Mustafa Çiçek, Umut Yazıları, YAZARLAR

Kapitalizmin Kriz Rejimi: Faşizm – Mustafa Çiçek

Faşizm, kapitalist kriz dönemlerinde finans kapitalin en gerici kesimlerinin çıkarlarını korumak amacıyla kitle tabanı oluşturularak örgütlenen; işçi sınıfına ve demokratik hareketlere karşı terörist bir diktatörlük biçiminde ortaya çıkan özgül bir rejim tipidir. Marksist-Leninist yaklaşım, faşizmi yalnızca kültürel, ideolojik ya da psikolojik bir sapma olarak değil; doğrudan sınıfsal temellere dayanan siyasal ve tarihsel bir olgu olarak ele alır. Bu perspektif, faşizmin küçük burjuvaziyi ve lümpen unsurları seferber etmesini, devlet aygıtını yeniden yapılandırmasını ve işçi sınıfının örgütlü gücünü sistematik biçimde ezmesini bütünlüklü bir çerçevede kavramayı mümkün kılar.

Bu bağlamda faşizm, burjuva demokrasisinin basit bir karşıtı değil; kapitalizmin derin kriz koşullarında burjuvazinin demokrasi maskesini terk ederek başvurduğu açık bir yönetim biçimidir. Kapitalist sistemin krizleriyle faşizmin yükselişi arasındaki ilişki rastlantısal değil, yapısaldır.

Georgi Dimitrov’a göre faşizm, finans kapitalin en gerici kesimlerinin işçi sınıfını ve demokratik hareketleri bastırmak üzere devleti yeniden örgütlemesidir. Bu tanım, faşizmi burjuva demokrasisinden kopuk bir istisna olarak değil, onun kriz koşullarında aldığı özgül bir biçim olarak konumlandırır. Böylece faşizmin kitle tabanı, devlet aygıtıyla kurduğu ilişki ve sınıf mücadelesindeki işlevi aynı bütünlük içinde analiz edilebilir.

Kapitalist sistemin doğasında bulunan krizler yalnızca ekonomik çöküşler yaratmaz, aynı zamanda derin toplumsal ve siyasal kırılmalara yol açar. Kâr oranlarının düşme eğilimi, finans kapitalin yoğunlaşması ve uluslararası rekabetin sertleşmesi, burjuvazinin farklı fraksiyonları arasındaki gerilimleri artırırken işçi sınıfı ve ezilen kesimler üzerindeki baskıyı yoğunlaştırır. Bu süreç, burjuva devletlerini daha otoriter yönetim biçimlerine yöneltir ve faşist yöntemleri bir “çıkış yolu” olarak gündeme getirir. Dolayısıyla faşizm, burjuvazinin kapitalizmin krizlerine verdiği tarihsel ve siyasal bir yanıttır.

Komintern’in Stratejik Hataları ve Tarihsel Dersler

1928–1933 yılları arasındaki “Üçüncü Dönem”, Komintern’in faşizme karşı mücadelede en sorunlu evrelerinden biridir. Kapitalizmin nihai krizine girildiği ve devrimci bir yükselişin kaçınılmaz olduğu varsayımı, sosyal demokrasinin “sosyal faşizm” olarak tanımlanmasına yol açmıştır. Sosyal demokrat partiler, işçi sınıfını sistem içinde tuttukları gerekçesiyle faşizmin dolaylı taşıyıcıları olarak değerlendirilmiş; bu nedenle komünist partiler sosyal demokrat işçilerle birleşik mücadele yürütmeyi reddetmiştir.

Bu politika, işçi sınıfının bölünmesine ve faşizmin güçlenmesine hizmet etmiştir. Almanya deneyimi bunun en çarpıcı örneğidir. Nazi hareketi yükselirken Almanya Komünist Partisi, Sosyal Demokrat Parti’yi baş düşman olarak tanımlamış; birleşik cephe çağrılarını reddetmiştir. Faşist iktidarın kapitalist çelişkileri keskinleştirerek devrimi hızlandıracağı yönündeki beklenti ise tarihsel olarak son derece tehlikeli bir yanılgı olmuştur. 1933’te Hitler’in iktidara gelişi, işçi sınıfının bölünmüşlüğünün ve bu yanlış stratejinin doğrudan sonucudur. Faşizm, neredeyse örgütlü bir direnişle karşılaşmadan iktidarı ele geçirmiştir.

Bu yenilginin ardından Komintern’in kapsamlı bir özeleştiri sürecine girmemesi, “sosyal faşizm” tezinin teorik olarak açık biçimde reddedilmemesi, sonraki stratejilerin sınırlarını da belirlemiştir.

