Genç Kurtuluş çalışmaları içerisinde yer aldığım yıllarda İlhami Aras’ın bir yazısında okumuştum bu başlığı. Mealen “Eski durum imkânsız ya yeni bir durum ya da çöküş*” anlamına geliyordu. Kuşkusuz bu cümleye ruhunu veren sınıflı toplumların tarihinde sayısız kere alt-üst oluşların yaşandığı kırılma anları olmuştur. Bu kırılma anlarını öngören ve öncesinde “yeni duruma” kendini hazırlayabilen toplumsal-politik güçler; kırılma anları sonrasında tarihin şekillenişine yön verme kabiliyetini elde ederek devrimler tarihinde “başarı” hanesine yazılan atlasımızda yer edinmiştir.
Hiç uzatmadan söylemek gerekirse, bugün de yazının başlığına tam olarak denk düşecek bir eşikteyiz. Bu konjonktür, gelecekte tarihe “Büyük kırılma anlarının arifesi” olarak kaydedilecektir. Hem burjuvazi hem de işçi sınıfı açısından eski durum imkânsız hale gelmiştir. Onlar çöküşten kurtulmak için yeni bir yol arayışındadır ve onların dünyasında bu yol “birbirlerine” karşı büyük bir savaşla açılabilir. Bizler, yani İşçi sınıfının politik güçleri de “sıçrama” yapmak için yeni bir yol arayışındayız ve bu yol “birbirimizle” yeni bir konsensusun birleşik mücadelesiyle açılabilir. Ez cümle “Kairos” dinamiği işliyor ve bize bir şey fısıldıyor.
Türkiye sosyalist hareketi uzun süredir örgütsel parçalanma, işçi sınıfıyla bağların zayıflaması ve toplumsal muhalefetin farklı dinamikleri arasındaki ortak mücadele zeminlerinin daralması gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Öte yandan Kürt sorununda çözüm arayışlarının girdiği yeni siyasal süreç, yerel ve bölgesel savaşlar ile uluslararası güç dengelerindeki değişimler de mücadele koşullarını önemli ölçüde dönüştürmüştür. Bütün bunlar, sosyalist hareketi hem kendi tarihsel birikimini hem de bugünün siyasal görevlerini yeniden düşünmeye zorlamaktadır.
Bu yeniden değerlendirme dört temel görevi birlikte ele almayı gerektirir. Birincisi, proletarya sosyalistlerinin yeniden bir çekim merkezi haline dönüşmesi ve siyasal hattının sınıf mücadelesine bir pusula olarak yeniden yol açmasıdır. Bu Türkiye devriminin niteliğini ve stratejik yolunu işaret eder. İkincisi ihtilalci devrimci güçlerin demokratik halk iktidarı yolunda koordinasyonudur. Bu anti-kapitalist nitelikteki güçlerin burjuva devlet aygıtını yok etme ortaklığıdır. Üçüncüsü ise, halkların eşitliği, demokrasi ve özgürlük güçleriyle birleşik bir mücadele perspektifinin inşasıdır. Bunun Türkiye’deki en somut formülü, anti-faşist cephenin pratikleşmesidir. Dördüncüsü ise üçüncü emperyalist paylaşım savaşına karşı ikili bir enternasyonalist görevin yakıcılığıdır.
Proletarya Sosyalistlerinin Odaklaşması
Bugün emperyalist kapitalizm, derinleşen krizleri içinde yeni bir küresel yeniden yapılanma ve paylaşım mücadelesinin içinden geçmektedir. Rekabetin sertleşmesi, savaşların ve militarizasyonun yaygınlaşması, otoriter ve faşizan yönetim biçimlerinin güç kazanması, önümüzdeki dönemin daha sert sınıfsal ve siyasal çatışmalara sahne olacağını göstermektedir. Aynı şekilde işçi sınıfının yapısı, üretim ilişkileri, iletişim biçimleri ve mücadele dinamikleri de önemli dönüşümler yaşamaktadır. Dolayısıyla burada sorulacak temel soru; yaklaşan tarihsel çatışmalar dönemine nasıl bir siyasal perspektif, nasıl bir örgütlülük ve hangi mücadele araçlarıyla hazırlanılacağıdır. Tam da bu nedenle enternasyonalist proletarya sosyalistlerinin yeniden derlenmesi bugün ertelenemez bir görevdir. Bu doğrultuda üç temel başlık öne çıkmaktadır.
