Mustafa Çiçek, Umut Yazıları

Ernesto’ya Bin Selam – Mustafa Çiçek

Yeni bir paylaşım savaşının öngünlerinde, bıkmadan ve usanmadan bu gerçeği yeniden hatırlamak zorundayız: Emperyalist kapitalizm için savaş artık istisnai değil, sistemin süreklileşmiş varoluş biçimidir. Çünkü Batı Emperyalizmi tarihsel hegemonyasını kaybetme tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle sermayeyi yeni pazarlara açmak, enerji yollarını ve doğal kaynakları yeniden tam denetim altına almak, dünya ölçeğindeki egemenliğini korumak zorundadır. Ancak bunu artık yalnızca ekonomik araçlarla ve medya manipülasyonlarıyla değil, doğrudan askeri güçle, yaptırımlarla, darbelerle, vekâlet savaşlarıyla ve açık işgallerle gerçekleştirmektedir.

II. Paylaşım Savaşı sonrasında oluşan uluslararası hukuk düzeni, devletlerin egemenlik ilkesi ve bugüne kadar geçerli kabul edilen diplomatik teamüller emperyalistler tarafından giderek daha açık biçimde tasfiye edilmektedir. Çünkü tarihsel hegemonyasını kaybetme krizi derinleştikçe emperyalist kapitalizm daha saldırgan, daha yıkıcı ve daha kontrolsüz hale gelmekte; dünyayı ambargolar, askeri üsler, ekonomik kuşatmalar, hibrit savaş yöntemleri ve doğrudan savaş tehditleri üzerinden yeniden paylaşmaya yönelmektedir. Emperyalizm bu süreçte kendi yapısal krizlerini dünya halklarına ve uluslararası proletaryaya açlık, yoksulluk, savaş ve yıkım olarak ihraç ederken; bağımsızlıkta ve kendi kaderini tayin hakkı konusunda ısrar eden halkları ise abluka, darbeler, işgaller ve askeri müdahale tehditleriyle teslim almaya çalışmaktadır.

Bugün Küba devrimci halkı, 1959 Devrimi’nden bu yana belki de en ağır dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ada, bugün 1990’lardaki “özel dönem”i andıran, hatta birçok yönüyle onu aşan yeni bir kuşatma süreciyle karşı karşıyadır. Ancak yaşanan artık yalnızca klasik bir ekonomik ambargo değildir. ABD emperyalizmi, ada üzerindeki baskıyı yeni bir aşamaya taşımış ve ambargoyu fiilen kapsamlı bir enerji ablukasına dönüştürmüştür. 2026 Ocak ayından itibaren Trump ve savaş lobileri yalnızca Küba’yı değil, ona enerji sağlayabilecek tüm ülkeleri de yaptırımlarla tehdit etmekte ve bu ablukayı delmeye çalışan ülkelere “caydırıcı gümrük tarifeleri” uygulanacağını ilan etmiştir.

Enerji akışını kesmek yalnızca ekonomik bir baskı aracı değildir. Hastaneleri karanlıkta bırakmak, su dağıtımını felç etmek, ilaç üretimini durdurmak ve günlük yaşamı sürdürülemez hale getirmektir. Saatler süren elektrik kesintileri nedeniyle araştırma laboratuvarları çalışamaz hale gelmekte, ameliyatlar ertelenmekte, diyaliz hastaları ve yoğun bakım üniteleri ağır risk altında yaşam mücadelesi vermektedir. Yakıtın sıkı biçimde karneye bağlanmasıyla birlikte toplu taşıma büyük ölçüde durma noktasına gelmiş, temel ihtiyaç ürünlerine ulasmak dramatik bir hale gelmistir.

Bu nedenle bugün Küba’ya uygulanan “hukuki yaptırım” değil, doğrudan halkı teslim alma operasyonu olarak Gazze’den sonra yeni bir soykırım girişimidir.

ABD’li haydutlar İran karşısında istediği sonuçları elde edememesinin ve Çin’le yürüttüğü diplomatik hamlelerden beklediği stratejik kazanımları çıkaramamasının ardından, dikkatleri yeniden Iran ve Küba’ya çevirmekte ve olası bir müdahale için ideolojik-politik bir zemin oluşturmaya çalışmaktadır. Dün Irak’a yönelik işgal nasıl “kimyasal silah” yalanlarıyla meşrulaştırıldıysa, bugün de Axios üzerinden servis edilen sözde “gizli istihbarat” haberleriyle benzer bir savaş propagandası devreye sokulmaktadır. Küba’nın Rusya ve İran’dan yüzlerce saldırı drone’u aldığı, Guantánamo’daki ABD üssüne ya da Florida kıyılarına yönelik saldırı planları yaptığı yönündeki iddialar sistematik biçimde dolaşıma sokulmaktadır. Böylece emperyalizm, bir kez daha kendi saldırganlığını meşrulaştırmak icin özellikle ABD işçi sınıfını ve dünya kamuoyunu manipüle ederek toplumsal rıza üretmek amacıyla yapay tehdit senaryoları kurgulamakta, kamuoyunu adım adım yeni bir savaş atmosferine hazırlamaktadır.

