Mustafa Çiçek, Umut Yazıları

Konu ne Erdoğan ne Kılıçdaroğlu: Faşizm – Mustafa Çiçek

Kapitalizmin kriz dönemlerinde devlet biçimleri de dönüşebilir ve burjuva egemenliği daha açık, daha merkezi ve daha baskıcı yönetim biçimlerine yönelir. Faşizm de bu tarihsel momentlerde sermaye düzeninin krizini yönetmek ve toplumsal direnci bastırmak üzere ortaya çıkan özel bir karşı-devrimci devlet biçimidir. Ancak bugünkü faşistleşme süreçleri, 20. yüzyılın klasik faşist rejimlerinin birebir tekrarı olarak ortaya çıkmamaktadır. Geçmiş örneklerin birçoğundan farklı olarak bugün parlamentolar (ya da henüz) tamamen kapatılmıyor, seçimler bütünüyle ortadan kaldırılmıyor, anayasa açık biçimde askıya alınmıyor. Tam tersine bütün bu kurumlar korunuyor. Muhalefet tamamen tasfiye edilmiyor. Rejim sınırları içine çekilerek denetlenebilir hale getiriliyor. Bugünkü faşistleşme açık zorun yanı sıra kontrollü muhalefet ve demokratik kurumların içeriksizleştirilmesi üzerinden ilerliyor. Faşistleşme aynı zamanda sermaye düzeninin önündeki toplumsal direnci tasfiye etme işlevi görüyor.

Başkanlık referandumundan bu yana defalarca “yeni bir eşik daha aşıldı”, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” türünden değerlendirmeler yapıldı. Ancak gelinen noktada mesele artık tek tek eşiklerin aşılması ya da sıradan bir “otoriterleşme” süreci değildir. Çünkü karşı karşıya olduğumuz tablo, burjuva devlet aygıtının kapitalizmin yapısal kriz koşullarında sermaye düzeninin ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırıldığı bütünlüklü bir karşı-devrim sürecidir.

Mevcut rejim yalnızca baskıcı bir hükümet biçimi değil, sermaye düzeninin sürekliliğini sağlamak amacıyla hukuku, medyayı, seçim mekanizmalarını, güvenlik aygıtlarını ve gündelik yaşamın bütün alanlarını yeniden organize eden bütünlüklü bir egemenlik rejimi kurmaktadır. Yani bugün yaşananlar basit bir “demokrasi gerilemesi”, faşist şef Erdoğan’ın tek adam yönetimi ya da Mutlak Butlan (Özel-Kılıçdaroğlu) eksenli düzen içi siyasal krizler üzerinden açıklanamaz. Türk burjuva devleti, kapitalizmin kriz koşullarına göre yeniden yapılandırılmaktadır. Türkiye kapitalizmi; ekonomik krizler, bölgesel savaşlar ve jeopolitik rekabet ekseninde daha merkezi ve daha baskıcı bir rejime yönelmektedir. Devlet aygıtının faşizan biçimde merkezileşmesi de bu yeni sermaye birikim modelinin bir sonucudur. Üstelik bu dönüşüm, NATO’nun güvenlik stratejileri ve bölgesel sermaye-jeopolitik rekabetlerden bağımsız okunamaz.

Burjuva devleti, tek tek sermaye fraksiyonlarının değil, bütün olarak egemen sınıfın tarihsel çıkarlarını koruyan kolektif bir örgütlenmedir. Sermaye grupları arasında çatışmalar yaşansa da devlet, kriz dönemlerinde egemen sınıfın ortak çıkarları doğrultusunda yeniden organize edilir. Devlet kriz dönemlerinde daha merkezi ve daha baskıcı bir karakter kazanır.

Bu nedenle ne özel olarak CHP’ye yapılan Butlan darbesi, ne de genel olarak Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşüm Erdoğan’ın kişisel iradesiyle açıklanamaz. Erdoğan, sermaye düzeninin kriz koşullarında ihtiyaç duyduğu otoriter yeniden yapılanmanın siyasal taşıyıcılarından biridir. Aynı şekilde Kılıçdaroğlu ya da düzen muhalefetinin diğer aktörleri de “iktidarın adamı” değil, Türk kapitalist devletinin siyasal-bürokratik figürleri olarak aynı yapısal bütünlüğün parçasıdırlar. Dolayısıyla bugün inşa edilen rejim, yalnızca Erdoğan’a bağlı kişisel bir iktidar modeli değildir. Sermaye yarın farklı bir siyasal figürü (Kılıçdaroğlu da olabilir) öne çıkarsa bile, kurulan rejimin demokratik bir dönüşümü kendiliğinden yaşayacağı düşünülmemelidir.