1935’te toplanan 7. Komintern Kongresi, faşizme karşı mücadelede önemli bir yön değişikliğini temsil eder. Dimitrov’un raporları, faşizmin ancak işçi sınıfının birleşik eylemi ve geniş halk kesimlerinin seferber edilmesiyle durdurulabileceğini vurgulamıştır. Bu çerçevede, komünist ve sosyal demokrat işçilerin örgütsel bağımsızlıklarını koruyarak ortak mücadele yürütmesini hedefleyen birleşik işçi cephesi ile küçük burjuvazi ve demokratik burjuva unsurlarla ittifakı öngören halk cephesi stratejisi öne çıkmıştır.

Ancak bu dönüşüm, önceki dönemin hatalarıyla açık bir teorik ve politik hesaplaşma yapılmadığı için sınırlı kalmıştır. Almanya yenilgisi yanlış bir stratejinin ürünü olarak değil, talihsiz bir tarihsel kesit olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım, halk cephesi politikasının devrimci sınırlarını da belirlemiştir. İspanya ve Fransa örneklerinde halk cepheleri kısa vadeli kazanımlar sağlamış; ancak devrimci inisiyatifin bastırılması faşizmin nihai yenilgisini engellemiştir. İtalya örneği ise faşizmin erken zaferi karşısında Komintern’in geç ve yetersiz analizinin sonuçlarını ortaya koymaktadır.

Faşizmin Güncel Yükselişi

Emperyalist kapitalizm 2008 küresel mali krizinden bu yana derin bir yapısal kriz sürecindedir. Gelir ve servet eşitsizlikleri tarihsel boyutlara ulaşmış, finansal spekülasyonlar ve kaynak paylaşımındaki dengesizlikler toplumsal çelişkileri keskinleştirmiştir. Bu koşullar, işçi sınıfı ve orta sınıf üzerinde ağır sonuçlar yaratmakta, toplumsal hoşnutsuzluğu artırarak aşırı sağ ve faşist eğilimlerin güçlenmesine zemin hazırlamaktadır.

Kapitalizmin yapısal krizleri uluslararası gerilimleri de derinleştirmektedir. Lenin’in emperyalizm analizinin işaret ettiği gibi, finans kapitalin yoğunlaşması ve tekelleşme paylaşım ve yeniden paylaşım mücadelelerini kaçınılmaz kılar. Günümüzde bu durum, askerî blokların güçlenmesi, nükleer silahlanma ve jeopolitik rekabetle birleşerek yeni bir dünya savaşı riskini somutlaştırmaktadır. İşçi sınıfının örgütsel zayıflığıyla birleşen bu kriz ortamı, faşizmin kitle desteği bulmasını kolaylaştırmaktadır.

ABD’de Trump dönemiyle belirginleşen otoriterleşme, Almanya’da AfD’nin yükselişi, Fransa ve İtalya’da Le Pen ve Meloni’nin faşizmi parlamenter sistem içinde normalleştirmesi ve Türkiye’de AKP-MHP iktidarı bu sürecin güncel örnekleridir. Bu örnekler, faşizmin tarihsel bir anomali değil; kapitalist kriz koşullarında burjuvazi tarafından yeniden üretilen bir siyasal seçenek olduğunu göstermektedir.

AKP-MHP Faşist İktidarı

Türkiye’de faşizm, geleceğe dair soyut bir tehdit değil; güncel ve somut bir gerçekliktir. AKP-MHP iktidar bloğu, kapitalist krizin derinleştiği koşullarda burjuvazinin sınıf egemenliğini sürdürmek üzere inşa ettiği faşist bir iktidardır. Bu rejim, geçici bir otoriterleşme ya da kişisel bir iktidar sapması olarak kavranamaz.

AKP-MHP faşist iktidarı finans kapitalle, inşaat ve rant sermayesiyle, savaş ekonomisiyle bütünleşmiş, devlet aygıtını baştan aşağı yeniden yapılandırmış ve işçi sınıfını, Kürt halkını ve tüm muhalif kesimleri sistematik zor yoluyla bastıran bütünlüklü bir rejim inşa etmiştir ve etmektedir. Yasama, yürütme ve yargı, ordu, medya ve bürokrasi siyasal zor aygıtlarına dönüştürülmüştür. Grev yasakları, sendikal faaliyetlere yönelik baskılar, siyasal tutuklamalar, kayyım uygulamaları ve medya tekelleşmesi bu rejimin geçici uygulamaları değil, bilinçli ve planlı sınıf politikalarıdır.

