerle AKP’ye geçmeye zorlanmaktadır. Yasama, yürütme ve yargı kurumları arasındaki uyum, aynı zamanda AKP iktidarının seçimle gelse de seçimle kolay kolay gitmeyeceğinin canlı ispatı niteliğindedir.

AKP-MHP iktidarı, 1 Ekim 2024 tarihinden itibaren bizzat Devlet Bahçeli tarafından dile getirilen bir söylemle Kürt sorununda yeni bir süreç başlattı. 27 Şubat tarihinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla süreç yeni bir nitelik kazandı. Sonrasında Mayıs 2025’te gerçekleşen PKK kongresi ile süreç daha ileri bir boyuta taşındı. Temmuz Ayı içerisinde aralarında Besê Hozat’ın bulunduğu bir grup gerilla, silahlarını yakıp Türkiye’den çekildikleri açıklamasını yaptılar.

Kürt cephesinden bu adımlar atılırken iktidar cephesinden somut hiçbir adım atılmamıştır. İktidar, süreci özellikle Rojava’da yaşanacak gelişmelere indirgeyen bir yaklaşımla bekle-gör politikası izlemektedir. Kurulan komisyon ve iktidar sözcülerinin söylemlerinde ön plana çıkan, Kürt sorununun çözümü konusunda iktidarın geleneksel devlet anlayışının devamı niteliğinde söylemlerle sürece yaklaştığıdır.

Rojava’nın tasfiyesi, tasfiye edilemediği noktada zayıflatılması AKP-MHP iktidarının genel yaklaşımıdır. Bugün var olan çözüm süreci tartışmalarında da iktidarın bakış açısı prizmasından geçen her pratik, esasen bu kaygılar merkezli ilerlemektedir. Kürt halkının Rojava’da bir statü elde etmesi ve bunun uluslararası bir kabul görmesi, iktidarın en büyük korkusudur. Rojava devriminin boğulması hedefi, AKP-MHP iktidarı tarafından dış politikanın temeli olarak görünürken, son olarak Halep’te Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine dönük işgal saldırısı ve çeteler tarafından gerçekleştirilen katliamlarda gerçekler bütün çıplaklığıyla gözler önünde yaşanmaktadır. Kürt halkının örgütlülüğünü tasfiye politikası, pratik olarak Kürtlere dönük soykırıma dönüşmektedir. Bu politika karşısında Kürt halkının savaşçılarının fedakârca direniş göstermesi, tarihe yazılmış önemli bir kararlılık ve mücadele örneğidir.

Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı perspektifiyle proletarya sosyalistleri olarak, her zaman mücadele içerisinde Kürt halkıyla omuz omuza olduk ve onların bu süreçten en güçlü şekilde çıkmasının Türkiye işçi sınıfı mücadelesinin önünü açacağı düşüncesi içerisindeyiz.

Kürt sorunu, burjuva demokratik sınırlar içerisinde çözülebilecek bir sorundur. Tarihsel gelişimi içerisinde bu şekilde çözülmüş ulusal sorun örnekleri de çokça bulunmaktadır. Proletarya sosyalistleri olarak Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını en güçlü şekilde desteklerken, bu sürecin Türkiye devrimci hareketinin pozitif katkısıyla güçlenebileceği düşüncesindeyiz.

Bu pozitif katkı, esasen işçi sınıfı ve ezilenleri örgütleyerek Kürt halkının özgürlük mücadelesini sokakta militan bir mücadele hattıyla desteklemektir. İşçi sınıfı ve emekçilerin devrimci demokrasi mücadelesindeki talepleriyle onların taleplerini buluşturmak ana hedef olmalıdır. Pozitif destek; meselenin, işçi sınıfı ve ezilenlerin ortak mücadele süreci olarak örgütlenmesi, ezilenlerin mücadele kararlılığını ifade etmesi ve bu yönüyle mücadeleyi ön plana çıkarması şeklinde formüle edilebilir. Bu süreci bekleyip görme süreci olarak görmeyerek, inisiyatif alınan ve devrimci siyasetin kendisini örgütleyip geliştireceği bir süreç olarak değerlendirmek esas alınmalıdır. İşçi sınıfı ve emekçiler içerisinde faşizmin yarattığı şovenist atmosfer geriletilerek, sınıf siyasetinin daha güçlü bir şekilde örgütlenmesi imkanları zorlanmalıdır.