CHP, MHP, AKP ve belirli ölçülerde Kürt siyasal hareketinden beklenen temel şey de tam olarak bugünkü dönüşüm sürecine uyum sağlamaları ve rejimin yeni biçiminin kalıcılaşmasına itiraz etmemeleridir. Nitekim bugün artık parlamenter sisteme dönüş talebi düzen siyasetinin hiçbir ana aktörü tarafından gerçek bir siyasal hedef olarak savunulmamaktadır. Çünkü sermaye, mevcut kriz koşullarında daha merkezileşmiş, daha denetimli ve yürütme ağırlıklı yeni bir devlet mimarisi istemektedir. Sermaye parlamenter dengeye değil, daha merkezileşmiş bir rejime yöneliyor ve bu faşist dönüşümü yeni bir anayasal çerçeveyle kalıcılaştırmaya çalışıyor. Rejim yalnızca güçlü bir iktidar değil, denetlenebilir bir muhalefet de yaratmak istiyor.

Birkaç yil öncesine kadar “terörle mücadele ve bölücülük” bahanesi üzerinden geniş toplumsal kesimlerin ve burjuva muhalefetin rızası üretilerek Kürt belediyelerine kayyum atayanlar ve Kürt vekilleri tutuklayanlar, aynı yöntemi doğrudan ana muhalefet partisi CHP başta olmak üzere burjuva muhalefetin belediyelerine de uygulamaktadır. Gazeteciler, sendikacılar ve öğrenci hareketleri sürekli baskı altında tutuluyor. Ancak bütün bunlar tek bir büyük darbeyle, parlamentonun bir gecede feshedildiği açık bir kopuşla değil, toplumun sinir sistemini sürekli felç eden kesintisiz mini müdahaleler zinciriyle gerçekleştiriliyor. Faşistleşme artık istisnai bir an değil, olağanüstü halin gündelik yönetim biçimine dönüştüğü süreklileşmiş bir rejimdir. Böylece rejim toplumun direnme kapasitesini aşındırıyor.

AKP-MHP rejimi toplumu sürekli korku ve kriz üretimi üzerinden reaksiyoner biçimde seferber ediyor. Faşizm yalnızca baskıyla değil, kitlelerin reaksiyoner biçimde örgütlenmesiyle de işler. Her gün yeni bir “iç düşman” yaratılıyor. Bu yöntemle sermayenin yarattığı ekonomik yıkımın öfkesi devlete değil aşağıya yönlendirilerek ezilenler birbirine düşmanlaştırılır. AKP-MHP faşizmi seçimleri tamamen ortadan kaldırmıyor. Seçimler rejimin meşruiyet üretim araçlarından biri olarak korunuyor. Ancak medya, yargı ve devlet aygıtı üzerinden denetlenen seçimler, siyasal değişimin değil rejimin yeniden üretiminin aracına dönüşüyor

Faşizm artık olağanüstü bir kopuş anı değil, gündelik hayatın süreklileştirilmiş yönetim tekniği olarak işliyor. Bugün yalnızca Türkiye’de değil, Avrupa dahil neredeyse bütün Batı dünyasında faşistleşme medya manipülasyonu, kriz siyaseti ve toplumsal yorgunluk üretimi üzerinden işliyor. İnsanlar seçimlerin sürdüğünü görüyor, fakat siyasal değişimin artık fiilen imkânsız olduğuna alıştırılıyor. Çünkü faşist rejimlerde umutsuzluk artık yalnızca psikolojik bir sonuç değil, doğrudan siyasal mühendislik ve yönetim tekniğine dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle mücadele sadece mevcut hükümetleri değiştirmeyi değil, toplumsal bir karşı güç yaratmayı hedeflemelidir.

Faşizm yalnızca polisle, mahkemeyle ve hapishanelerle işlemez. Gerçekliği parçalayarak yönetir. Yalan ve bilgi bombardımanıyla toplumsal bilinci felç eder ve halkı siyasal özne olmaktan çıkararak manipüle edilen atomize kitlelere dönüştürür. Bu nedenle bağımsız medya, devrimci basın, akademi ve kolektif hafıza çalışmaları yaşamsal önemdedir. Hakikati savunmak doğrudan siyasal bir direniş haline gelmektedir.  İnsanlar örgütsüz ve yalnız bırakılmaya çalışılır.

Grevler, kadın örgütlenmeleri, sendikalar ve halk dayanışmaları vb. bu yüzden hayati önemdedir. Çünkü faşizm ezilen sınıfların ortak öfkesini parçalayarak ayakta kalır. İşçiyi göçmene, Türkü Kürde, yoksulu daha yoksula düşman ederek halkın birleşik mücadelesini engellemeye çalışır. 

Faşizme karşı mücadele savunma hattı kurmakla sınırlı kalmamalı; yeni bir toplumsal yaşam ve dayanışma kültürü de yaratmalıdır. Çünkü faşistleşme süreçleri yalnızca devlet baskısını yoğunlaştırmaz. Kapitalizmin yarattığı yalnızlaşmayı, rekabeti ve ahlaki çözülmeyi derinleştirir. İnsanlar susmaya ve küçük çıkar ilişkileri içinde yaşamaya alıştırılır ve kötülük gündelik yaşamın sıradan bir parçası haline getirilir. Böylece faşizm hem siyasal bir yönetim biçimi hem de toplumsal ilişkileri yeniden şekillendiren bir yaşam biçimi haline gelir.

