Umut Gazetesi olarak ”Barış Sürecine” dair Barış için akademisyenler ile yaptığımız röportajlar serisini siz değerli okurlarımız ile paylaşıyoruz.
1) 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini hangi koşullar altında imzaladınız? Bunun akademi ve üniversite içerisindeki karşılığı nasıldı?
2016 yılındaki Güneydoğu’daki illerin kent merkezlerindeki çatışma ve saldırılar gerçekten can yakıcıydı. Vicdanı olan “ben Kürt değilim, beni ilgilendirmez, onlar da devlete karşı çıkıyor” diyerek kayıtsız kalamazdı. Ben açıkçası imza verme konusunda o zamana kadar ve hatta o zamanın sonrasında da seçici davranmadım hiç. İmza ile bir şeyin değişip değişmeyeceğinden emin olamamakla birlikte kamuoyu yaratmak için çorbada bir tuz işlevi görüyor-du belki de. Hala da öyle belki. Ancak, böylesi çatışmalı bir ortamda böylesi sert bir imza metnine sert bir tepki geleceğini tahmin ediyordum, ancak bu denli sert olacağını açıkçası düşünmüyordum. Böylesi sert bir tepki ve sonucunda bu denli uzun süreli bir mağduriyet doğacağını bilsem muhtemelen yine atardım imzayı. Üniversite içerisinde bir karşılığı var mıydı? Bugünden geriye bakınca yeterli bir karşılığının olmadığını görüyorum. Elbette ben ilk imzacılardandım. Bize karşı tepkiler yükselince ikinci imzacı arkadaşlarımız bile isteye ve görerek ateşe attılar kendilerini, onların tavrı ayrı bir yerde duruyor. Ancak, imzalar atılıp tepkiler yükselince solcu diye tanınan pek çok akademisyenin sükût ettiğini gördük ve hatta yanımızdan usulca uzaklaştıklarını ya da en hafifinden görünmez olmaya çalıştıklarını. Üniversiteler Türkiye tarihi içerisinde pek çok defa buna benzer sınanmalar yaşadı. DTCF tasfiyeleri, 1402’likler ve tekil olan pek çok tasfiye. Ancak bu sınanma belki de en acısıydı. Çünkü elbette “biz gittik her şey bitti” demek uygun olmasa da, “bizim gidişimiz, kalanları derin bir suskunluğa hazırladı ve soktu”.
2) Bugün yeniden barış süreci tartışılırken, o dönem sizi “terör propagandası” ile yargılayanlarla nasıl bir hesaplaşma gerekiyor? İhraçlar ve yargı süreçleri açısından geriye dönük bir yüzleşme ya da telafi mekanizması olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz, bu geriye dönük yüzleşme süreci nasıl olması gerekir?
Bir hesaplaşma henüz gerçekleşmediği gibi, halen idari mahkemelerden, istinaflardan, danıştaydan imzanın bizatihi terörle iltisak için yeterli olabileceğine, hatta imza dışındaki pek çok yasal faaliyetin, yargılamaya gerek görülmemiş sosyal medya paylaşımlarının, yargılansa bile herhangi bir cezaya gerek görülmemiş faaliyet ve paylaşımların iltisak için yeterli görülebileceğine dair kararlarla karşı karşıyayız. Hepimizin hakkında onlarca kurumdan onlarca dosyalar, bilgiler, mahrem veriler toplandı, bunlar incelendi, banka hesaplarımızdan stk üyeliklerimize kadar hakkımızda pek çok bilgi toplandı ve değerlendirildi. Ancak hala bütün bu toplanan bilgiler terörle somut bir bağlantı kurmak için yeterli olmamasına rağmen, onlarca arkadaşımız hala göreve iade edilmedi ve ne zaman göreve iade edileceği belirsiz. Biz ilk ihraç edildiğimizde neredeyse hepimiz bu ihraçların asla hukuki bir karar olarak değerlendirilemeyeceğini söylemiştik. Bu kararlar siyasi kararlardı ve siyasi yolla çözülecekti. Bugün geldiğimiz noktada bu düşüncemiz her geçen gün ispatlanıyor. Geriye dönük yüzleşmeye geri dönecek olursak; Böylesi bir yüzleşmenin bu koşullar altındaki bir Türkiye siyasi ortamında mümkün olmadığını düşünüyorum. Yıllarca “terörist, bebek katili, hain” diye anılan kişi, hiç olmayacak bir kişi tarafından “kurucu önder” olarak tanımlanırken, bugün biz hala attığımız bir imza nedeniyle terörle iltisaklı