İlk olarak, işçi sınıfını sosyalizm perspektifi etrafında birleştirebilecek ortak bir politik odak geliştirilmelidir. Bu odak, proletarya enternasyonalizmi temelinde ortak bir devrimci irade ve siyasal hareket kapasitesi yaratmayı hedeflemelidir. Tıpkı 68 gençlik hareketinin içinden doğan devrimci dinamizmin, 70’li yılların gençlik ve sınıf mücadeleleri içinde proleter sosyalist bir yönelim kazanarak yeni siyasal çıkışlara zemin hazırlaması gibi, bugün de 70’lerden günümüze farklı siyasal mecralarda birikmiş devrimci deneyimler teorik, politik ve örgütsel olarak günümüz işçi sınıfının somut gerçekliği temelinde yeniden üretilmelidir. İhtiyaç duyulan, geçmişin örgütsel biçimlerini tekrarlamak ya da tarihsel deneyimleri nostaljik biçimde yeniden canlandırmak ya da geçmişi değersizleştirmek değildir. Bugünkü yerel ve küresel koşullara yanıt verebilen ve işçi sınıfının iktidar perspektifini merkezine yerleştiren 21. yüzyılın ihtilalci proletarya sosyalizmini kurmayı hedefleyen bir politik odaktır.
İkincisi, enternasyonalist proleter sosyalistler kendi aralarındaki ilişkileri süreklilik taşıyan somut mücadele, tartışma ve ortak üretim zeminlerine dönüştürmelidir. Bunun ilk adımları bugünden atılabilir. Ortak siyasal değerlendirme ve tartışma mekanizmaları oluşturulabilir, belirli mücadele başlıklarında ortak kampanyalar ve yerel koordinasyonlar geliştirilebilir. Böylece, dönemsel ve geçici yan yana gelişlerin ötesine geçilerek, adım adım sokakta birlikte mücadele etme geleneğinin ve ortak hareket kültürünün temelleri atılabilir.
Böyle bir devrimci odak, örgütsel farklılıkları aceleci ve yapay biçimde ortadan kaldırma çabasıyla değil, süreklilik taşıyan mücadele zeminleri içinde gelişebilir. Farklılıkların üzerini örten biçimsellik yerine, birlikte düşünmenin, birlikte hareket etmenin ve sınıf mücadelesinin somut sınavlarından birlikte geçmenin yaratacağı siyasal güven esas alınmalıdır.
Üçüncüsü, bu odak, işçi sınıfı başta olmak üzere gençliğin ve tüm emekçi kesimlerin ekonomik, demokratik ve siyasal mücadeleleri içerisinde sürekli bir örgütsel ve siyasal varlık gösterebilmelidir. Kadın kurtuluş ilkeleriyle emekçilerin günlük yaşamı içerisinde yeniden örgütlenmeyi, yüz yüze siyasal çalışmayı güçlendirmeyi, işyerleri ve yaşam alanlarında kalıcı ilişkiler kurmayı gerektirir. Zamanın ruhuna uygun olarak dijitalleşmenin sunduğu iletişim ve örgütlenme olanakları da yüz yüze örgütlenmenin yerine geçirilmeden, sınıf mücadelesinin ihtiyaçları doğrultusunda yaratıcı biçimde kullanılmalıdır.
Ancak devrimci odak için bu üç görev kendi başına yeterli değildir. İşçi sınıfının yeniden siyasal özne haline gelmesi, Türkiye’nin temel demokratik sorunları karşısında mekanik bir sosyalizm propagandasıyla yetinmeyen, demokratik ve sosyalist görevler arasındaki bağı kesintisiz devrim perspektifi içinde kuran açık bir siyasal hat geliştirmeyi gerektirir. Bu bakımdan Türkiye işçi sınıfı ile Kürt halkının ulusal-özgürlük mücadelesini ortak bir stratejik mücadele hattında buluşturmak gereklidir. Bu stratejik ittifakın somut biçimleri, araçları ve örgütsel düzeyleri siyasal koşullara ve mücadelenin ihtiyaçlarına göre değişebilir, ancak stratejik yönelimin sürekliliği korunmalıdır.
