Umut Yazıları

Anti-Emperyalist mücadelede gençliğin rolü – Dilara Çelik – Enes Tekin

Emperyalizmi yalnızca devletler arası bir güç mücadelesi olarak değil, kapitalizmin tarihsel gelişiminin zorunlu bir aşaması olarak ele aldığımızda, bütün parçalar birbirine bağlanır. İlkel komünal toplumdan sonra ortaya çıkan her toplumsal sistem, bir sonrakinin maddi ve tarihsel koşullarını hazırlamıştır. Kapitalizmi önceki üretim biçimlerinden ayıran temel özellik ise, sömürüye dayalı yaratılan sermaye birikimidir. Bu sermaye birikimi süreci, üretimin giderek yoğunlaşmasına, sermayenin merkezileşmesine ve “serbest rekabet” özelliğini pazarlayan kapitalizmin yerini tekelci aşama olan emperyalizme bırakmasına yol açmıştır. Yani emperyalizm, kapitalizmin bir tercihi değil, zorunlu sonucudur.

Lenin’in tanımladığı gibi, üretimin tekeller yaratacak ölçüde yoğunlaşması, banka ve sanayi sermayesinin birleşerek finans kapitali oluşturması, sermaye ihracının meta ihracının önüne geçmesi ve dünyanın büyük güçler arasında paylaşılması, emperyalizmi küresel bir sistem hâline getirmiştir. Bugün gıda, teknoloji, finans, enerji ve bilişim gibi alanların birkaç büyük sermaye grubunun elinde toplanması, bu sürecin güncel biçimidir. Bankalar artık ilk ortaya çıktığı gibi yalnızca aracılık yapan kurumlar değil, doğrudan üretimi ve siyaseti belirleyen mali oligarşinin merkezidir. Dünyanın en büyük bankalarının önemli bir bölümünün doğrudan Çin devletine bağlı olması, bu tekelci yapının devletlerle nasıl iç içe geçtiğini göstermektedir.

Bu ekonomik yapı, doğal olarak küresel bir güç mücadelesini de beraberinde getirir. ABD ile Çin arasındaki rekabet, emperyalizmin güncel biçimde nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koymaktadır. ABD, askeri üs ağı ve doların rezerv para olması sayesinde hâlâ çok güçlüdür; ancak artık mutlak egemen değildir. Çin, Hindistan, Rusya gibi aktörler bu düzen içinde yeni konumlar edinmeye çalışmaktadır. NATO ve AB ile benzer işlevleri yerine getiren BRICS ve Şanghay İş Birliği Örgütü gibi yapılar da emperyalist sistemin kendi iç çelişkilerinden doğan alternatif arayışların ifadesidir.

Burada önemli olan şudur: Emperyalizm yalnızca birkaç büyük devletin rekabeti değildir. Aynı zamanda bu sistem, her ülkenin iç yapısını da belirler. Emperyalizm, ekonomik olarak geri bırakılmış ülkelerde yalnızca dışarıdan dayatılan bir baskı değildir; devlet aygıtına, sermaye sınıfına ve toplumsal yapıya işlemiş içsel bir olgudur. Yani emperyalizm, içerideki egemen sınıf ve onun araçlarıyla (devlet, medya vb.) yeniden üretilir. Bu nedenle emperyalizmle mücadele, zorunlu olarak içerideki sınıf egemenliğiyle mücadele anlamına gelir.

Türkiye’nin emperyalist sistem içindeki konumu, bu durumun somut bir örneğidir. Büyük sermaye grupları, uluslararası sermaye ile bütünleşmiştir. Koç ve Sabancı gibi holdingler, otomotivden finansa kadar stratejik alanlarda küresel sermaye ile ortaklaşmış durumdadır. Türkiye’de sermaye gruplarının üretimi, enerji ve teknoloji gibi üretim alanları yerine ara parça üretimleri ve bunların montajına dayanmaktadır. Esas üretim alanlarından olan imalat sanayisinde ileri teknoloji ürünlerinin payının %3 civarında olması, bağımlılığın bir göstergesidir.

