Umut Yazıları

İnsanlık tarihinde bir çukur: Neoliberalizm – Berkan Deveci

İkinci paylaşım savaşı sonrasında SSCB, hitler faşizminin yıkılmasında oynadığı rolle dünyada büyük bir prestij sahibi olmuştur. Yaşadığı çeşitli zorluklara ve ona karşı uygulanan bütün ambargolara rağmen öyle bir askeri ve sanayi güç yaratmıştı ki bu güç, dünya halklarında büyük bir hayranlık uyandırıyordu. 1950’li yıllarda bu “tehlikeli” duruma karşı çeşitli önlemler alındı. Bunlardan ikisini şöyle sıralayabiliriz

  • Avrupa Birliği (AB), 1951’de AvrupaKömür ve Çelik Topluluğu’nun kurulmasıyla başladı. Yıllar içerisinde nükleer enerji topluluğu, atom enerji topluluğu gibi topluluklar ve çeşitli anlaşmalarla büyütüldü. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası, Kapitalist Avrupa devletlerinin ekonomik ve siyasi iş birliğini sağlamak.
  • NATO, 2. Dünya Savaşı’nın ardından, 1949 yılında kuruldu. Görünüşte, Birleşmiş Milletler Şartı’nın meşru müdafaayı öngören 51. maddesine dayanıyordu. Ama hem BM’ye üye ülkelerin hepsini kapsamıyordu hem de onunla organik bir bağı yoktu. NATO’nun en önemli amaçlarından birisi, kapitalist dünyanın askeri gücünü sosyalizme ve Sovyetlere karşı seferber etmek, Sovyetler Birliği’ni kuşatıp güçten düşürmekti.

Bu iki önlem dışında ülkeler kendi içinde nispi bir refahı yaratmak, adaletsiz paylaşım sistemine karşı olabilecek isyanları ve devrimci örgütlenmeleri sönümlendirmek için bir diğer önlem olarak da keynesçi ekonomik yöntemleri ve sosyal demokrat politikaları hayata soktu. Sovyetler birliğinin ve sosyalizm “tehlikesine” karşı halklar ve işçiler bu çeşitli reformlarla konsolide edilmeye çalışıldı.

Türkiye de 1960 darbesi sonrası yürürlüğe geçen anayasa ile birlikte işçi sendikalarının örgütlenme fırsatı bulması ve Disk’in kurulması. Sol sosyalizm fikriyatının açıktan dernekler ve siyasi partiler üzerinden yapılabilir hale gelmesi bu durumun ülkemizdeki yansımaları olmuştur.

27 Mayıs 1960 sabahı askeri darbenin ilan edilmesinin ardından ilk iş olarak siyasi partilerin faaliyetlerinin sonlandırıldığını ve NATO ve CENTO’ya sadık kalınacağının ilan edilmiştir. Batı ve Amerika’ya ilk günden yapılan bu bağlılık açıklaması bu darbeyi “ilericilik”  hatta devrimcilik vasfıyla yere göre sığdıramayan ulusalcı-sol siyasi hareketlere verilmesi gereken ilk cevap darbenin yaptığı bu açıklamadır. Bu darbenin getirdiği kısmi reformlar yukarıda belirttiğimiz dönemin genel tavrıydı. 

1970’lerde kar oranları düşen ve işçi sınıfı karşısında güç kaybeden burjuvazi, ekonomik ve politik gücü tekrar eline geçirmek için neoliberalizmi devreye soktu. Neoliberalizm Harvey’in tanımıyla ”sınıfsal gücün restarosyonu” projesidir.

Neoliberalizm sermayenin en kanlı yüzüyle bir darbeyle hayatımıza girdi. Şili’de sosyalist lider Allende, CIA destekli bir darbeyle devrildi ve yerine diktatör Pinochet getirildi.  Sendikalar kapatıldı, kamu varlıkları yok pahasına satıldı, sosyal güvenlik özelleştirildi.

Neoliberalizm, piyasanın istediği şekilde düzenlenmesi için devletin zor aygıtlarını en sert şekliyle kullandı. Bu deneyim maalesef geçen birkaç yıl sonra ülkemizde 1980 darbesi olarak vuku buldu. DİSK 1967’de kuruldu. DİSK’in kuruluşuna giden süreç ve kuruluşundan sonra 1980 darbesine kadar geçen dönem, işçi sınıfının mücadelesinde önemli deneyimlere tanık oldu. Kavel grevi ve ardından paşabahçe grevi deneyimleri işçi sınıfını ve pek çok sendikayı Türk-iş’ten koparıp DİSK’e katmıştır. Bundan memnun olmayan egemenler DİSK’i tasfiye etmeye yönelik bir yasa tasarısını TBMM’ye gönderdi. Tasarı Meclis’te kabul edildikten dört gün sonra 15 Haziran 1970’de işçilerin protesto eylemleri başladı. 15 Haziran günü, 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin işçi, 16 Haziran’da ise 168 fabrika ve 150 bin işçi sel olup İstanbul sokaklarına aktı. Direniş yoğun olarak İstanbul ve Kocaeli’nin sanayi bölgelerinde etkili oldu. Fabrikalar durdu, polis hatta ordu işçilere müdahale etmeye çalışıyordu ama işçiler direnişi bir an olsun bırakmadı. İki gün boyunca devam eden ve DİSK’e bağlı olmayan sendika üyesi işçilerin de katıldığı direniş sonuç verdi ve Anayasa Mahkemesi DİSK’i fiilen kapatacak yasayı iptal etti. 15-16 haziran direnişi sermayede öyle bir korkuya yol açtı ki sıra gelen yıllarda bir an olsun unutamayacaklardı. 