Türkiye sosyalist hareketinin ve özel olarak proletarya sosyalistlerinin parçalanarak farklı yapılara ve mücadele kulvarlarına dağılmasının çeşitli teorik, siyasal ve örgütsel nedenleri vardır. Kuşkusuz farklı teorik ve siyasal yaklaşımlar sosyalist demokrasinin zenginliğidir. Ayrıca geçmişteki birçok deneyimde, çoğulculuğun örgüt ve kurumların iç yaşamında demokratik biçimde yönetilememesi tıkanmalara, güven kaybına ve yeni bölünmelere yol açmıştır. Bu deneyimlerden ders çıkararak, ideolojik ve siyasal çoğulculuğu ortak mücadele zeminlerinden kopuk örgütsel dağınıklığın gerekçesi haline getirmeden yol almak gerekir.
Enternasyonalist proletarya sosyalistlerinin yeniden derlenmesine yapılan bu özel vurgu, sosyalist hareketin diğer bileşenlerinin önemini reddetmek anlamına gelmez. Bu vurgunun temel nedeni, işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını ve siyasal iktidar hedefini merkezine alan bağımsız bir devrimci odağa duyulan ihtiyaçtır. Proletarya sosyalizminin özgün işlevi, demokratik, ulusal ve toplumsal mücadeleleri sınıf iktidarı perspektifiyle ilişkilendirmek, işçi sınıfının kendi programı, örgütlülüğü ve siyasal iradesiyle bu mücadeleler içinde birleştirici bir rol üstlenmesini sağlamaktır. Dolayısıyla proletarya sosyalizminin bağımsız siyasal hattının güçlendirilmesi, sosyalist hareketin daha geniş ölçekte örgütlü bir güç haline gelmesi ve demokratik mücadele birliklerinin geliştirilmesi; birbirinin alternatifi değil, birbirini güçlendiren, iç içe geçmiş stratejik yönelimlerdir.
Bütün bunlar, sosyalizmi dar çevrelerin teorik uğraşı olmaktan çıkararak toplumsal bir güce dönüştürme sorunuyla doğrudan bağlantılıdır. Çünkü hiçbir örgütlenme biçimi, mücadele aracı ya da taktik tarih üstü değildir. Araçlar ve yöntemler somut koşullara göre değişir. Değişmeyen, işçi sınıfının kurtuluşu ve siyasal iktidar hedefidir.
Antifaşist Cephe ve Enternasyonalizm
Komünist hareket tarihinde birleşik cephe ve halk cephesi deneyimleri, proletarya sosyalizminin siyasal hattını korurken faşizme ve gericiliğe karşı geniş toplumsal birlikteliklerin kurulabileceğini göstermiştir. Bugün Türkiye’de iktidarın giderek merkezileşmesi, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi, sendikal faaliyetlerin ve toplumsal muhalefetin sınırlandırılması, birleşik mücadele ihtiyacının güncel biçimleri üzerine yeniden düşünmeyi gerekli kılmaktadır.
Ancak birleşik mücadelenin gerekliliği geniş ölçüde kabul görmesine rağmen, bu ihtiyacın kendiliğinden kalıcı bir siyasal pratiğe dönüşmediğini görmek gerekir. Örgütsel rekabet ve hegemonya kaygıları, tarihsel güvensizlikler, Kürt sorununa ilişkin ayrışmalar, seçim dönemleriyle sınırlı parlamentarist ittifak anlayışları ve ortak mücadeleyi örgütsel birleşmeyle özdeşleştiren yaklaşımlar, kalıcı mücadele birliklerinin önündeki temel engeller arasındadır. Anti-faşist cephe, farklı siyasal ve toplumsal güçlerin somut mücadele başlıklarında ortak karar ve eylem kapasitesi geliştirmesine dayanmalıdır. Emek mücadelesinden demokratik özgürlüklere, faşist baskıya karşı mücadeleden halkların eşitliği ve emperyalist savaş politikalarına karşı tutuma kadar somut başlıklarda ortak karar ve eylem mekanizmaları kurulabilir. Böylesi bir birlik için asgari başlangıç noktası budur.