Mücadele yalnızca devlet aygıtına karşı değil, kapitalizmin gündelik yaşamda ürettiği bireyciliğe, rekabetçi toplumsal ilişkilere ve “ahlaki” çöküşe karşı da yürütülmek zorundadır. Anti-faşist örgütlenme yalnızca teşhir değil, başka bir yaşamın mümkün olduğuna dair kolektif inancı yeniden kurmak demektir. Başka bir yaşamın mümkün olduğuna dair kolektif inanç yeniden üretilemeden, halk yeniden siyasal özne haline gelemeden ve ortak kurtuluş fikri toplumsal bir güç haline dönüşemeden faşizmi yenmek mümkün değildir. 

Dimitrov’un “Faşizmin zaferi işçi sınıfının birliğinin yokluğunun sonucudur” tespiti bugün Türkiye açısından son derece günceldir. Faşizm, muhalefetin dağınıklığından ve ortak bir siyasal hattın kurulamamasından beslenir. Bu yüzden bugünün temel görevi, farklı toplumsal dinamikleri ortak bir hattına birleştirebilmektir. Dimitrov’un “Birleşik cephe taktiğinin temel anlamı, işçi sınıfının bütün güçlerinin faşizme ve sermayenin tüm saldırılarına karşı ortak mücadelede birleştirilmesidir” vurgusu da bu nedenle stratejik önem taşımaktadır. Çünkü birleşik direniş farklı politik yapıların tarihsel ve ideolojik farklılıklarını yok saymadan faşist devletin merkezileşmiş saldırısına karşı ezilenlerin ortak savunma ve mücadele kapasitesini büyütecek tarihsel bir siyasal zorunluluktur. 

Sosyalistlerden sosyal demokratlara, Kürt özgürlük hareketinden kadın hareketine ve diğer toplumsal direniş dinamikleri ortak anti-faşist zeminde birleşebilmelidir. Bu taktik değil, tarihsel bir zorunluluktur. Toplumdaki korku ve umutsuzluğu kırarak yeniden değişim inancı yaratmak anti-faşist mücadelenin merkezinde yer almak zorundadır. Mesele seçim kazanmak değildir. Asıl görev toplumun siyasal özne haline gelmesini sağlayacak demokratik ve örgütlü bir halk hareketi yaratabilmektir. Karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca hükümet krizi değil, rejim dönüşümüdür.

Bu bağlamda, demokrasi mücadelesinin önemli bir bileşeni olan DEM Parti’nin mevcut politik konumunu da değerlendirmek gerekmektedir. Devletin “süreç” konusunda bugüne kadar hiçbir somut demokratik adım atmaması, DEM yönetimi ile toplumsal tabanı arasında giderek büyüyen bir mesafe yaratmış ve bu durum gündelik politikaya da yansımaya başlamıştır. DEM yönetimi, “siyasal alanı koruma” ve “devletle yeni bir çatışma döngüsüne girmeme” gibi Kürt özgürlük hareketi açısından anlaşılır reflekslerle hareket ederken, tabanda ciddi bir huzursuzluk birikmektedir.

İktidar “süreç”i demokratikleşme için değil, Kürt hareketini denetim altında tutmak, DEM’i ve bileşenlerini güncel politikada paralize etmek ve muhalefeti parçalamak için kullanmaktadır. Böylece rejim, derinleşen ekonomik krize rağmen kendisine daha geniş bir siyasal manevra alanı açmaktadır. Bugün ihtiyaç duyulan, müzakere arayışlarının edilgen bir bekleyişe dönüşmesini engellemek ve demokrasi mücadelesini büyütmektir. Çünkü iktidarın oyalama ve zamana yayma stratejisini boşa çıkarabilecek tek gerçek güç, halkların örgütlü ortak tutumudur.

CHP’ye yönelik geliştirilen siyasal tasfiye hamleleri, ABD emperyalizmi başta olmak üzere NATO’nun yenilenmeye başlayan güvenlik konseptiyle uyumlu biçimde, yakın gelecekte yalnızca burjuva muhalefetle sınırlı kalmayacaktır. Kriz derinleştikçe devlet, rejim sınırları dışında kalan bütün örgütlü toplumsal güçlere yönelmeye devam edecektir. Bu nedenle faşizme karşı mücadelenin en hayati başlığı: DEM ve tüm bileşenlerinin, müzakereyi toplumsal mücadeleyle birlikte sürdürebildiği koşullarda, diğer tüm sosyalistler ve tüm demokratik güçlerle birlikte toplumsal-demokratik mücadelenin bütün alanlarında ortak direnişi büyütmesidir.

Paylaşın