Gündem

Helin Ümit: Tek yönlü dayatmalarla bu süreç yürümez

Medya Haber televizyonunda yayınlanan Özel Program’da konuşan Kürdistan Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit, Mayıs ayı şehitleri, Önder Apo’ya dair statü tartışmaları ve yaşanan kadın katliamlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mayıs ayı şehitleri şahsında Kürdistan şehitlerini anarak konuşmasına başlayan Helin Ümit, şehitlerin yarattığı mücadele ve direniş sonucu Kürdistan üzerindeki karanlığın parçalandığını söyledi. Bu direnişin bugün de dağlarda, zindanlarda, alanlarda hala devam ettiğini kaydeden Helin Ümit, şehitlerin yarattığı değerleri gelecek nesillere aktarma görevleri olduğunu belirtti.

Önder Apo’nun 27 Şubat 2025 yılında başlattığı Barış ve Demokratik Toplum sürecine rağmen İmralı tecridinin hala devam ettiğini belirten Helin Ümit, bu durumun kabul edilemez olduğunu ve sürecin sağlıklı yürütülmesi için Önder Apo’nun hukuki ve yasal durumunun netleşmesi gerektiğini ifade etti.

Önder Apo’ya yönelik tecritle devletin içeriye değil dışarıya bir baskı uygulamaya çalıştığına dikkat çeken Helin Ümit, “Bakın, işte Önder Apo böyle bir koşulda, istersek görüşme yaptırmayız diyerek, Özgürlük Hareketi ve halk üzerinde aslında bir psikolojik baskı uygulamaya çalışıyorlar. Fakat şunu söyleyebilirim, Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak biz de bu coğrafyada 50 yıldır mücadeleyi yürütüyoruz. O anlamıyla şunu söyleyebilirim, Önder Apo ile görüşmelerin kesilmesi, Önder Apo üzerinde uygulanan tecrit, süreci daha fazla gerecek bir tutumdur. Sürecin sağlıklı ilerlemesini isteyen, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin sağlıklı ilerlemesini isteyen ve gerekli adımların atılmasını isteyenlerin her şeyden önce Önder Apo’ya yaklaşımlarını düzeltmeleri gerekiyor” dedi.

Özgürlük Hareketi Üyesi Helin Ümit’in Medya Haber televizyonuna verdiği röportaj şu şekilde:

Mayıs ayındayız. Özgürlük Hareketi’nin Şehitler Ayı olarak belirlediği gündür 18 Mayıs. Şehitler Ayı hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Sorunuza geçmeden önce öncelikle Önder Apo’ya tüm yoldaşlarımızın sevgi, selam ve özlemlerini belirtmek istiyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi Mayıs ayındayız. Mayıs ayı hem Türkiye devrim mücadelesinde, Türkiye’deki halkların mücadelesinde hem de Kürdistan’da yürüttüğümüz mücadelede çok önemli bir ay oluyor. Her günü hemen, hemen dolu, her gününde şehitler verdiğimiz bir ay oluyor. O anlamıyla gerçekten Mayıs ayına bakarken, Mayıs ayını yaşarken şehitler gerçekliği üzerinde yoğunlaşmak, onlarla yaşamak, onların bize açtığı yolda anlamlı, doğru ve güzel yürümeyi başarmak gerekli. Ben bu vesileyle başta Mayıs ayı şehitlerimiz olmak üzere tüm mücadele şehitlerimizi, tüm demokrasi ve özgürlük şehitlerini saygı, minnet ve bağlılıkla anıyorum bir kez daha. Anılarına bağlılığımızın gereği Türkiye’de demokrasi mücadelesini yükselteceğimizi, Kürdistan’ın özgürlük statüsünü sağlayacağımızın sözünü bir kez daha veriyorum.

Elbette Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak Mayıs ayı açısından böyle bir gerçekliğimiz var. Fakat aslında o kadar görkemli bir mücadele yürüttük ki biz 50 yıldır, şehitlerimiz böyle görkemli, büyük bir mücadele gerçekliğini açığa çıkardı. Aslında hemen, hemen her güne sığdırılan büyük şehitlerimiz var. Fakat bunların önde geleni elbette herkesin bildiği, halkımızın bildiği, Türkiye halklarının daha fazla bilmesi gereken Haki Karer gerçekliği oluyor. Biliyorsunuz 18 Mayıs Haki Karer yoldaşın şehadet tarihi oluyor. Bu neden önemli? Haki Karer gerçekliğine tekrar, tekrar yoğunlaşmak, tekrar, tekrar anlamak, Önder Apo’yu ve PKK gerçekliğini anlamak için önemli. Şimdi evet Türkiye’de yürüyen bir süreç var. Herkes yeniden işte tarihsel olarak Türk-Kürt ilişkilerini tanımlamaya, yeniden anlamlandırmaya çalışıyor. Fakat bundan işte yıllar önce önderlik ve Haki Karer arkadaşın ilişkisinde gerçekleşen bir Türk-Kürt ilişkisi vardır. Ve bu PKK’ye damgasını vurmuştur. Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne damgasını bu tarihsel ittifak mı diyeyim, tarihsel yoldaşlık, yol arkadaşlığı vurmuştur.

O yüzden bugün bazı çevreler tabii şeyi anlayamıyorlar. Milliyetçiliğin işte gözlerini kararttığı, çıkarcılığın, sermaye hesaplarının insanları ele geçirdiği bir dünyada bu yoldaşlık ilişkisinin yol açtığı sonuçları anlamak zor. Ama Önderlik Haki Karer arkadaşı için şunu söyledi; benim gizli ruhum gibiydi dedi. Bu ne demek? Karadenizli bir gencin, Türkiye Sol Hareketleri içerisinde şekillenen bir gerçekliğin, bir yol arkadaşlığının Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’nde bir araya gelmesi demektir. Ben şunu çok iyi hatırlıyorum. Önder Apo’nun değerlendirmelerinde, anılarında hep şuna vurgu yaptı. Haki Karer arkadaşın, evet Kemal Pir arkadaşın da onunla birlikte ilk yol arkadaşı olduğunu, aslında Önder Apo’da Kürdistan Özgürlük Mücadelesi fikri şekillenirken, grup aşaması fikri şekillenirken bu arkadaşların, Haki Karer ve Kemal arkadaşların onun yanında olduğunu, belli bir süreden sonra grup şekillendikten sonra Önder Apo’nun Haki arkadaşa, Kemal arkadaşa şunu teklif ettiğini, işte biz Kürdistan’da yürüyeceğiz.

Türkiye devrim liderleri darbe yedi biliyorsunuz ondan önce Deniz Gezmiş onların idamı var, Mahir Çayan onların katliamı var, İbrahimlerin şehadeti var. Türkiye devrim önderleri, Türkiye devrimci hareketi öndersiz kaldı. Böyle bir atmosferde Önder Apo şunu teklif ettiğini ifade etti. İşte siz de bir Türkiye mücadelesi için grup kurabilirsiniz dediğini ifade etti. Fakat dikkat edin hem Haki Karer hem Kemal Pir arkadaş Kürdistan mücadelesinde ısrarcı oldular. Bugün vesilesiyle bunun çok iyi anlaşılması lazım. Ben bunu hem Kürt halkı açısından söylüyorum ama özellikle de Türkiye’de özgürlük, demokrasi isteyen, sosyalizm mücadelesi yürütenler açısından da çok iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü neden? Haki Karer arkadaş gerçekten şunu gördü, bunun çok iyi anlaşılması lazım. Türkiye halklarının kaderi de Kürdistan’dan geçer. Türkiye halklarının özgürlüğü Kürdistan devrimci mücadelesinden geçer. Kürdistan yok sayıldıkça, Kürtler inkâr edildikçe Türkiye özgür olamaz. Türk halkı özgür olamaz.