Ülke ve dünya planında önemli gelişmelerin yaşandığı bir tarihsel dönem içerisindeyiz. Türkiye işçi sınıfının yaşadığı ekonomik kriz, kendini her geçen gün daha güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Sermaye sınıfları, kendi ekonomik krizlerinin faturasını işçi sınıfı ve emekçilere kesmektedir. Bu yönüyle önümüzdeki dönem, ülkemiz coğrafyasında sınıf mücadelesinin daha fazla ön plana çıkacağı bir dönem olacaktır.

İşçi sınıfı ve emekçiler saflarında yoksulluk daha fazla artacaktır. Kapitalist sömürü düzeninin dişlileri daha yoğun sömürü üzerinden dönecektir. Bu durum karşısında, sınıf mücadelesinin yürütücüsü olan devrimcilerin meşruiyetinin daha fazla artacağını görmek gerekmektedir.

Kürt sorununun içine girdiği çözüm süreci ve bu sürecin yarattığı olumlu politik iklim, sokaklarda kitle hareketinde kendini daha güçlü bir şekilde hissettirecektir.

Elbette bütün bu süreç, sınıf mücadelesinden ve ezilenlerin mücadelesinden bağımsız bir zeminde ilerlemeyecektir. Dünya planında gelişen anti-emperyalist hareket, Türkiye siyasetine de önemli etkilerde bulunacaktır. ABD emperyalizminin saldırgan ve gangsterce politikaları, dünya halkları nezdinde büyük bir öfke ve tepki yaratmaktadır. Türkiye halkları da aynı şekilde emperyalizmin bölge ve dünya politikalarının yarattığı kaotik gelişmeleri gördükçe daha güçlü bir şekilde yaşamaktadır.

İşçi sınıfı mücadelesinin gelişimi ve toplum içerisinde demokrasiden yana olan diğer güçlerle buluşması önemli bir gelişmedir. Faşist iktidarın yürüttüğü politikalar ve emperyalizmle kurduğu ilişki, Türkiye halkları nezdinde büyük bir öfke yaratmaktadır.

Devrimci siyaset olarak, emperyalizmin, Siyonizmin ve faşizmin bölge politikalarının sonuçlarını Türkiye ve bölge halklarına en güçlü şekilde anlatma göreviyle karşı karşıyayız.

Türkiye coğrafyasında emperyalizme karşı işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesinin gelişme koşulları her zaman var olmuştur. Bu bilinçle devrimci siyaset olarak, emperyalizme, Siyonizme ve faşizme karşı olan güçlerle değişik düzeylerde eylem ve ittifak ilişkileri kurmayı kendimize hedef koymalıyız.

Kürt özgürlük hareketiyle kurulan stratejik ittifak ilişkisi temelinde, Kürt sorununun demokratik çözümünü desteklerken aynı zamanda onların demokrasi mücadelesi talepleriyle ezilen diğer kesimlerin demokrasi mücadelesi taleplerini ve işçi sınıfının mücadelesini birleştirme tarihsel sorumluluğunun altını bir kez daha en güçlü şekilde çizmeliyiz.

Öte yandan, devrimci siyaset olarak kendi bağımsız politik varlığımızı ve yürüttüğümüz politik faaliyeti derinleştirecek bir mücadele hattı içerisinde olmamız kritik bir öneme sahiptir. İktidar cephesi, süreci Türkiye devrimci hareketi ve Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmek için değerlendirme çabası içerisindedir.

Devrimci siyaset olarak, kendi politik faaliyetini işçi sınıfı ve emekçiler içerisinde derinleştirme sürecini geliştirerek, içinde bulunan süreçten kaynaklanan var olan çatışmasızlık sürecini doğru bir temelde güçlü bir şekilde değerlendirilmelidir.

Ülke ve bölge planında yaşanan gelişmeler düşünüldüğünde, anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele dinamiklerinin doğru temelde örgütlenmesi, bizlere bugün öngördüğümüzden daha büyük devrimci olanaklar sunacaktır.

Bu temelde bir sonraki editör yazısında görüşmek üzere, devrimci selam ve saygılarla…

Paylaşın