Umut Yazıları

Birleşik gençlik mücadelesi üzerine: Bir muhasebe – Muzaffer Can Erdoğan

Birleşik gençlik mücadelesi tartışması, son yıllarda gençlik hareketinin farklı bileşenleri arasında giderek daha fazla gündemleşen bir başlık haline gelmiştir. Ancak bu tartışmayı yalnızca güncel politik gelişmelerin ürünü olarak ele almak eksik bir yaklaşım olacaktır. Birleşik mücadele arayışı; tarihsel deneyimlerin, biriken çelişkilerin, derinleşen baskı mekanizmalarının ve gençliğin yaşadığı çok yönlü sıkışmışlığın doğal bir sonucudur. Bu yönüyle birleşik gençlik mücadelesi, bir tercih değil; nesnel koşulların dayattığı bir zorunluluktur. Sınıf savaşımında düşman güçler içerisinde klik çatışmaları olmasına ve parçalı bir yapısı olmasına rağmen, topyekün merkezi bir biçimde saldırmaktadır. Bu durum karşısında devrimcilerinde bir arada durarak karşılık vermesi gereklidir. Bugün gençlik hareketi içerisinde hiçbir yapı kendi içerisinde alan açma kabiliyetine sahip değildir. Reformizme karşı mücadele devrimci mücadelenin gerekliliğidir. Devrimci kurumlara yapılan baskıların bir diğer biçimi de devrimcilere alan kapatarak reformist çevrelere manevra kabilyeti sağlamaktır. Gençlik hareketinin militan karakteri gittikçe kitleselleşen reformist yapıları saf dışına bırakma eğilimindedir. Bu eğilimler kitlelerini devrimci örgütlere yöneltir. Bu reformist yapılar kendi başına iş yaparak kendi kitlesini izole etmekte, devrimci siyasetlerden kendini uzaklaştırmaktadır. Bu dar grupçu küçük hesaplar birleşik mücadeleye zarar vermektedir.

Bugün gençlik, siyasal, ekonomik ve ideolojik kuşatma altında şekillenen bir süreçten geçmektedir. Eğitimden barınmaya, gelecek kaygısından politik baskıya kadar uzanan geniş bir yelpazede yoğunlaşan bu saldırılar, gençliği yalnızca edilgen bir konuma itmekle kalmamakta; aynı zamanda onu parçalı, yönsüz ve dağınık bir mücadele zeminine hapsetmektedir. Tam da bu noktada birleşik mücadele fikri, dağınıklığı aşmanın, yönsüzlüğü kırmanın ve mücadeleyi niteliksel olarak sıçratmanın aracı olarak öne çıkmaktadır. Kapitalizm sürekli krizler yaratarak kendini sürdürmeye çalışmakta, kitleler ise bu krizlerden bir çıkış yolu aramaktadır. Bu çıkış yolunu birleşik mücadeleye sevk etmek bugünün devrimci görevlerinden birisidir.

Türkiye’de gençlik hareketi, tarihsel olarak büyük sıçramalar ve kırılma anları yaşamış; ancak bu sıçramaları kalıcı ve süreklileşmiş bir devrimci hatta dönüştürme konusunda ciddi sorunlar yaşamıştır. Buna günümüzün en yakın örneklerinden birisi de 19 Mart Direnişi’dir. Bugün ise bu tarihsel birikimlerin, güncel siyasal-toplumsal krizlerle birleştiği yeni bir momentte bulunuyoruz. Bu moment, bir yandan derin bir sıkışmışlığı ifade ederken; diğer yandan da güçlü bir devrimci çıkış potansiyelini içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla birleşik gençlik mücadelesi tartışması, yalnızca teorik bir arayış değil; doğrudan bu sıkışmışlığı aşma ve yeni bir tarihsel sıçrama yaratma ihtiyacının ürünüdür.