Bunun için Haki Karer yoldaşın gerçekliği üzerinde ne kadar yoğunlaşsak o kadar aslında bizi hakikate, doğruya daha fazla götürür ve önümüzde nasıl demokrasi ve özgürlük mücadelesinde sonuç almak istiyorsak yol hakkımızı doğru belirleriz. Bu Türkiye halkı açısından, özellikle Türk halkı açısından, şimdi şovenizmin merkezi haline getirilmiş olan Karadeniz toplumu açısından çok önemli. Ben bu vesileyle bu gerçekliğe bir daha dikkat çekmek istedim. Ve evet bu büyük yoldaşlık, Önder Apo ile Haki Karer arkadaş arasında kurulan bu çekirdek ilişki, öyle söyleyeyim Türk ve Kürt halklarının çekirdek ilişkisi PKK’yi açığa çıkardı. Biliyorsunuz Haki Karer arkadaşın şehadetine karşılık olarak aslında 50 yıllık Türkiye’yi değişim ve dönüşüm rüzgarına koyan, sorgulanmadık değer bırakmayan, şimdi de gerçek sorunuyla yüzleştiren PKK hareketi bu arkadaşlık sonucunda çıktı ve bugüne kadar da Türkiye toplumunun aslında geleceğine karşı da sorumluluk duyarak yürüyerek bugünlere geldi.

Şunu söylemek istiyorum, şimdi bazıları biliyor, bilerek yalan konuşuyor, bazıları bilmiyor, bilinçsizlikten yanlış konuşuyor. PKK’nin ya da Önderlik gerçekliğimizin, Önder Apo’nun Türkiye’nin demokratikleşme ve özgürlük değerlerine bağlılığı bu süreçle başlamadı. Mücadeleye ilk adım attığı günden şimdiye kadar Önder Apo her zaman Türkiye halklarına karşı kendisini sorumlu duydu ve buna göre pozisyon aldı. Eğer dünyadaki diğer ulusal kurtuluş hareketlerine benzer ağır sonuçlar Türkiye’de açığa çıkmadıysa, Türkiye’de PKK yani Önder Apo’nun öncülük ettiği hareket ayrılıkçı bir hareket haline dönüşmediyse, Kürtlerin varlık ve özgürlük sorununa bugün Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde cevap aranıyorsa, bunun geçmişi ilk çıkış günlerine kadar dayanır ve böyle bir tarihsel mirası vardır. Bu vesileyle ben Haki Karer arkadaşı bir kez daha sevgi ve minnetle anıyorum. Herkesi Haki Karer arkadaşı anlamaya ve onun gibi katılmaya davet ediyorum. Bunu Türk gençlerine özellikle söylüyorum fakat Kürt gençlerine de söylüyorum.

Biliyorsunuz Kürdistan’da grup aşaması şekillenip Kürdistan’a dönüş kararı ilk alındığında yorganını alıp ilk Kürdistan’a giden öncü kişilik Haki Karer arkadaştır. Şimdi de pozitif devrim aşaması diyoruz, inşa aşaması diyoruz, demokratik komünal toplumu kurmak diyoruz. Böyle bir hamlesel süreçte Haki Karer gibi herkesin elindekini bırakıp gerçekten demokratik toplum inşasına yönelmesi ve Kürdistan’ı, Türkiye’yi demokratik komünal değerler etrafında örgütlemesi temel görev oluyor. Bir bunu böyle söyleyebilirim. Tabii Dörtler’in günü aynı zamanda. Büyük Diyarbakır zindan direnişinde Necmi Öner, Eşref Anyık, Mahmut Zengin, Ferhat Kurtay öncülüğünde Diyarbakır karanlığına karşı kendisini bir ateş topu yapan bir Dörtler gerçekliği var. Dikkat edin bu da bir kolektif gerçeklik. Bireysel belki bu tür eylemlerin kararını almak belki daha kolay olabilir.

Ya da nasıl söyleyeyim, örnekleri vardır ama Dört yoldaşın sırt sırta vererek kendisini bir ateş topuna çevirmesi bugün bile bize hakikate nasıl ulaşacağımıza dair örnek teşkil ediyor, önümüzü aydınlatıyor. Kolektif güç olmayı, birlikte hareket etmeyi, düşmana birlikte darbe vurmayı, yoldaşlığı büyüterek aslında kendini güçlendirmeyi ve ışık olmayı ifade ediyor. Bu vesileyle bu büyük eylemcileri de, bu insanüstü iradeyi gösteren büyük eylemcileri de tekrar saygıyla selamlıyorum. Kürdistan’da zindan direnişi sadece zindanları aydınlatmadı. Kürdistan üzerindeki karanlığı parçaladı. O yüzden bu büyük insanlık abideleri asla unutulamaz. İçinde bulunduğumuz dönemde de daha fazla şöyle söyleyebilirim, zindan gerçekliği, zindan direnişi, bunun açığa çıkardığı değerler üzerinde yoğunlaşmak ve bunları hikayeleştirmek, filmleştirmek, romanlaştırmak, her birini tek tek anlatmak, gelecek nesillere aktarmak, daha kalıcı hale getirme görevimiz var.

19 Mayıs Halil Çavgun arkadaşın şehadet yıldönümü, Hilvan direnişinin sembol ismi asla unutulamaz. İşbirlikçi güçlere, feodal güçlere karşı, şimdi biz mesela bunu tabii bu kesimlerle mücadelemizi hem teorik düzlemde hem pratik anlamda daha da derinleştiriyoruz. Kürdistan’daki Judendrat, işbirlikçilikle kendisini geçindiren kesimlere, kendini yaşatan kesimlere karşı mücadelenin ilk fişeği oldu heval Halil. O anlamıyla heval Halil’i de büyük saygı ve minnetle anıyorum. Neden böyle sıraladım? Dikkat ederseniz o gün başlayan mücadele halen devam ediyor. Zindanlarda direniş devam ediyor, Türkiye halklarıyla mücadele birlikte devam ediyor, Judendratlara, işbirlikçi, hainlere karşı mücadele devam ediyor, hakikat savunuculuğu devam ediyor. Şehitler yaşıyor. Şehitler ölmez sloganı sadece bir slogan değil, hakikatin kendisi oluyor. O anlamıyla Mayıs ayı böyle bir ay.

Elbette bu ismi geçen büyük şehitlerimiz dışında büyük kadın şehitlerimiz var bu ayda. Hozan Mizgin var 11 Mayıs’ta şehit düşen. Halen herhalde onun sesinde dinlediğimiz türkülerin duygusuyla yürüyoruz. Hala onu aşan böyle bir şey çıktığını söyleyemem. Niye öyledir diye ben hep kendime sordum. Hozan Mizgin’in sesi neden bu kadar etkileyicidir? Çünkü seslendirdiği hakikati sonuna kadar yaşıyor. Onun militanı sadece şarkısını söylemediği, onun militanı, onun kavgacısı tüm hücrelerine kadar Hozan Mizgin böyle bir gerçekliği temsil ediyor.

Gülçiya Gabar arkadaşın şehadet ayı, Mayıs ayı. Heval Gülçiya bu hareketin, kadın hareketinin, kadın komutanlaşmasının geliştirdiği en nadide arkadaşlardan bir tanesidir. Çok genç yaşta katıldığı, çocuk yaşta katıldığı, kadın arkadaşların büyüttüğü bir komutandır Gülçiya Gabar. Tüm işte dayandığı o kadın gerçekliğine layık olacak bir tarzda da büyük bir komutan olmayı başardı. Bugün herkes, bugün dağlarda tüm kadınlar Gülçiya arkadaşı hem anlatıyor hem arıyor. O anlamıyla heval Gülçiya’yı da büyük saygı ve minnetle anıyorum, onu arıyorum, onu özlüyorum, onu söyleyebilirim. Evet, heval Leyla’nın şehadet ayı.

Leyla Agirî arkadaşla da biz birlikte kaldık, Önderlik sahasında kaldık. Serhat’tan gelmişti o zaman. Serhat eyaletinin hem o toprakların kızı hem o toprakların savaşçısı olarak Önderlik sahasında, Önderliğin yanında birlikte kalmıştık. O zamandan şehadet gününe kadar hep basamakları büyük adımlarla yürüyen, kendisini hızla geliştiren, hızla kadın hareketinin gerçekten şöyle söyleyebilirim, Kürt kadınının sembol isimlerinden bir tanesi olduğu, yokluğunu her adımda hissettiğimiz arkadaşlardan bir tanesi.