Yabancı sermaye, üretime değil; finans, sigorta ve rant alanlarına yönelmekte, enerji bağımlılığı ise dış ticaret açığını kalıcılaştırmaktadır. AKP’nin iktidarının başladığı günden bugüne inşaat gibi üretken olmayan alanlara verilen teşvikler ise bağımlı sermaye birikiminin önünü açmaktadır. Bu tablo, emperyalizmin Türkiye’de yalnızca dış ilişkilerde değil, doğrudan ekonomik yapının içinde yaşadığını gösterir. Yani emperyalizm burada “içsel”dir.

Enerji ve gıda meselesi, bu bağımlılığın uluslararası boyutunu tamamlar. Rusya’nın Avrupa üzerindeki enerji etkisi, Ukrayna Savaşı ile birlikte emperyalist rekabetin ekonomik olduğu kadar siyasal ve askerî bir nitelik taşıdığını da ortaya koymuştur. Aynı savaşın küresel gıda krizini derinleştirmesi, emperyalizmin yalnızca devletleri değil, doğrudan bizlerin yaşam koşullarını belirlediğini gösterir. Açlık, yoksulluk ve göç, emperyalist sistemin kaçınılmaz sonuçlarıdır.

Askeri alan ise bu düzenin zor aygıtıdır. ABD’nin devasa askeri harcamaları, Rusya’nın silah ihracatındaki konumu ve Türkiye’nin savunma sanayisine yaptığı yatırımlar, emperyalizmin yalnızca ekonomik değil, askeri bir sistem olduğunu da gösterir. Nükleer silah stoklarının insanlığı defalarca yok edebilecek düzeyde olması, bu düzenin insanlık için nasıl bir tehdit oluşturduğunu gözler önüne serer.

Ortadoğu ise emperyalizmin iç ve dış boyutlarının birleştiği en çıplak alandır. Çizilen yapay sınırlar, halkları bölmüş ve kalıcı bağımlılık ilişkileri yaratmıştır. ABD’nin İsrail jandarmalığını merkeze alan Ortadoğu politikası ve stratejisi, emperyalizmin klasik yöntemlerinin güncel biçimleridir. Kürt Özgürlük Hareketi ve Rojava Devrimi ise bu statükoya karşı ortaya çıkan tarihsel bir itirazın taşıyıcısıdır. Bu yüzden emperyalizm, bu hareketleri ya boğmak ya da denetim altına almak istemektedir. Bugün Türkiye’deki gençlik mücadelesi için Rojava’ya dönük saldırılar da bundan kaynaklıdır; anti-emperyalist mücadelenin en önemli başlıklarından biridir.

Konuya tam da bu noktada 68 gençlik hareketinin kavrayışı ile bakmak, yolumuzu aydınlatacaktır. 68 gençliği, Filistin direnişini emperyalizme karşı yürütülen ortak mücadelenin bir parçası olarak görmüştür. 68 kuşağının anti-emperyalist perspektifinin enternasyonalist boyutu ise Filistin’le kurulan güçlü dayanışmada somutlaşmıştır. Filistin halkının topraklarının gasp edilmesi, İsrail’in emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olarak konumlandırılması, Türkiye’deki egemen kapitalist düzenle aynı emperyalist sistemin ürünleri olarak kavranmıştır. Bu nedenle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Filistin kamplarında aldığı eğitim, romantik ya da sembolik bir dayanışma değil, anti-emperyalist mücadelenin enternasyonalist karakterinin bilinçli bir sonucudur. 68 kuşağı için Filistin, “uzak bir coğrafya” değil, emperyalizme karşı mücadelenin en önemli mevzilerinden biridir. Bu bağlamda anti-emperyalizmin yapay sınırlar içinde hapsedilemeyeceğini, bu mücadelenin enternasyonalist olmak zorunda olduğunu tarihsel olarak ortaya koymuştur.