Açlık, yoksulluk ve güvencesizlik yalnızca bu düzenin başarısızlığı değil, işçi sınıfını denetim altında tutmaya yönelik temel araçlardır. AKP-MHP faşizmi, burjuvazinin iradesi dışında gelişmiş bir siyasal sapma değil, özellikle 2015 sonrasında derinleşen sınıf çelişkileri, işçi direnişleri, Kürt halkının elde ettiği nispi kazanımlar ve bölgesel ve küresel savaş dinamikleri karşısında burjuvazinin bilinçli bir tercihi olarak şekillendirmektedir.

Bu faşist rejim, bugüne kadarki süreçte saldırılarını öncelikle işçi sınıfına, sosyalistlere, komünistlere, Kürt halkına, kadın ve LGBTİ+ hareketine yöneltmiş olsa da, bugün artık burjuva muhalefetini de hedef alan bir baskı hattı izlemektedir. Bu yönelim, faşizmin “aşırılaşması” ya da iktidar bloğundaki kişisel tercihlerle açıklanamaz. Aksine bu durum, kapitalist krizin derinleşmesiyle birlikte burjuvazinin kendi siyasal temsil mekanizmalarının dahi işlevsizleşmesi ve rejim açısından potansiyel bir istikrarsızlık kaynağı hâline gelmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Faşizm bu aşamada, yalnızca işçi sınıfını ve ezilenleri değil, burjuva siyasal alanın görece özerk unsurlarını da tasfiye ederek tüm siyasal yaşamı doğrudan zor aygıtları üzerinden denetim altına almaya yönelmektedir.

Faşist iktidar bugün, işçi direnişlerine, siyasal tutsaklara, kadın ve LGBTİ+ hareketine ve akademiye yönelik baskılarda, Kürt halkına karşı sürdürülen savaş politikalarında en çıplak hâliyle ortaya çıkmaktadır. Kayyım rejimi, askerî operasyonlar ve inkâr politikaları bu faşist iktidarın süreklilik kazanmış, kurumsallaşmaya başladigi uygulamalarıdır.

Faşizme Karşı Birleşik Cephe

Tarihsel deneyimler, faşizme karşı mücadelenin hem geniş ittifakları hem de sınıf bağımsızlığını birlikte gözetmesi gerektiğini göstermektedir. Birleşik cephe politikalarının gecikmesi ya da eksikliği, Almanya ve İspanya örneklerinde olduğu gibi faşizmin önünü açmaktadır.

Faşizme karşı mücadele, Komintern deneyiminden çıkarılan derslerle yeniden ele alınmalıdır. İşçi sınıfı örgütleri ile demokratik kitle hareketleri arasında kalıcı ve stratejik bir koordinasyon sağlanmalı; sekter yaklaşımlar terk edilmelidir. Bu birlik, işçi sınıfının örgütsel ve siyasal bağımsızlığını koruyarak geniş halk kesimlerini kapsamalıdır.

Bu bağlamda sosyalistlerin (aktüel olmasi nedeniyle belirtmekte fayda var), CHP’nin kuyruğuna takılma ya da CHP’yi toptan reddetme hatasına düşmemesi gerekir. CHP’nin bir burjuva partisi olduğu, devletin kurucu partisi oldugu gerçeği göz ardı edilmeden, anti-faşist mücadelede onun tabaniyla birlikte saf tutulmalı, sınıfsal sınırlar net biçimde korunmalıdır. Ancak anti-faşist mücadele adına olası bir seçimde CHP’yi ya da adaylarını desteklemek ile faşizme karşı mücadele aynı şey değildir, bu iki alanın birbirine karıştırılmaması hayati önemdedir.

Mart eylemlilikleri (nitelik olarak anti fasist mücadeleden farkini unutmadan) bu açıdan öğretici bir deneyim sunmuştur. Solun önemli bir bölümü, sokağa çıkan kitleleri yalnızca CHP ve İmamoğlu destekçileri olarak değerlendirerek bu kitlelerin arkasına takılmış, sonuçta CHP muazzam kitle öfkesini düzen içi sınırlara yönlendirmeyi başarmıştır. Bu deneyim, anti-faşist mücadelede sınıf bağımsızlığının vazgeçilmezliğini bir kez daha göstermiştir.

Faşizme karşı mücadele erken, kararlı ve süreklilik taşımalıdır. Faşizm kurumsal olarak tam iktidarını kurmadan önce baskı altına alınmadığında hızla güçlenmektedir. Reform beklentileri, tarafsızlık politikaları ve edilgenlik faşizmi zayıflatmaz; meşrulaştırır.

Bugün Türkiye’de faşizmin kurumsallaşmasının engellenmesi, işçi sınıfının bağımsız siyasal bir güç hâline gelmesi ve Kürt halkı başta olmak üzere tüm ezilenlerin ve sömürülenlerin özgürleşmesi, doğrudan AKP-MHP faşist iktidarının hep birlikte mücadele ederek dağıtılmasına bağlıdır.

Paylaşın