Sırrı Süreyya Önder’in yakın zamanda kaybettiğimiz şehadet tarihi, onu da biliyorsunuz gerçekten hem bu süreç hem bundan önceki süreçlerde Türkiye ve Kürdistan halklarının özgür yaşamına yürekten inanan bir yurtseverimiz oldu, onun da yokluğunu çok hissediyoruz. Öyle söyleyebilirim. Fakat tüm bu şehadetlerin açığa çıkardığı çok büyük değerler var. Bizi kesinlikle başarıya götürecek değerler bunlar. O değerlerle onlardan boşalan yokluğu gidereceğimize inanıyorum. Bu temelde de başaracağımızı söyleyebilirim. Daha adını saymadığım Kasım Engin, Mehmet Karasungur daha adını saymadığım onlarca yüzlerce devrimci var. Son olarak da şeyi söyleyebilirim, bu yolda onlara layık yürüyüşçüler olmayı sürdüreceğimizi belirtebilirim.

Bildiğiniz gibi 27 Mart’tan bu yana Önder Apo ile hiçbir görüşme yapılmadı, gerçekleştirilmedi. İkinci yılına giren Barış ve Demokratik Toplum sürecinde hala tecridi tartışıyoruz. Ve bu tecrit Önder Apo üzerinde devam ediyor. Görüşmeler de yapılmıyor. Neler söyleyebilirsiniz?

Evet, 54-55 gündür görüşme olmuyor. Buna biz 2 ay diyebiliriz, 2 aydır Önderlikle görüşme olmuyor. Bu durumu Önder Apo’nun avukatlarından Cengiz Yürekli de değerlendirmişti. Tecrit devam ediyor demişti. Gerçekten bir kez daha açığa çıktı ki İmralı’da ne kadar biz süreci tartışsak da aslında İmralı’daki durumda değişen bir durum yoktur. Tecrit devam ediyor. Şöyle söyleyebilirim, bu durum elbette ki bizde kaygı yaratıyor. Şöyle değerlendirmek belki çok sağlıklı değil, güven güvensizlik gibi değerlendirmek. Siyasi mücadelelerde güven güvensizlik kavramları biraz tehlikeli kavramlar. Çok aslında ele alınmaması gereken kavramlar. Fakat yine de söyleyeyim, güvensizlik yaratıyor. Önder Apo ile iki aydır hiçbir görüşmenin olmaması, bizim Önder Apo’dan hiçbir bilgi almayışımız, Önder Apo’nun böyle bir Barış ve Demokratik Toplum sürecinin içindeyken görüşmelerin bu şekilde kesilmesi elbette ki güvensizliği derinleştiren bir durum oluyor.

Bunu herkesin bilmesi lazım. Ve şey de, sürece evet biz temkinli yaklaşıyoruz. Dikkatli olmaya çalışıyoruz, anlamaya çalışıyoruz, hata yapmamaya çalışıyoruz. Bir halkın kaderi söz konusu, bir halkın elli yıldır yürüttüğü mücadelenin varacağı liman mı diyeyim, varacağı menzil söz konusu olan, öyle basit bir şeyden bahsetmiyoruz. Bu yüzden temkinli yaklaşıyoruz. Bu gelişmeler, bu son iki aydır yaşanan Önder Apo ile görüşmelerin kesilmesi, heyetlerin gidiş gelişinin durması, bizdeki bu temkinli yaklaşımın ne kadar yerinde olduğunu aslında açığa çıkaran bir gerçeklik oluyor. Daha fazla dikkat etmek gerektiği de anlaşılıyor. Şöyle söyleyeyim, niye böyle oluyor? Ne yapılmak isteniyor? Önder Apo’nun temsil ettiği iradeyi herkes biliyor. 27 yıldır mutlak tecrit koşullarında ve evet, esaret altında Önderlik bir duruş sergiledi. Ve bu şöyle sıradan ele alınabilecek, işte Önder Apo bir zindandaydı, kaldı, direndi denilemeyecek kadar görkemli bir mücadele süreci.

Biliyorsunuz İmralı süreci aynı zamanda Önderliğimizin üçüncü doğuş süreci, paradigma değişim süreci, devletçi ve iktidarcı paradigmadan kopuş ve demokratik toplumun zihniyet ve paradigmasal düzeyde inşa edildiği bir süreç. Çeşitli dönemlerde bunun adımlarının atılmak istendiği, girişimlerinin yapıldığı çok yoğun bir mücadele süreci. Şunu söylemek istiyorum, aslında devlet Önder Apo’yu tanıyor. Önder Apo’nun temsil ettiği iradeyi, onun neyi temsil ettiğini demokratik toplum ve Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratikleşmesindeki ısrarını biliyorlar. Bu konuda herhangi bir farklı bir yaklaşım olduğunu düşünmüyorum. En azından bu işle ilgilenenler biliyorlar. Diğeri özel savaş, diğeri bir mücadele konusu. Peki, neden böyle oluyor? Neden mesela Önder Apo üzerinde yeniden böyle bir tecrit olduğu ya da görüşmeler kesildi? Ben bunu biraz şöyle de değerlendiriyorum. İçeriye değil, dışarıya baskı uygulamaya çalışıyorlar. Bakın, işte Önder Apo böyle bir koşulda, istersek görüşme yaptırmayız diyerek, Özgürlük Hareketi ve halk üzerinde aslında bir psikolojik baskı uygulamaya çalışıyordu. Fakat şunu söyleyebilirim, Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak biz de bu coğrafyada 50 yıldır mücadeleyi yürütüyoruz.

Bir de Türkiye Devleti ile 50 yıldır kavgamız var. Biz de tanıyoruz. O anlamıyla şunu söyleyebilirim, bu yöntem Önder Apo ile görüşmelerin kesilmesi, Önder Apo üzerinde uygulanan tecrit, süreci daha fazla gerecek bir tutumdur. Sürecin sağlıklı ilerlemesini isteyen, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin sağlıklı ilerlemesini isteyen ve gerekli adımların atılmasını isteyenlerin her şeyden önce Önder Apo’ya yaklaşımlarını düzeltmeleri, düzenlemeleri gerekiyor. Bunu böyle söyleyebilirim. Mesela şöyle demek istemiyorum, bilinçli olarak planlandığını da söylemek istemiyorum ama biraz şantajcı bir pozisyona düşüyor Türk devlet yetkilileri. İşler yolunda gitmeyince İmralı’ya gidişlerin durdurulması, Önderliğin kamuoyuna hitap etmesinin, ulaşmasının engellenmesi, hareketiyle ilişkilerin arasına girilmesi gibi bir pozisyona girilmesi Türk devlet yetkililerini şantajcı pozisyona itiyor ki bu kimseye bir şey kazandıracak bir durum değildir. Bunun böyle bilinmesi lazım. Dediğim gibi bunun çok planlanarak yapıldığını söylemek istemiyorum ama sonuçta açığa çıkan tablo bu oluyor.

Böyle bir belirsizlikten peki kim yararlanmak isteyebilir, niye böyle oluyor? Şimdi bazı kesimler tabii şöyle tartışıyorlar, işte Kürt Özgürlük Hareketi süreci dondurdu, adım atmıyor ve benzeri değerlendirmelerde bulunanlar var. Fakat aslında yine bu işle ilgilenenler çok iyi biliyorlar ki Kürt Özgürlük Hareketi üzerine düşen bütün sorumlulukları yerine getirdi geçen süre boyunca. Hiç kimsenin, hiçbir hareketin yapamayacağı şeyler çok kısa bir sürede yapıldı. Ortadoğu’nun son 50 yılına, aslında 100 yıla damgasını vuran bir hareket örgütsel varlığını sonlandırdı. PKK kendisini feshetti. Bundan daha büyük bir olay olabilir mi? Gerçekten bence bu işle ilgilenenler bunu biliyorlar ama bir özel savaş var, halen bir oyun var. Yoksa mesela PKK örgütsel varlığına son vermiş, silahlı mücadele stratejisi sonlanmış. Silahlı mücadele stratejisinden vazgeçirdiği ve koşulları oluşursa demokratik siyaset ve hukuksal mücadeleye geçireceği belirtilmiş. Bunun için 30 arkadaşımız silahlarını yakmış.