Bugün Rojava’ya dönük saldırılar da aynı emperyalist sistemin ürünüdür. Ortadoğu’yu ezilen halklar için cehenneme çevirmeyi hedefleyen, halkların kendi kaderini tayin hakkını boğmaya çalışan bir stratejinin devamıdır. Filistin’de Siyonist işgal neyse, Rojava’ya dönük kuşatma da odur. Bu nedenle bugünün gençliği için anti-emperyalist mücadele, yalnızca Türkiye sınırları içinde verilen bir mücadele değil; Filistin’de, Rojava’da ve Ortadoğu’nun bütününde yürütülen direnişlerle birleşen enternasyonalist bir hattı zorunlu kılar. 68 kuşağının Filistin’de kurduğu bağ, bugünün gençliğine şunu hatırlatır: Emperyalizme karşı mücadele ya enternasyonalisttir ya da eksiktir. Türkiye’de geleceksizliğe mahkûm edilen gençliğin kurtuluşu, Ortadoğu halklarının özgürlük mücadelesinden ayrı değildir; aynı düşmana karşı, aynı tarihsel hatta verilen ortak bir mücadeledir.

68 kuşağı, emperyalizmi yalnızca dış politika meselesi olarak değil, Türkiye’deki sermaye düzeniyle birleşmiş bir sistem olarak kavramıştır. Emperyalizm dışarıda bir güç, içeride ise bir sınıf ilişkisidir. Bu yüzden anti-emperyalizm, anti-kapitalist olmak zorundadır. Bu pencereden baktığımızda, anti-emperyalizm mücadelesinin önemi ve içeriği daha net anlaşılabilir.

Bugün gençliğin yaşadığı işsizlik, güvencesizlik, barınma krizi ve geleceksizlik, emperyalizmin içsel karakterinin gündelik hayattaki karşılığıdır. Emperyalizm artık yalnızca NATO üsleri ya da dış borç değildir.

Bu nedenle anti-emperyalist mücadele, yalnızca “dış güçlere karşı çıkmak” değildir. Aynı zamanda içerideki sömürü düzenine karşı devrimci bir kopuştur.

Emperyalizm;

● Diplomalı işsizliğin “normal” hâle gelmesidir,

● Staj adı altında ücretsiz emek sömürüsüdür,

● KYK borcuyla geleceğimizin ipotek altına alınmasıdır,

● Üniversitelerin şirketleşmesi, öğrencilerin “müşteri”ye dönüştürülmesidir,

● Nitelikli beslenme ve barınmanın lüks hâline gelmesidir.

Bu yüzden gençliğin yaşadığı kriz, geçici bir “ekonomik daralma” sorunu değil, emperyalist-kapitalist sistemin yapısal sonucudur. Bugün gençliğe sürekli “bireysel başarı”, “girişimcilik”, “kendini geliştir” masalları anlatılmasının nedeni de budur. Sistem, kolektif bir çıkışın mümkün olduğunu gizlemek için sorunu bireyin yetersizliği gibi sunar. Oysa sorun bireysel değil, sınıfsaldır.

68 kuşağının tarihsel önemi tam da burada ortaya çıkar. 68 gençliği, kendi geleceksizliğini kişisel bir kader olarak değil, emperyalizme bağımlı kapitalist düzenin sonucu olarak kavradı. Üniversiteleri yalnızca bir eğitim alanı değil, sınıf mücadelesinin bir mevziisi olarak gördü. Gençlik hareketi, kendisini işçi sınıfının mücadelesinden ayrı ve kopuk bir alan olarak değil, onunla birleşmesi gereken devrimci bir özne olarak konumlandırdı. Bu bağlamda üniversiteli gençlik hareketi, dönemin işçi direnişlerine, grev ve yürüyüşlerine omuz verdi.