Bu durumları tekrar kontrolü altına almak isteyen devlet 71’darbesine başvurdu. Ama çelik bir defa suyu almıştı. 71’devrimci kopuşu üniversite gençliğinden, mahalle gençliğine, fabrikalardan, tarlalara dek çeşitli halk kesimlerine sesini duyurmuştu. Birkaç yıl içerisinde yeniden örgütlenen türkiye devrimci hareketi, çeşitli üniversite işgalleri, grevler ve direnişler örgütledi. 78’kuşağını var eden bu yıllar ne yaşamadı dersek bir tek devrimi yaşamamış olabilirler. Yüzbinlere ulaşan dergi tirajlarının ucu bucağı görülmeyen miting kortejlerinin olduğu bu yıllar öyle bir saldırı ile sona erdi ki mücadelede halen bunun dolaylı izlerini taşıyoruz.

CIA destekli 1980 darbesi, bu topraklarda insanlığın onuruna, emeğin özgürlüğüne ve halkların kardeşliğine yapılan en bütünlüklü saldırıdır. Saldırı sadece bir askeri diktatörlüğün yönetime gelmesi değil, aynı zamanda oluşturulmaya çalışılan kolektif kültürü yıkan bireyciliği ve tüketimi yükselten neoliberalizmi getirmiştir. Burada kendi kendimizi düzeltmemizde gerekmekte. Darbe mi neoliberalizmi getirdi yoksa neoliberalizm mi darbeyi getirdi ?

Ekonomik ilişkiler siyasi ilişkileri şekillendirir. Bu süreç aslında 24 ocak 1980 kararları itibariyle başlamıştı bile. Darbe bunun yönetimdeki sert ve kanlı yüzüydü aynı Şili’deki Pinoche darbesi gibi. Darbe sonrası birkaç yıl içerisinde Amerika’nın emir kulu olan Turgut Özal iktidara gelmiş ve çalışmalarına başlamıştır. Hızla küresel serbest piyasa sistemine entegrasyon gerçekleşti. İşçiler sendikasızlaştırıldı, ücretler baskılandı, üniversiteler YÖK’e teslim edildi. Özal dönemiyle birlikte sınıf kavramına ve bu bilince karşı savaş dil ve zihniyet üzerinden şekillendirildi. Orta Direk denen bir kavram ortaya çıkarıldı. Kemal Sunal’ın ortadirek Şaban filmi tam bu zamana denk düşmektedir. Kısa yoldan zengin olma hayali, piyangolar, banker skandalları bu ilk dönemin ürünleridir. Yine Sunal’ın darbe öncesinde bu durumlara eleştirel bir yaklaşımla çektiği Köşeyi Dönen Adam, Yüz Numaralı Adam gibi filmler tam olarak gerçekleşiyor ve özellikle genç bilinçler zehirleniyordu. İthalatın kapıları sonuna kadar açıldı. Muz, kivi gibi meyveler ,çeşitli sigara markaları, gözlükler, pantolonlar birer statü sembolü haline geldi. Dayanışma her geçen gün azaldı onun karşısına “gemisini yürüten kaptan” yaklaşımı gelişti. Dinlenen desteklenen müzik arabesk oldu. Ezilmenin ve yoksulluğun maddi temelleri örtüldü insanları kaderciliğe sürüklediler.  Süpermarketler kuruldu, salçanın yerini ketçap, dürümün yerini sosisli aldı. Kültürel emperyalizm yeme alışkanlığında, giyime ondan eğlenceye dek her şeyi kapladı. Tabi ki sadece bu topraklara özgü bir durum değildi bu, Berlin duvarı yıkılmadan önce doğu Almanya dünyada en çok kırmızı et tüketen, en kaliteli kumaşlarla kıyafet yapan bir ülkeyken gençler batı Almanya’da ki McDonald’ı ve kalitesiz kot pantolonları merak ediyorlardı. Sonuç ne oldu, iki hamburger bir kot pantolona yıkıldı Doğu Almanya. Türkiye’de 90’lı yıllarda bu durum yeni bir eşik daha atladı. Renkli televizyonlar ve özel kanalların hayata girmesi bu durumları derinleştirdi. Bir yanda şeriatçı faşistler madımakta, gazide katliamlara girişirken bir yandan beyaz toroslar ile devrimciler kaçırılıyordu. İnsanlara ise televizyonda renkli bir Türkiye gösteriliyordu. Medyayı öyle bir kullandı ki sermaye bir yandan milliyetçilik kabartılıyor bir yandan da kamuya ait her şey hızla özelleştiriliyordu. Bugün yaşadığımız güvencesiz, sağlıksız, umutsuz hayatlar işte bu sistemin çıktılarıdır. Esnek çalışma diye işçiyi part-time çalışma diye öğrenci gençliği sömüren bu sisteme karşı en çok biz gençlerin mücadele etmesi buna karşı örgütlenmemiz gerekmektedir.

Çünkü neoliberalizmde gelinen aşamada artık gençlerin ev sahibi olma imkanı yok, güvenceli işi yok tatili yok emekliliği yok hiçbir şeyi yok.

Zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var ki ..?

Paylaşın