Aslında yapılması gereken her şey yapılmış. Burada şöyle bir kurnazlık var, Türk devletinin bunlar yapıldıktan sonra yapması gereken adımlar, işte yasal adımlar, hukuki zemin, başta da şöyle bir gelişmeyle biz bunları yaptık. 12. PKK Kongresi’nde biz iki karar aldık. Biri işte PKK’nin örgütsel varlığının sonlandırılması, biri de silahlı mücadele stratejisinin değiştirilmesi. Fakat her iki kararı bir şeye bağladık. Önder Apo’nun özgür yaşar ve çalışır olmasına, Önder Apo’nun bu süreci yürütür konumda olmasına bağladık. Şunu dedik, bu hem örgütsel fesih, örgütsel sonlandırmanın tamamlanmasını Önder Apo yapabilir. O yapabilir. Bu örgüt şey değil ki bir şeye dönüşecek, dönüşmeden yok olmayacak. Yeryüzünden puf diye silinmeyecek. Ancak o örgütsel sonlanma bir şeye dönüşürse tamamlanabilir. Bu dönüşümü biz yapamayız, biz bunu başından beri söyledik.

Nasıl ki PKK’nin kurucusu Önder Apo ise, PKK’nin teorik, zihinsel, stratejik, taktik çizgisi Önder Apo tarafından belirlenmişse, ondan sonrası açısından da ancak Önderlik yapabilir. Önderlik olmazsa biz dönüşemeyiz. Bu isteyip istememekle ilgili bir durum değil. Bunu bence mantıklı düşünen, gerçekten biraz sağlıklı düşünen herkes anlar. Biz Önder Apo’ya katılmışız, Önder Apo’nun militanlarıyız. Ancak onun ortaya koyacağı yine teorik, paradigmatik, örgütsel, stratejik, taktik çerçeveye dahil olabiliriz. Şimdi demokratik strateji ve hukuk stratejisini Önder Apo koydu. Biz böyle havayı koklayarak Önderlik’in ne dediğini anlayamayız. Ya da bir sihirli küremiz yok. Bakalım Önderlik ne demiş, kahve falına bakamayız mesela. Acaba bu mu şu mu? Böyle olamaz. Bu yüzden Önder Apo’nun kesinlikle bu sürecin başında olması lazım, silahlı mücadele stratejisi açısından da öyle.

Biz 50 yıldır bu coğrafyada, biz şuna inandık, herkes bilsin bunu. Biz silahlı mücadeleyle sonuca gideceğimize inandığımız için silah kullandık. Yoksa şundan dolayı değil ki işte silahı çok seviyorduk, gözümüz döndü. Başka bir yaşam imkânı mı? Böyle değil. Silahlı mücadele stratejisiyle biz Kürdistan’da statüyü sağlayabileceğimizi, Türkiye’yi demokratikleştirebileceğimizi, Türkiye’deki baskıcı, faşist, gerici odakları yıkabileceğimizi inandığımız için silah kullandık. Şimdi bunun yerine ikame edilen demokratik siyaset stratejisi ve hukuku, Önderliğimiz bize anlatmadan, kavratmadan, bizi buna göre yapılandırmadan, işte şey söyleniyor, bunun için söylüyorum diyor ki zihinsel olarak silahı bırakmadılar. Sanki böyle bir hap var, biz onu içeceğiz, kafamızdaki o silah mefhumu silinecek. Böyle bir şey olabilir mi? Bu kadar bilim dışı, bu kadar mantık dışı yaklaşım olabilir mi? O anlamıyla şeyi söylemek istiyorum, bu sürecin bütün gerekliliklerini biz aslında 2026 yılının başına geldiğimizde, Ocak ayında artık biz sürecin önünü açacak, iyi niyet adımları diyebileceğimiz güven verici tüm adımları attık.

Buna karşılık bu sorunu çözmek isteyen, eğer bir devlet gerçekliği varsa, bir siyasi irade varsa, gerekli adımların atılması gerekirdi. Bunun da başında Önder Apo’nun fiziki olarak özgür yaşar ve çalışır koşullara gelmesi vardı. Fakat dikkat edin, umut hakkını bile devreye koymuyorlar. Umut hakkı ki, bizim talebimiz umut hakkını aşan bir hak. Şöyle değil, Önder Apo bir siyasi tutukluydu, yatarını yattı, böyle değil. Bu değil. Ama zaten uygulanması gereken AİHM kararlarının bile uygulanmadığı bir gerçeklik söz konusu. Şimdi o uygulanmasın diye de bir sürü yine dolap çevriliyor. Mesela Haziran ayında normalde Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu’nun Önderliğin durumunu gündeme alması gerekiyordu. Yine alavere dalavere çevirdiler. Muhtemelen içinde bulunduğumuz süreci de gerekçe göstererek o görüşmeler ertelendi. Bu kabul edilemez bir şey.

Mesela herkes biraz samimiyetten, güvenden bahsediyor da, bunun neresinde samimiyet vardır, bilemiyorum. Hangi söylemin altını kazıtsan içinden altından başka bir şey çıkıyor. O anlamıyla ben herkesi sorumluluğa davet ediyorum. Sürecin sağlıklı yürütülmesi için Önder Apo’nun hukuki ve yasal durumunun netleşmesi lazım. Buna göre de çalışır hale gelmesi lazım. Yoksa evet şimdi süreç dondu donmadı, sürecin geldiği nokta bu. Çünkü sürecin yürütücü gücü Önder Apo. Onun devrede olmadığı, onun çalışmadığı, onun sesinin duyulmadığı, onun hareket eder hale gelmediği bir ortamda süreç müreçli bir durum da ortada olmaz. Bu bağlamda bir şey daha ekleyeyim bu soru kapsamında. Şimdi hep bu teyit, tespit, tartışmalar oluyor ya. Bizim açımızdan da bu iki aylık süreç biraz aslında karşımızdaki devleti böyle teyit ettiğimiz bir süreç oldu diyebilirim. Onlar hep deniliyor ya işte kaç tane silah bırakıldı diye bizim açımızdan bu da onların testi oldu. Önder Apo’nun pozisyonu, durumu. Ve şu sonucu çıkardığımızda bir kez daha ben böyle vurgulu altını çizmek istiyorum.

Daha önce şöyle tartışmalar vardı. Biraz tartıştık da biz kendi içimizde de tartıştık hareket, yoldaşlar topluluğu olarak. Hani İmralı Önderliğin İmralı’da kalması durumu, güvenlik nedeniyle olur olmaz. Önder Apo’nun da bu konuda keskin böyle şeyleri yok. Zaten Önder Apo kendi durumunu değil de halkın durumunu, mücadelenin durumunu, bu sürecin durumunu önceliyor. Fakat ben şöyle bir sonuca ulaştığımızı söyleyebilirim. Hani diyorduk aşamalı olarak Önderliğin pozisyonu belki değişebilir. Değil. Sürecin doğru yürümesi için diyorlar ya çok popüler bir deyim gömleğin düğmelerini doğru iliklemek lazım. İlk düğme Önderliğin fiziki özgürlüğü. Şöyle olamaz, İmralı’da kalsın, İmralı’da adada kaldığınızı düşünün, hep çocukken sorarlar ya çocukken gençken bir adada tek başına kaldığını bir düşünün. Ve hasmınızla birlikte kalıyorsunuz. Bu koşullarda olamaz. O yüzden kesinlikle İmralı ada hapishanesi lağvedilmeli. Önder Apo fiziki olarak özgür olmalı. Bu olmadan nasıl eşit özgür ilişki çalışma olacak. Bu olursa sağlıklı şeyler olur. Diğer formüller sıkıntılı formüller. Çıkardığımız bir sonuç budur.