Bu perspektifin en somut ifadesi, 15–16 Haziran İşçi Ayaklanması sırasında ortaya çıktı. Yüz binlerce işçinin DİSK’in kapatılmasına ve örgütlenme haklarının gasp edilmesine karşı ayağa kalktığı bu tarihsel kırılma anında, üniversite gençliği barikatlarda işçi sınıfıyla omuz omuza yer aldı. Fabrikalardan yükselen direnişle kampüslerde biriken öfke birleşti ve gençlik, sınıf mücadelesinin doğrudan bir parçası hâline geldi. 15–16 Haziran, gençliğin devrimci potansiyelinin ancak işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle birleştiğinde gerçek bir toplumsal güç hâline geldiğini gösteren tarihsel bir deneyim oldu.

68 kuşağının öğrenci gençlik hareketinin perspektifi, emperyalizmin yalnızca dış baskı olmadığını, içerideki sermaye sınıfı, devlet aygıtı ve ideolojik mekanizmalarla birlikte işlediğini ortaya koydu. 15–16 Haziran’da devletin tankla, copla ve yasaklarla işçi sınıfının karşısına dikilmesi, burjuva devletin hangi sınıfın çıkarlarını savunduğunu çok net bir biçimde gözler önüne serdi. Bu deneyim, anti-emperyalist mücadelenin neden reformlarla, “daha iyi yönetim” talepleriyle ya da yalnızca dış politik hamlelerle sınırlandırılamayacağını açıkça gösterdi. Çünkü içerideki sınıf ilişkileri değişmeden toplumsal gerçeklik değişmezdi.

Bugün gençliğin önüne konulan seçenekler bilinçli olarak daraltılmaktadır: Ya bireysel kurtuluş yolları aranacak ya da siyasetten uzak durulacaktır. Oysa 68 kuşağının ve 15–16 Haziran deneyiminin mirası bize üçüncü bir yolu gösterir; örgütlü, kolektif ve devrimci mücadele. Gençlik, tarihsel olarak her zaman sistemin en dinamik ve en dönüştürücü gücü olmuştur. Bunun nedeni gençliğin “doğası” değil, üretim ilişkileri içinde henüz tam olarak yerleşmemiş olması ve geleceğinin doğrudan tehdit altında olmasıdır. Bu nedenle gençlik, işçi sınıfının mücadelesiyle birleştiği ölçüde, düzenin sınırlarını zorlayan tarihsel bir güç hâline gelir.

Bugün barınamayan, güvencesiz çalışan, borçlandırılan ve sürekli rekabete zorlanan gençlik, emperyalizmin içsel karakterini en çıplak hâliyle yaşamaktadır. Bu yüzden anti-emperyalist mücadelenin yeniden kitleselleşmesi, gençliğin kendi sorunlarını politik bir hatta bağlamasıyla mümkündür. Barınma hakkı mücadelesi, nitelikli eğitim hakkı mücadelesi, geleceksizliğe karşı mücadele… Hepsi anti-emperyalist mücadelenin parçalarıdır. Bu talepler birbirinden kopuk değil; iç içe geçmiş, birbiriyle paralel taleplerdir.

Sonuç olarak anti-emperyalizm bugün de günceldir; ancak nostaljik bir söylem değil, somut bir toplumsal mücadele programı olarak ele alındığında anlam kazanır. 68 kuşağının cesareti ve Marksizmin tarihsel perspektifi, bugünün gençliği için hâlâ yol göstericidir. Emperyalizme karşı mücadele, gençliğin kendi geleceğini geri alma mücadelesidir. Bu mücadele, gençlik bilinçli, örgütlü ve sınıfsal bir hatta özgürlük mücadelesine yöneldiğinde, soyut bir slogan olmaktan çıkar; somut bir toplumsal dönüşüm programına dönüşür. Geçmişte olduğu gibi bugün de bu dönüşümün en dinamik taşıyıcısı, bilinçli ve örgütlü gençliktir.

Sen de Gençliğin Devrimci Güçleri’ne katıl; emperyalizme, kapitalizme ve faşizme karşı birlikte mücadeleyi yükseltelim!

Paylaşın