Devrimci siyaset açısından bugünkü süreç, Erdoğan şahsında yalnızca bir yöneticinin otoriterleşmesi ya da demokratik kurumların aşınması olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda sermaye sınıfının değişen ihtiyaçları doğrultusunda devlet aygıtının daha merkeziyetçi, baskıcı ve kurumsallaşmış bir yönetim biçimine doğru yeniden yapılandırılmasını ifade eder. Bu çerçevede AKP-MHP iktidarı, faşist nitelikler taşıyan bir baskı rejiminin kurumsallaşmasının siyasal icracısıdır. Kuşkusuz mevcut rejimin faşizm, Bonapartizm, Azerbaycan ya da Rusya tipi diktatörlük veya başka kavramlarla tanımlanmasına ilişkin teorik tartışmalar önemlidir. Ancak geniş bir mücadele cephesinin kuruluşu, bütün siyasal güçlerin rejimin niteliği konusunda aynı teorik çözümlemeyi paylaşmasını gerektirmez. Belirleyici olan, demokratik hak ve özgürlüklerin tasfiyesine, devlet aygıtının baskıcı yeniden yapılanmasına ve emekçi sınıflar üzerindeki siyasal baskı ve zorun yoğunlaşmasına karşı ortak bir mücadele iradesinin geliştirilebilmesidir.
Bu süreç, yalnızca iktidar blokunun siyasal tercihleriyle açıklanamaz. Türkiye kapitalizminin yapısal krizleri, sermaye birikiminin ihtiyaçları, sınıf mücadelelerinin denetim altında tutulması ve bölgesel güç rekabetinin yarattığı yönelimler, baskıcı rejimin maddi zeminini oluşturmaktadır. AKP-MHP iktidarı bu bakımdan yalnızca kendi siyasal bekasını güvence altına alan bir güç değildir. Türkiye burjuvazisinin önemli kesimlerinin çıkarlarıyla ve uluslararası sermaye ilişkileriyle iç içe gelişen otoriter yeniden yapılanmanın siyasal taşıyıcısıdır.
Bu koşullar, antifaşist mücadeleyi emek örgütlerinin, demokratik kitle örgütlerinin, kadın hareketinin, gençliğin, Kürt halkının, sosyal demokrat kesimlerin ve demokratik haklardan yana tüm toplumsal güçlerin ortak mücadele başlığı haline getirmektedir.
Son olarak, Türkiye’deki demokrasi ve sosyalizm mücadelesi uluslararası sınıf mücadelesinden ayrı düşünülemez. Kapitalizmin küresel karakteri, emek mücadelesinin de enternasyonalist bir perspektifle ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Lenin’in emperyalizm çözümlemesinin ortaya koyduğu gibi, savaşlar ve uluslararası çatışmalar kapitalist sistemin eşitsiz gelişiminin ve emperyalist güç rekabetinin ürünüdür. Anti-emperyalist mücadele ile anti-faşist mücadele aynı tarihsel mücadelenin farklı düzlemleridir. Bu nedenle enternasyonalizm yalnızca dayanışmayı değil, uluslararası sosyalist hareketi güçlendirmeyi, halkların kardeşliğini savunmayı ve emperyalist savaş politikalarına karşı emekçilerin ortak siyasal mücadelesini büyütmeyi ifade eder.
Son Bir Not:
Bu yazının baştan sona ortaya koymaya çalıştığı üzere, burada hazır bir reçete ya da herkes için geçerli bir şablon önerilmiyor. Aksine, içinden geçtiğimiz tarihsel dönemin ortaya çıkardığı sorunlara ve olanaklara birlikte yanıt arayabilmenin; farklı deneyimleri, birikimleri ve siyasal yaklaşımları ortak bir tartışma ve mücadele zemininde buluşturabilmenin önemine işaret ediliyor. Çünkü yeni bir yol, önceden çizilmiş kalıplardan ziyade; ortak deneyimlerin, açık tartışmanın ve somut mücadelelerin içinden gelişebilir. Bu yazının amacı da bir son söz söylemekten çok, böyle bir arayışı birlikte konuşabilmenin ve ortaklaştırabilmenin zeminine mütevazı bir katkı sunmaktır.