Önder Apo’ya statü tartışmaları devam ediyor. Bahçeli’nin de dikkat çeken açıklamaları oldu bu süreçte. Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğünden söz ediliyor. Bir yandan da AKP yetkililerinin ‘etkin pişmanlık’ gibi açıklamaları oluyor. Yapılan bu açıklamalar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Statü tartışmaları var. Şu anda gündemde de var. Bahçeli, yazı değil ama belli ki bir rapor hazırlatmış. Yol haritası çerçevesinde hazırlattı. 11 sayfalık 7 maddelik bir rapor hazırlatmıştı. Onu yayınladı. O tartışmanın 5 Mayıs’taki tartışmanın devamı olarak böyle bir taslak önümüze geldi. Öncelikle şunu söyleyeyim tabii. Hareketimiz yoldaşlar topluluğu olarak yayınlanan o belgeyi kolektif olarak oturup tartışmadık. Yakın zamanda yoldaşlar olarak tartışılır ve resmi bir açıklama da gelir. Fakat ben ilk elden bazı şeyleri söyleyebilirim bu rapora ilişkin de, bu tartışmalara ilişkin de. Öncelikle bu statü kavramı üzerine bir şeyler söylemek istiyorum tabii. Statü, aynı kavramları kullanıyoruz ama aynı şeyleri mi anlıyoruz mesela hani o önemli. Hangi kavramı neyi nerede kullandığımız önemli. Statü, Türkçe sözlüğe baktım, bellidir karşılığı bir kişinin toplumdaki konumu ve saygınlığı. Statü bunu oluşturuyor. Statü kavramının karşılığında bu yazıyor.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyeceğim. Önder Apo’nun bir statüsü var, Kürt halk önderi. 60 milyon Kürdün Önderi. Önder Apo, Kürdü mezardan çıkartarak kendi farkına vardıran önderlik gerçekliği demek. Evet, 50 yıl önce de Kürt vardı. Bazı yerlerde Kürt varlığı can çekişir tarzda da olsa varlığını ifade etmek istiyordu. İsyanlar yapıyordu. Ben demiyorum Önder Apo Kürdü yarattı. Fakat modern dönemin özgür Kürt kişiliğini açığa çıkartan Önder Apo’dur. Ve 60 milyon Kürt 4 parça Kürdistan’da, yurt dışında, Japonya’da, Çin’de her yerde şu anda kendi farkında olarak yaşıyor. Bunun önderliği Önder Apo. Bu anlamıyla şöyle bir durum yok. Kimse Önder Apo’ya sen şusun diyemez, böyle bir statü tartışması yürütmüyoruz. Önder Apo Kürt halkının özgürlük önderliğidir. Ve bu Önderlik demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmayla birlikte yerelden evrensele ulaşan bir genişleme sağlamıştır. O anlamıyla halkların önderidir, kadınların önderidir, demokratik toplum önderliğidir.

Diyeceksiniz peki nedir bu statü, niye statü istiyorsunuz? Biz bu statünün yasallaşmasını istiyoruz. Bu statünün hukukileşmesini istiyoruz. Meşru olan, bilinen, bilindiği için de muhatap alınan. Bugün Türk devleti Önder Apo’yu niye, neden muhatap aldı? Şunu Türk devleti çok iyi biliyor ki, 60 milyon Kürt dinamiğini etkileyen, birebir, belki böyle örgütlerle yönlendiren anlamda söylemiyorum. Ama maddi ve manevi anlamda yönlendiren, etkili olan, herkesin kalbinde olan kişi Önder Apo’dur. Bunu Türk devleti biliyor. Türkiye açısından bunu daha da yakıcı biliyor. Bu yılki Newroz kutlamaları, daha dün değil, daha üzerinden bir ay, bir buçuk ay geçti. Newroz bir referandumdu, Kürt halkı öyle bir, o kadar görkemli bir Newroz ortaya koydu ki, aslında Önder Apo’nun kendisi açısından siyasi irade olduğunu ve kendisini temsil ettiğini ortaya koyan bir irade koydu.

Şunu söylemek istiyorum, bunlar bilindiği için aslında Önder Apo’yla şu anda bir süreç yürütülmeye çalışılıyor ve doğru yapılıyor evet, başka hiç kimse bu kadar Kürde söz dinletemez, Kürt hareketine kimse başka söz geçiremez. Evet, bu doğru yapılıyor. Fakat bunu şöyle bir şeye sıkıştırmamak lazım. Mesela şu anda işte Devlet Bahçeli’nin hazırladığı dediğim gibi rapor mu diyelim, yazı mı diyelim, yol haritası mı diyelim, yedi maddelik, hızla okudum, böyle kelime oyunu yapmaya gerek yok. Böyle örtülü bir şekilde Önderliğin esaretinin sürdürüleceğini kabul ettirmeye çalışmak çok samimi bir tutum değil. Mesela o belgede bu var. İşte sanki böyle nasıl bir hava verilmiş, hareketin feshinde yer alsın zaten tasfiye kelimesi çok kullanılıyor, öyle bir şey olabilir mi? Kabul edilebilir mi? Beklenti bu mudur? Bu içinde bulunduğumuz sürecin ruhuna aykırı.

Mesela Mehmet Uçum’un bunun açıklamaları daha da şey, daha da uç. Statü tartışmaları sonlanmalı, asla olmamalı falan filan vesaire bu minvalde değerlendirmeler yapıyor. Ben şöyle söyleyeyim, bu sürecin ruhu açıktır. Önder Apo’nun çağrısında, çağrılarında açıktır. Ortaya koyduğu manifestoda da açıktır. Aynı belgeleri okuyoruz, onlar da okuyorlar. Şimdiye kadar eğer üzerinden bir yıla aşkın bir süreç geçti, Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum çağrısı ve gelişmeler. Devlet kanadından ciddi bir itiraz gelmediğine göre Önderliğin değerlendirmeleri, analizleri demek ki kabul görüyor, karşılık görüyor. Yoksa herhalde kabul edilmezdi. Hayır sen yanlış diyorsun, yanlış yönlendiriyorsun denilirdi. Neydi mesela bu sürecin ruhu? Tarihi Türk-Kürt İttifakı’nın güncellenmesi. Şimdi bu yaklaşım, bu kadar basitleştirme ve sürecin teknik yürütülmesine indirgeme sürecin ruhuna çok uygun değil. Niye uygun değil?

Türkiye’nin, ben de bir Türkiyeli olarak şöyle söyleyebilirim. İki büyük sorunu var karşısında, iki büyük sorun var. Başka sorunlar da var. Türkiye’de başka büyük toplumsal sorunlar da var ama iki temel, şu anda yakıcı sorun var. Bunlardan bir tanesi dış nedenlerden kaynaklanıyor. Dünyadaki değişim süreci, bölgedeki savaş süreci, Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi, değişen dinamikler, bunlar Türkiye’de bir değişimi zorunlu kılıyor. Şöyle söyleyeyim, Önder Apo, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda Osmanlı sultanlarını örnek vererek, yanlış hatırlamıyorsam Yavuz Selim’i örnek vererek şunu söylüyor. Diyor ki, Yavuz Selim savaşa çıkacağı zaman annesi ona diyor ki, oğlum sen savaşa çıkacaksın ama kendini nasıl savunacaksın, etrafında bu kadar tehlike var, risk var. O zaman Yavuz Selim’in annesine verdiği cevap, diyor ki anne ben Kürtlerden kendime bir kale yaptım.

Şimdi bu diyalektik, Selçuklu sultanlarında da var, Osmanlı sultanlarında da var, Türklerin Anadolu’ya girişleri, Anadolu’da yurt edinmeleri. Aslında bir Kürt-Türk ittifakına dayalı olarak gelişiyor, Selçuklularla başlıyor bu. Sonra Osmanlılarda devam ediyor, böyle bir tarihsel ittifak var, bin yıllık bir geçmişi var bunun. Bu son yüzyılda aslında dış oyunlarla, milliyetçilikle, ulus devletçilikle bu tarihsel ittifak bozuldu. Yüzyıldır Kürtler ve Türkler hep bir çatışma iklimine itiliyor. Şimdi bölgede böyle bir değişim dalgası varken Türkiye’nin yeniden kendi ayarlarına dönmesi lazım. Türkiye’nin varlık ayarı, Türk toplumunun bu coğrafyada kalma ayarı Kürtlerle kuracağı ittifaka bağlı. Bu Kürtler açısından da bir anlamda geçerli. Kürdistan tarihine baktığımızda da Kürtler, Medlerden başlayarak aslında Anadolu’da bulunan güçlerle hep ittifak halinde ayakta kalıyorlar.