olmakla itham ediliyoruz ve bazı arkadaşlarımız bu ithamı hala görevine dönememekle ödüyor. Türkiye çok ironik bir ülke. Yaşanılan durumu, dışarıdan gören birisinin anlamasının imkânı yok. Şu anda devletin belli bir kesimi, belki de devletin bizatihi kendisidir, hukuku tamamen askıya almış durumda ve bütün siyasi ve hukuki süreçleri “devletin bekası” gibi muğlak bir kaygının beslediği bir pragmatizmle toplumu kandırmaya çalışıyor. Toplum da o kadar çaresiz durumda ki, aslında kanmıyor olmasına rağmen kanıyormuş gibi görünerek durumu idare ediyor.
3) Üniversitelere kayyım ve paraşüt atamalar, bilimsel üretimden uzaklaşılması ve üniversitelerdeki mücadeleye dönük saldırılarla dolu bir 10 yıl geçirdik. Siz geçen 10 yılda üniversitelere ve akademiye dönük teslim alma, tasfiye etme politikasını nasıl değerlendirirsiniz?
Ben İdari Mahkeme kararıyla Mart 2023’te Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki görevime iade edildim. Benimle birlikte hem kendi fakülteme hem de başka fakültelere iade edilen meslektaşlarım vardı. Üniversite hepimizin hakkında verilen bu göreve iade kararlarını yürütmeyi durdurma talebiyle İstinaf Mahkemesine gönderdi. Diğer pek çok meslektaşım yürütmeyi durdurma kararıyla çok kısa bir süre çalışarak tekrar görevden atıldı. Ben göreve iade olduğumda bir ay önce o feci 6 Şubat depremlerinin hemen sonrasıydı. Bu depremler nedeniyle üniversitelerde örgün eğitime ara verilmiş, online eğitim devreye sokulmuştu. Velhasıl göreve başladığımda her anlamda bir sessizlik hakimdi kampüste. O cıvıl cıvıl, yer yer çatışmalı, kavgalı kampüs gitmiş, yerine sütliman bir kampüs gelmişti. Kampüsün bende bıraktığı izlenim çok garipti. Sanki bir zombi benzeri bir distopya filmi-dizisinin setinde gibiydim. Öğrencisinden akademik personeline kadar herkes sanki ölü taklidi yapıyordu. Bizler kampüste yokken yaratılan hasarın ne denli ağır olduğunu döndükten sonra iyice fark ettim. Aslında bu gelinen süreci geçmişte kampüslerde alkol satış yasağından başlatabilirsiniz. Böylesi bir yasağı sadece yaşam tarzına müdahale diye göremezsiniz. Burada mesele bir yaşam tarzı değil, bir zihniyet meselesi. Üniversitenin bir özgürlük ve itaatsizlik ortamı olması gerekir. Ancak artık itaatsizlik değil, bizatihi itaat norm haline gelmiş durumda. Kuşkusuz rektör atamaları YÖK gibi bir cunta kurumu içerisinde hiçbir zaman demokratik olmadı. En nihayetinde seçimler yapılırken bile, ilk üç sırada seçilen kişiler YÖK’e ve sonra da cumhurbaşkanına gönderilir, nihai kararı cumhurbaşkanı verirdi. Şimdi bu uygulamanın bile ne kadar ehven olduğunu acı acı hatırlıyoruz. Şimdi atanan bütün rektörler, cumhurbaşkanının neredeyse uzuvları gibi. Cumhurbaşkanı halkına nasıl davranıyorsa, onlar da personeline öyle davranıyor. Kadrolar birer lütuf ve ulufe gibi dağıtılıyor. Akademik özgürlük yerine “kalite” gibi muğlak bir kavram öne sürülmüş, bütün performansı ölçen yegâne ölçü uluslararası yayınlar haline gelmiş. Düşünün yerli-milli bir zihniyetin hâkim olduğu iddia edilen ülkenin üniversitelerinde yazılan Türkçe kitapların hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Mesele sadece sayılara ve sözde “uluslararası etki”ye indirgendiği için, predatör konferanslar, yayınevleri, dergiler türemeye başlamış durumda. Bu koşullar altında, sahici bir akademik merakın, sorgulamanın eleştirinin yeşermesi elbette mümkün değil. Elbette bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın pek çok ülkesinde de üniversite ve akademi ciddi bir itibar ve nitelik kaybıyla karşı karşıya. Bu kaybın yaşanmasında tabi ki akademik ifade özgürlüğün politik çıkarlara ve pragmatizme feda edilmesinin de payı büyük.