Ancak son dönemdeki dikkat çekici gelişmelerden biri de, ABD’nin 94 yaşındaki eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro hakkında yeni bir iddianame hazırlığına girişmesidir. 1996 yılında Kübalı sürgün gruplara ait iki uçağın düşürülmesi olayını yeniden gündeme taşıyan ABD, bu dosyayı yalnızca hukuki bir mesele olarak değil, Küba devrimi üzerindeki baskıyı artırmanın yeni bir aracı olarak kullanmaktadır. Çünkü burada asıl amaç geçmişe dönük bir “adalet arayışı” değil, Küba yönetiminden taviz koparmak, devrimci iktidarın tarihsel meşruiyetini hedef almak ve gerekirse “Venezuela modeli” benzeri doğrudan müdahale senaryolarına yeni bir gerekçe üretmektir. Emperyalizm, bir kez daha burjuva hukuku siyasal silaha dönüştürerek devrimci önderlikleri kriminalize etmeye ve olası saldırıları “meşru müdahale” gibi sunmaya çalışmaktadır.

Altmış yılı aşkın süredir abluka, sabotaj, darbe girişimleri ve askeri tehdit altında yaşayan bağımsız onurlu Küba halkının kendisini savunmak istemesi uluslararası bir suçmuş gibi davranılmaktadır. Ama emperyalizm kendi savaş gemilerini, askeri üslerini, işgallerini ve kuşatma siyasetini “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırırken, ezilen halkların ve devrimci Küba’nın en temel ve meşru savunma hakkını ise “tehdit” olarak damgalamaktadır.

Guantánamo’nun hâlâ ABD işgali altında tutulduğu, Karayipler’in Amerikan savaş gemileriyle kuşatıldığı koşullarda Latin Amerika, Peru örneğinde görüldüğü gibi yeni askeri üsler, müdahale planları ve militarist kuşatma stratejileriyle yeniden dizayn edilmektedir. Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonu doğrultusunda Washington yönetimi, Batı Yarımküre’de Çin ve Rusya’nın etkisini sınırlamayı yeni jeopolitik önceliklerinden biri haline getirmiştir. Venezuela’ya yönelik operasyonların genişletildiği bu tabloda, halklara ölüm ve yıkım taşıyan gerçek saldırganın kim olduğu artık tartışmasızdır: Katil ABD emperyalizmi.

Küba’da bugün yaşananlar, emperyalizmin dünya halklarına dayatmak istediği geleceğin özetidir: İtaat etmeyen halkların ve uluslararası proletaryanın açlıkla, abluka ile, savaş tehdidiyle, yoksullaştırma politikalarıyla ve soykırımlarla teslim alınmaya çalışıldığı bir dünya.

Oysa tüm dünya biliyor ki Küba saldırgan bir güç değildir. Küba, kapitalizme karşı insanlığın eşitlik, dayanışma ve bağımsızlık arayışını temsil eden tarihsel bir semboldür. Emperyalizmin Küba’ya yönelik bitmeyen öfkesinin temel nedeni de budur. Çünkü Küba halkı, tüm kuşatmalara, yoksunluklara ve saldırılara rağmen onlarca yıldır sosyalizmde ısrar etmektedir. Bu yüzden bugün Ernesto’ya gönderilen her selam, emperyalizme karşı hâlâ ayakta duran Küba Devrimi’ne gönderilmiş bir selamdır.

6-7 Temmuz’da Türkiye’de gerçekleştirilecek NATO toplantıları, emperyalist savaş politikalarının teşhir edildiği ve Fidel ile Che’nin devrimci mirasıyla enternasyonalist dayanışmanın büyütüldüğü mücadele alanlarına dönüştürülmelidir. İşbirlikçi AKP-MHP faşist iktidarının NATO’cu savaş politikalarına karşı anti-faşist mücadele cephesinin güncel görevlerinden biri de, emperyalizme karşı Küba’yla dayanışmayı büyütmek ve bu dayanışmayı sokakta, meydanlarda ve örgütlü mücadele içinde görünür hale getirmektir.

Yaşasın Proleterya Enternasyonalizmi

Paylaşın