Uzatmak istemiyorum, tarihe atıfta bulunmamın nedeni şu. Öyle bir yol ayrımındaki Türkiye aslında Kürtlerden bir kale mi yapacak yoksa Kürtler tarafından kuşatılacak mı karar vermesi lazım. Bu tehdit değil, dört tarafı Kürdistan şimdi bu kadar kendi hakikatinin farkına varmış, 50 yıl öncesinin ya da Cumhuriyet kurulurkenki Kürt yok artık, Kürtler bir modernleşme süreci yaşadı, bir demokratik ulus süreci yaşadı. Önder Apo’nun öncülüğünde, milliyetçileşmeden kendi varlıklarının farkına vardılar. Ama kendi farkındalar yani, kimlik ve varlıklarını istiyorlar. Şimdi bu bir Kürt-Türk ittifakıyla yeniden güncellenecek mi? Güncellenmeyecek. Mesele burada.

Diğer ikinci büyük sorun ne? İç sorun. Büyük Kürdistan mı diyeyim, Kürdistan’ın en önemli demografik parçası ve coğrafik olarak da Türkiye sınırları içerisinde. Bunu yok sayarak, şimdi mesela Kürdistan yok, Kürdistan’ın statüsü yok, bu tür şeyleri. Ama coğrafik olarak var, halk olarak Kürtler var. Bunu tanıyorum ama ülkesini tanımıyorum, bunu tanıyorum ama adını tanımıyorum, bunu tanıyorum ama dilini tanımıyorum. Bunu böyle sulandırmamak lazım. Şimdi ikinci sorun dediğim şey şu, Türkiye’nin kendi iç demokratikleşme sorunu. Kürtlerle barışamayan bir Türkiye, demokratikleşme sorunlarının hiçbirini aşamaz. Yüzyıllık Cumhuriyet tarihi bize bunu defalarca gösterdi. Ne kadın sorunu, ne ekonomik sorun, ne işte diplomasideki sorunlar, ne sosyal kriz hiç biri aşılmadı krizler giderek derinleşti. Bakın bugün Türkiye’de çok ciddi bir siyasi, sosyal, kültürel kriz var.

Bunun da altında kesinlikle demokratikleşme sorunu yapıyor. Demokratikleşme sorununun kalbi Kürt sorunu. Bu çözülmeden Türkiye’de demokratikleşme gelişemez. Demokratikleşmeyen Türkiye, şöyle söyleyeyim, iç çatışma, şiddet üretir. Aile içine kadar üretiyor. Bakın bugün Türkiye’de kadın katliamı o kadar fazla ki, çocuklar Gangstere döndü. Türkiye’de silahlanma oranı aslında çok yüksek. Ve bu, bu savaş nedeniyle oluyor. Başka sorunlarını tartışamıyor Türkiye. O yüzden böyle daha sağduyulu ve sağlıklı düşünmek ve yaklaşmak gerekli. Onu söyleyebilirim bu statü tartışmaları bağlamında. Bu çerçeveden bakılması lazım.

Devlet Bahçeli’nin bu süreç içerisinde aldığı inisiyatifi biz başından beri anlamlı gördük. Onu öyle söylemek istiyorum. Önder Apo da öyle gördü. Öyle değerlendirdi. O anlamıyla, söylediklerine katılırız, katılmayız o anlamda söylemiyorum. Onun ortaya koyduğu bir proje var. Evet, bizim de bir projemiz var. Önder Apo bunu söyledi. Demokratik entegrasyon sürecindeyiz dedi. Aslında işte o Şubat ayından itibaren, açıklamalar yapıldı. Önder Apo açıklama yaptı. İmralı Heyeti açıklama yaptı. Demokratik entegrasyon sürecine giriyoruz dedi. Demokratik entegrasyon süreci için Önder Apo’nun bir planı var. Fakat şöyle olamaz. Tek yönlü dayatmalarla bu süreç yürüyemez. Önder Apo’nun ortaya koyduğu bir planı da değerlendirmek, o çerçevede yürütmek gerekli. Devlet Bahçeli’nin dediğim, onun planı var ama hareket olarak, bizim de var, Önder Apo’nun da var. Onu anlatmak istiyorum.

Şunu söyleyeceğim. Mesela dönem, dönem böyle sürecin tıkandığı noktalarda belli ki inisiyatif verilmiş kendisine, rol oynuyor. Fakat giderek ağırlığı kalmıyor Bahçeli’nin. Ben onu söylemek istiyorum. Söylüyor fakat pratikte bir gelişme olmuyor. Bu da beklentileri düşürüyor. Aslında tersinden etki yapıyor. Onu söyleyebilirim. Belli ki evet iktidarın ortağı fakat siyasi iradede çok fazla bir payı yoktur. Siyasi iradenin gelişmesinde, ortaya konulmasında. Ya da, böyle değilse, ya konuştuğu doğru değil. Nasıl söyleyeyim? Ya konuşurken bir şey var, bir oyun kuruyor. Ya da konuştuktan sonra yaptıramıyor. Böyle bir şey var, böyle bir sorun var. Onu anlatmak istedim. Benim görebildiğim kadarıyla esas yer şu anda AKP cenahındadır. Esas siyasi iradeyi temsil eden AKP ve Erdoğan’ın kendisidir. Onların tutumu ise çok daha geri. Sürece yaklaşımları böyle bir gönülsüzlük teşkil ediyor.

Evet, son dönemde sistematik olarak Erdoğan’ın açıklamaları oldu, süreci geliştireceğiz, vazgeçmeyeceğiz vesaire oldu. Fakat söylem düzeyinde kalıyor. Bunun için söylüyorum. Politika söz kurma sanatı değil sadece. Politika bir irade. Politika alanı, karar alanı. Şimdi onu göremiyoruz. O yüzden bunları söylüyorum. Yoksa söylem düzeyinde son dönemlerde Ömer Çelik ve işte AKP içerisinde bir kanadı dışında bırakırsak, Erdoğan’ı esas alırsak belli böyle bir söylem düzeyinde bir şey var. Fakat hiçbir adım yok. Bu da oyalama ve zamana yayma politikasının iktidarın bir politikası olduğunu, bundan beklenti içerisinde olunduğunu, aslında bölgedeki savaşın gidişatını görerek adım atmak istediklerini, süreci de araçsallaştırdıklarını hissettiriyor. Öyle açığa çıkıyor. Fakat şeyi söyleyebilirim, zaman çok hızlı ilerliyor. Zamanında yapılmayan şeyler daha sonra tersine dönebiliyor.

Mesela Erdoğan istese sadece kararnamelerle bile bazı şeylerin önünü açabilirdi. O yetkisi vardı. Herhalde başkanlık sistemleri buna uygundur. Her konuda her türlü kararnameyi alıp uygulayabiliyorlar. Statü tartışmaları açısından şöyle toparlayayım. Evet, Önderliğimizin statüsünün yasal ve hukuki karşılığının olması lazım. Bu olmadan süreç ilerleyemez. Ve bu şöyle değil. Bu geçici yasalar, işte böyle muğlak belirlemelerle değil. Evet, Önder Apo bir halkın önderidir. Bir hareketin önderidir. Çünkü buna vurgu yapılmış. Herhangi bir etnik ve toplumsal yapının temsili olarak kabul edilemez gibi. Böyle bir şey olabilir mi? Bahçeli’nin sunduğu 7 maddelik şeyde böyle bir ibare vardı. Bunlar kabul edilebilecek hususlar değildir. Onu söylemek istiyorum. Fakat tartışmak lazım, görüş almak lazım. Bunu söyleyerek şunu demek istemiyorum, tartışılmasın, önü kapatılsın o anlamda bir şey ifade etmiyorum. Ama bizim bu konuda durduğumuz noktanın da Önder Apo’nun siyasi ve hukuki statüsünün tanınması, özgür, yaşar ve çalışır koşullara ulaşması, başta da söylediğim gibi içinde bulunduğumuz değişim ve dönüşüm sürecini bu çerçevede Önder Apo’nun yönetip yönlendirmesi gerekir diyorum.

Siz de sürecin ilerlemesi gerektiğinden söz ettiniz. Aslında bir yandan da halkın yoğun bir çabası var, katılımı var. Kürdistan ve Türkiye’nin birçok ilinde barış için adım at şiarıyla görkemli yürüyüşler gerçekleştirildi. Halkın, kadınların ve gençlerin öncülüğünde gerçekleştirilen bu yürüyüşlerde önemli mesajlar da vardı. Bu yürüyüş ve eylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz, neler söyleyebilirsiniz?