4) Üniversitelerin özerk-demokratik alanlar olması ile barış arasında sizce nasıl bir ilişki var, bir dönüşüm ve barıştan bahsedilen bu sürecin üniversitelere yansıması ne olmalı?
Toplumların mutlak bir barış içinde olması elbette imkânsız. Toplum her zaman kaynayan bir kazandır. Tartışma olur, eşitsizlik olur, karşıtlıklar olur, kavga olur. Ne var ki, Türkiye’nin tarihinde kavgalar ve tartışmalar olumlu bir sonuca yol açmadı, açmıyor. Türkiye’nin kuruluşu, eşit yurttaşlık ilkesi üzerinden gerçekleşmedi. Cumhuriyet fikri, sınıfsal ayrımları ortadan kaldırmayı sağlayacak niyetle ortaya çıkmış olsa da gerçekleşmesi mümkün olmadı. Sınıfsal ayrımlara, etnik, dinsel, mezhepsel ayrımlar eşlik etti ve Türkiye’yi sonu gelmez bir çatışmanın içine sürükledi. Mevcut iktidar Türkiye’nin bu tarihsel çatışma dinamiklerini taktik ve stratejilerle çok iyi muktedir olma hedefine alet etti ve hakkını yemeyelim başarılı da oldu. Ancak ne bir önceki dönemde ne de şimdi barış gerçekten olacağına inanılarak konuşulmadı. Çünkü barışın olmadığı ortamdan güç odaklarının çıkarı var. Çünkü barışın olmadığı ortam, eleştirel düşüncenin yeşermesini ve sorgulamayı askıya almayı gerektirir. Üniversite barış olmayan bir ülkede, her zaman siyasal iktidarların ve bazı güç odaklarının arka bahçesi işlevi görür. Çünkü üniversite, hala iyi kötü hakikatin, bilimin üretildiğine inanılan bir ortamdır ve böylesi bir ortam bir iktidar için önemli bir meşruiyet merkezidir. Ancak barış olmazsa, üniversite her zaman bilimsel ahlak ve dürüstlükle araştırma yapamaz, yaptığı araştırmaları kamuoyuna sunarken, öğrencileriyle paylaşırken her zaman bir çekinceyle hareket eder. Bilimin dini, ırkı, mezhebi olmaz. Siz bir sosyal bilimci olarak yaptığınız araştırmanın sonuçlarını paylaşırken, bu sonuçlar şu grubun, bu devletin, bu siyasi partinin çıkarına ters gelir, ya da bazı çevreleri rahatsız eder diyerek hareket edemezsiniz. Ne var ki, çatışmalı ve savaş ortamında, size yaptığınız araştırmayı yazarken her zaman şu hatırlatmalar yapılır: “zamanı değil, senin yazdığın bu şeyler ülkenin ali menfaatlerine ters geliyor, ülkene sadık değil misin?” Bu nedenle üniversitenin özgür ve özerk olması için barış ortamı hayati önemdedir.
5) Şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar açısından barış talebi üniversite özneleri açısından ne ifade ediyor?
Üniversite öznelerini yekpare bir bütün olarak değerlendirmek elbette mümkün değil. Üniversite öznelerinin deseni, mevcut yönetimin iktidarı boyunca çok değişti. Bu on yıl içinde bile çok şey değişmiş görünüyor ancak bu değişim sadece bu on yılın konusu değil elbette. Biz barış bildirisine imza verdiğimizde ve arkasından iktidar katından sert bir tepkiyle karşılaşınca, bizim imzamıza karşı bir grup imza kampanyası açmıştı ve hatırı sayılır sayıda akademisyen bu bildiriye de imza vermişti. Bu bildiride akademisyenler devlete sahip çıkıyor ve bizi teröre destek vermekle itham ediyorlardı. Bugün üniversitelerdeki bu zihniyetteki akademisyen sayısı daha da artmış durumda. Sonuç olarak barış talebi en azından benim ve benim tanıdığım akademisyenler açısından hala bir anlamı var. Zira barışın olmadığı bir ortamda ne huzur ne refah ne de gelir adaleti olur. Çatışmalı ortam her zaman bu tür taleplerin ertelenmesine gerekçe yaratır. Bunun bilinciyle hareket eden ve bu bilince uygun hareket eden üniversite bugün gerçekten var mı, elbette tartışılır.
6) Son olarak emperyalist-kapitalist sistem içerisinde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, sermaye mantığıyla kâr odaklı işleyen ve emperyalist merkezlerle birleşmiş sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşüyor. Bu koşullarda akademinin toplumsal ve bilimsel niteliği nasıl aşındırılıyor? Sizce bu dönüşüme karşı akademi içinde ve dışında nasıl bir mücadele hattı örülebilir; hedef yalnızca akademik özgürlüğü savunmak mı olmalı, yoksa daha köklü bir dönüşüm mü gerektiriyor?
Üniversiteler ve üniversitelerin ürettiği bilim bugün küresel anlamda ciddi bir itibar ve nitelik kaybı yaşıyor. Bunun en önemli nedeni, bilimin, eğitimin ve bilimsel bilginin metalaşması ve kapitalizmin taleplerine teşne edilmesi. Bugün akademik özgürlüğü de gazetecilerin ifade özgürlüğünü ve haber yapma özgürlüğünü savunmak da sadece akademisyenleri ve gazetecileri ilgilendiren bir konu olmaktan çıkmış durumda. Bu, tek başına belli bir meslek grubunun sorunu olmadığı için elbette, kitlesel ve sınıf ve meslekleri aşan bir örgütlenme ve mücadele gerektiriyor. Bilim zamanında Batıda kilisenin içinden çıkarak özerkliğini ilan etmişti ve bu paradigmatik bir sıçramayla gerçekleşmişti. Bugün kapitalizmin hizmetine sunulan bilim ve bilimsel bilgi geçmişin skolastik bilgisine indirgenmiş halde ve tam da bu nedenle itibar kaybediyor giderek. Anti entelektüalizmin, bilim karşıtlığının cahilliğin-lümpenliğin övülmesinin altında bu itibar kaybı yatıyor. Ne var ki, bu itibar kaybının gerilemeyeceği de ortada. İnsanlık bunun adına ne denir bilinmez ama, kendine yeni kerteriz noktaları arama aşamasında. Yapay zekâ tartışmaları bu arayışın seyrini şekillendirecek gibi görünüyor. Her anlamda yeni bir şeyler doğmaya çalışıyor ama bir sancıya da yol açıyor. Üniversiteler bu yeni koşulların ortasında geçmişin ihtişamlı kurumları olmaktan giderek çıkacak gibi görünüyor ve yeni bir evreye girecek. Ya tümüyle yok olacak ya da başka bir şeye dönüşecek. Yaşayıp göreceğiz.