Evet, ben bu eylemlere katılan herkesi öncelikle selamlıyorum, kutluyorum. Özellikle Önder Apo’nun posterlerini taşıyan o elleri sıkıyorum. Uzun süredir görmediğimiz görüntülerdi. Daha fazla da gelişmesi lazım. Şöyle söyleyebilirim, demokratik siyaset ve barışın dili eylemdir. Belirli eylemsellikler gelişiyor ama bunları yeterli görmemek lazım. Şöyle söyleyebilirim, bu kadar kritik, hassas, değişim ve dönüşüm sürecine kader tayin edici bir süreçte başta Bakurê Kürdistan olmak üzere dört parça Kürdistan’ın aslında ayakta olması lazım. Her gün bir eylem yapmak lazım. Her vesileyle bir araya gelmek lazım. Eylemi sadece bir yere protesto etmek anlamında da söylemiyorum. İnşa eylemleri, böyle aktif bir şey içerisinde olmak gerekli. Ben bu eylemleri düşünürken hep şu geldi aklıma, şöyle düşündüm biraz da. Çünkü bir süredir kendi içimizde de tartışıyoruz. Çeşitli çevrelerden de gelen eleştiriler var bize. Onları da göz önünde tutarak söylüyorum. Beklentide kalma, beklentili olma, harekete geçmeme, karşı taraftan bekleme şeklinde böyle eleştiriler var. Bir yere kadar hak da veriyoruz, veriyorum ben, öyle söyleyebilirim.

Beklemek aslında özgür insan tutumu değil, öyle söylemek isterim. Özgür insanlar, özgür toplumlar bir yerlerden bir şeyler beklemezler. Şöyle bir benzetme de yapabilirim; mesela beklemek bir köle insan özelliği diyebilirim. Dışarıdan beklemek, başka iradelerden beklemek, onların kendisine bir şey vermesini istemek, talep etmek. Bir nevi aslında dilenmek. Şimdi Önder Apo’nun ortaya çıkardığı özgür toplum böyle olamaz. Önder Apo’nun ortaya çıkardığı özgür toplum bekleyen değil, yaratan toplumdur. Oluşturan toplumdur. İnşa eden toplumdur. İnşa etme eğilim aslında yaratma eğilimidir. O yüzden ben şey söylemek istiyorum. Evet, tamam, demokratik siyaset kapsamında iktidar ve devlet odaklarıyla mücadele ederken, hak ve hukuk mücadelesini vermek, bunun için hakkı olanı istemek bir eylem biçimidir. Bunu anlıyorum. Hukuki anlamda bunu daha fazla da yapmalıyız. Kendi hukukumuzu açığa çıkarmalıyız. Kendi hukuksal haklarımızı yaratmalıyız. Ama bundan öteye demokratik toplumu ne kadar örgütlersek, ne kadar örgütlü toplum olursak, o kadar aslında istediğimiz her şeye ulaşabiliriz. İstediğimiz her şeyi yaratabiliriz.

Örneğin mesela dil, değil mi? Kürdistan’da Kürtçe konuşmak belki resmi olarak yasak değil ama fiili olarak yasak. Bunu nasıl ortadan kaldıracağız? Devletten isteyerek bunu yapamayız. Zaten mevcut devlet diyor ki, tam olarak öyle değil ama resmi kurumlarda diyor ki, Türkçe dışında başka bir dil konuşulamaz. Biz önce öyle yapacağız ki, önce Kürtçe konuşacağız ki, işte tabelalarımızı Kürtçe, Türkçe yazacağız. Ne bileyim işte, önce biz bunu yapacağız ki diğerini geliştirebilelim. Örneğin mesela komün örgütlerini, sosyalistçe yaşamak istiyoruz, eşit özgür yaşamak istiyoruz. Bunun için, bunun kurumlarını biz kooperatif örgütleyeceğiz. Birlikte yaşam komünleri örgütleyeceğiz. Sağlık komünü örgütleyeceğiz. Bir yerlerden bir şey beklemeyi, kendi iradeni, yaşamını bir güç odağına bağlayarak ona muhtaç olmayı ortadan kaldıracağız ki, iradeniz açığa çıksın.

O yüzden şeyi söylemek istiyorum içinden geçtiğimiz bu hassas, kritik dönemde çok daha yoğun olarak Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü, statüsü için eylemlere girişelim, daha kitlesel eylemlilikler yapalım, bir araya gelelim, birbirimizi bilinçlendirelim. Eylem aynı zamanda bilinçlendiren bir aktivite. Bununla sınırlı kalmayalım. Gerçekten bu dönemi pozitif devrim temelinde, demokratik toplumu inşa edeceğimiz bir döneme çevirelim ki, Önderliğimiz gerçek anlamda özgür olsun. Kürt toplumu ne kadar örgütlü ve eylemli olursa, Önder Apo o kadar özgür olur. Böyle bir diyalektik vardır. Çünkü o halkın kendisidir. Kadınlar, gençler, büyük şehitlerimizin emekleriyle açığa çıkan bu yurtsever topluluk, toplum, bunu bilmeli. Devletten talep etmek yerine, kendisi oluşturan ve inşa eden bir noktaya getirebilmeli.

Ben bu temelde yeniden ortaya çıkan eylemsellikleri selamlıyorum. Daha fazla da dediğim gibi sürdürmek lazım. Özellikle kadınlar açısından çok önemli eylem halinde olabilmek. Çünkü eylem dediğim gibi bilinçlendiren bir, yan yana getiren, güçlendiren, irade kazandıran, kişinin ve toplumun sınırlarını açığa çıkartan, güç sınırlarını deşifre eden bir gerçekliğe sahip. O temelde bu eylemlerin sürdürülmesi gerekir. Eylemler barış için adım at başlığıyla yürütüldü. Barış için herkesi adım atar hale getirelim. Sadece iktidar ve devleti değil. Kapı komşumuzu, Türkiyeli insanları, Türkiye toplumunu. Mesela şimdi Türkiye’de, İstanbul’da, İzmir’de, Manisa’da, Karadeniz’de barış için eylemler olsa ne kadar etkili olur. Türkiye toplumunun da içinde yer alacağı, sadece Kürdistan değil. Böyle bu düşüncelerimizi gerçekten demokratik cumhuriyete, Türkiye’nin demokratikleşmesine zemin olacak bir hale getirelim diyorum.

Bir diğer önemli konu yaşanan kadın katliamları ve kadınların yaşadıkları sorunları sormak istiyoruz aslında. Kadına yönelik yaklaşımdan tutalım saldırılara, baskılara, katliamlara kadar kısacası erkek egemenlikçi zihniyetin kadını toplumdan yok etme çabaları günümüzde çok derinleşti. En son Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş dosyalarında ortaya çıkan gerçekler var. Siz bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadına yönelik şiddet, katliam, saldırılar aslında evrensel bir sorun. Sadece Türkiye’de yaşanan sorunlar değil. Önder Apo Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda bize bu konuda yeni bir ufuk açtı. Kastik katil tanımlamasıyla, kastik katilin toplumsallığın oluşmasından hemen sonra bir yarılmayla açığa çıktığını ve günümüze kadar da sistematik olarak kadın varlığına dönüp bir şiddet politikası ürettiğine, köleleştirme politikası ürettiğine dikkat çekti. Bunun daha fazla araştırılması ve anlaşılması gerekiyor. Çünkü oradaki yarılma, kastik katilin açığa çıkması, sonra giderek devlet ve iktidar yapılanması olarak günümüze kadar derinleşerek kendi hattını oluşturuyor. Şimdi karşımızda gördüğümüz bu gerçeklik, devlet ve iktidar çerçevesinde bir kastik katil oluşumu aslında. İsmine devlet demek, ismine başka bir şey demekle bu gerçeklik değişmiyor. Sadece üstü örtülmüş oluyor.

Bu anlamıyla günümüz dünyasında gerçekten kadın kırımı diyebileceğimiz bir noktaya varan, kadın soykırımına varan bir gerçeklik var. Genel anlamda bunu söylüyorum. Fakat Türkiye’de bizim karşı karşıya kaldığımız başka boyutlar var. Özellikle Kürdistan’daki kadın katliamlarında, kadın cinayetlerinde şunu görüyoruz biz. Özel savaş mekanizmalarının, Kürdistan’daki özgürlük dinamiğini ortadan kaldırmak için bilinçli olarak Kürt genç kadınlarına, Kürt kadınlarına yöneldiği bir durum görüyoruz. Şimdi mesela şunu söyleyebilirim; hem Gülistan Doku cinayetinde hem Rojin Kabaiş cinayetinde ya da katliamında yine sadece bu iki genç kadının katledilme durumları yok. Buna benzer asker, polis kökenli ya da devlet kurumlarında yer alan erkeklerin yer aldığı olaylar çok fazla aslında. Hepsi belki katliamla belki sonuçlanmıyor, kimi tacizle, tecavüzle, kimi eve kapatmayla. Bu da bir kadın ölümü.

Şimdi biz en uç olan noktayı, ortadan kaybolan, cenazesi bile bulunmayan genç kadınları tartışıyoruz. Bu vahşet o düzeydedir ama genç bir kadının ruhunun öldürülmesi de bir katliam. İşte şunu unutmadık, ‘Kürt kızları dağa çıkacağına fahişe olsun’ diyen bir zihniyet var Türk devlet gerçekliğinde, mevcut iktidar gerçekliğinde. Bunları düşünürken hep aklıma Gladio geliyor, Türklerin Gladiosu geliyor. İşte bir dönemin JİTEM’i. Mesela ne oldu bunlara, Türk Gladiosu’na ne oldu? Devlet içerisinde yapılanmış bu kirli odaklara ne oldu? Tasfiye mi edildiler, yargılandılar mı, yüzleşmeler mi oldu? Bunların hiçbiri yoktur. Bakın Gladio örgütlenmesi işte Sovyet bloğuna karşı Amerika’da oluşturulan bir şey oldu. Amerika eliyle yürütüldü ve birçok ülkede aslında örgütlendirildi. İtalya’da örgütlendi, İspanya’da örgütlendi, Türkiye’de örgütlendirildi. Fakat çeşitli zamanlarda bu adını saydığım devletler bu yapılarla yüzleştiler. Deşifre ettiler, yargıladılar, mahkemelere çıkardılar. Fakat Türkiye’de böyle bir süreç yaşanmadı.

Türkiye’de Kürt halkına karşı, devrimcilere karşı, sadece Kürtlere karşı da değil, komünistlere, sosyalistlere karşı yürütülen Gladio savaşı sahiplerine ne oldu mesela? Bunlar yargılandılar mı, mahkemeye mi çıkarıldılar, hangi hesap görüldü kamuoyuna? Bunların hepsi duruyor. Türkiye’de bir yüzleşme süreci gerekiyor. Kadınlara yönelik, tüm kadınlara yönelik şiddet politiktir. Ama işte Kürdistan’da genç kadınlara yönelik saldırılar kesinlikle özel savaş merkezli ve devlet içerisindeki odaklarla hesaplaşma olmadan da aydınlatılamayacak bir gerçeklik. O yüzden Akın Gürlek diye bir Adalet Bakanı geldi şimdi iş başına. Türkiye’de mesela ben şeyi hatırlıyorum, 2000’li yıllarda AKP’nin iktidara geldiği dönemi hatırlıyorum. En fazla işte adalet duygusuyla geldiler, topluma adalet getireceklerini vaat ettiler. Buna inandı toplum ve iktidara taşıdı. Fakat gelinen aşamada Türkiye toplumunda kesinlikle adalet duygusu yok oldu. Türkiye’de hukuk yok oldu.

Şimdi Akın Gürlek AKP’yi aklamaya çalışıyor. AKP döneminde yapılan, ne diyorlar, hukuk dışı, toplum dışı, insanlık dışı, böyle bir hava yaratarak, eski dosyalara ama Kerboran davasının şeyini kapattılar öyle. Yine Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne yönelik suçları, yüzleşme yok, örtbas etme var. Ben şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim bu vesileyle. Başta kadın cinayetleri, kadın katliamları, kadına yönelik sistematik özel savaş saldırıları olmak üzere Kürdistan’daki savaş suçlarıyla yüzleşmeden Türkiye’de herhangi bir gelişme olmaz. O yüzden hakikatlerle yüzleşmek lazım. Şu söylemle hiçbir şey değişmez. ‘Terörsüz Türkiye diyelim, bütün bu sürecin bütün günahını da Kürt hareketine atalım.’ Böyle bir şey mümkün değildir. Burada böyle bir oyun var. Oysa kesinlikle yüzleşme gerekiyor. Mesela bu Gülistan Doku davasını, Rojin Kabayış davasını, Narin davasını ele aldığımızda içinde bulunduğumuz dönemden, süreçten, yürütülen mücadeleden, Kürdistan gerçekliğinden, Kürdistan’ın statüsünden bunlardan bağımsız ele alamayız. Bunlardan kopuk değil.

O yüzden bu mücadeleyi yürütürken de onu iyi bilmek lazım. Türkiye’de demokratikleşme olmadan, demokratikleşme adımları atılmadan, yüzleşme olmadan, yüzleşme olmadan da demokratikleşme olmayacak. Kürdistan’da Türk devletinin Kürt halkına karşı işlediği suçlar açığa çıkmalı. Bunların bir muhasebesi yapılmalı. Ancak doğru temelde ilişkiler böyle gelişebilir. Yoksa şimdi derler ki sürecin bütün yükünü Önder Apo’nun üzerine yıkarak, herkes Önder Apo’dan bekliyor. Bu böyle olacak bir şey değildir. Bu sorunu da Kürdistan’daki kadınların özgürlük sorunu ve katliamlara karşı direnişte ancak bu şekilde ele alınırsa bir yere oturabilir. Ben bu vesileyle şeyi de söyleyebilirim; bu katliamlar bize bir kez daha kadının öz savunmasının güçlü olması gerektiğini, kadının hem örgütlenerek hem çeşitli yol ve yöntemler bularak kesinlikle kendi savunmasını geliştirmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Şöyle diyerek bu sorunuzu tamamlayayım.

Her kadının bir komünü olmalı. Komün, kadın komünleri kadınların aynı zamanda öz savunması olacaktır. Bir araya gelen, birbirini tanıyan, birlikte yaşayan, birlikte hareket eden, birlikte mücadele eden kadınlar kendi güvenliklerini sağlayabilirler. Onun dışında herhangi bir iktidar, devlet, egemen erkek ilişkisi kadınları koruyamaz. Bu işte Rojin Kabayiş ve Gülistan Doku davalarında da görüldüğü gibi, gerçekliğinde de görüldüğü gibi açığa çıkmıştır. Devlet kadını korumaz. Devlet, egemen erkek aklının oluştuğu, katılaştığı ve yapısallaştığı bir alandır. Onun içerisine girmeye çalışan kadın ya ona benzeşir, erkekleşen kadın olur ya da ona sığınmaya çalışan kadın da yine erkeğin denetiminde ve kucağında olur. Böyle bir diyalektiği bilerek yaklaşımı göstermek ve kadının kendi özgürlük alanlarını kurması başta genç kadınlar olmak üzere en acil, ertelenemez ihtiyacımız oluyor, görevimiz oluyor.

15 Mayıs Kürt Dil Bayramı idi. Bugün vesilesiyle birkaç kelime Kürtçe ifade etmek istiyorum; tüm Kürt halkı için dil varlığımızdır, dil kimliğimizdir, bunun için de yaşamımızı Kürtçe sürdürmeli, Kürtçe konuşmalıyız. Bu temelde Kürt halkının Kürtçe Dil Bayramı’nı bir kez daha kutluyorum. Aynı zamanda sadece Kürt halkı değil eğer birlikte yaşayacaksak Türkiye halkı da Kürtçe öğrenmeli. Nasıl ki Kürtler Türkçe öğreniyorsa birlikte yaşamak için Türkiye halkının da Kürtçe öğrenmesi gerekir. Kürtçe güzel bir dil. Bu temelde bir kez daha tüm Kürt ve Kürdistan halkının Kürtçe Dil Bayramı’nı kutluyorum.

Kaynak: ANF

Paylaşın