Bugün gençlik hareketinin önemli bir bölümü, siyasal gelişmelerin yorumlanması üzerinden kendisine konum belirlemeye çalışmaktadır. Bu konumlanışlar, ilk bakışta gençlik alanına müdahale edebilme kapasitesi taşıyormuş gibi görünse de, somut gerçeklikte bu iddia büyük ölçüde karşılıksız kalmaktadır. Çünkü yalnızca yorumlayan, pozisyon alan ancak müdahale etmeyen bir siyaset tarzı, devrimci bir dönüşüm yaratamaz. Bu durum, gençlik hareketinin geniş kesimlerini edilgen bir muhalefetçiliğe sürüklemekte; faşizme ve kapitalizme karşı gerçek bir mücadele hattının kurulmasını geciktirmektedir.

Tam da bu noktada, devrimci mücadele açısından belirleyici bir ayrım ortaya çıkmaktadır: özne ve nesne ayrımı. Devrimci özne, sistemin saldırıları karşısında edilgenleşmeyen; aksine bu saldırıları karşılayacak, kıracak ve aşacak bir irade ortaya koyan güçtür. Özne olmak, yalnızca tepki vermek değil; yön belirlemek, inisiyatif almak ve mücadeleyi ileriye taşımaktır. Nesne olmak ise sistemin çizdiği sınırlar içinde kalmak, “zararsız” görünme refleksiyle hareket etmek ve mücadeleyi savunma pozisyonuna hapsetmektir. Bu aynı zamanda meşru gözükme tartışmasını da açığa çıkarmayı gerektiriyor. Meşruluğu belirleyen burjuva yasalar değil, devrimcilerin verdiği mücadeledir. Kapitalizme karşı edilen her mücadele aynı derece meşrudur. Bu bağlam ile beraber polis şiddetinin öğrenci hareketi üzerinde en çıplak haliyle bile zor şiddetini görüyoruz. Bunun gereği olarak öğrenci hareketi karşısında bir direnç gücü koymak zorundadır. Mücadelenin talebi veya benimsediği siyasallık ne olursa olsun karşısında koyulan bir güç olursa, talebin kabul edilmesi için mücadele gerekir. Reformist yapıların kendi güvenli alanlarından devrimcilere sürekli bu eleştirileri yapması yalnızca kendi konfor alanından kaynaklanmaktadır. Anadilde atılan sloganlar ‘kriminalize ediyor’ denilerek karşı çıkılmakta, anadili yasaklayan devlet ile aynı konuma düşülmektedir. Bu yapıların çelişkisi anadilde eğitim savunmakta fakat anadilde atılan sloganlara karşı çıkılırken ortaya çıkmaktadır. Bu savunduğu çizgi ile pratiği arasındaki tezatlıktır. Gerçekçiliği olmadığının göstergesidir.

Bugün gençlik hareketi, bu iki konum arasında keskin bir ayrışma yaşamaktadır. Bir yanda özgürlüğü temel parola olarak benimseyen, faşizme ve kapitalizme karşı mücadelede özneleşmeye yönelen devrimci gençlik; diğer yanda ise sistem içi dengelere yaslanan, akademik-demokratik sınırlar içinde kalan ve edilgen bir hat izleyen anlayış bulunmaktadır. Üniversiteye sıkışan bir siyaset, gençliğin bütününü dönüştüremez. Üniversite siyaseti içerisinde öğrenci kesimlerinin taleplerini örgütlemek elbette anlamlıdır fakat sadece bu siyasete takılı kalmak o yapının düzen içiliğinin en büyük göstergelerinden biridir. Üniversite içinde yapılacak en radikal eylem bile yapılsa, yalnızca kampüsün işleyişini bir süreliğine aksatacak ancak ülke gençliğinin gündeminde herhangi bir değişken bir durum olmayacak. Bu tıpkı ekononizm ile siyasal mücadele arasındaki bağ gibidir. İkisi madalyonun iki yüzüdür ancak yalnızca talepler ekseninde sıkışmak değil, gençliği düzene karşı mücadelde özneleştirecek siyasal yöntemleri yaratmak gereklidir. Bu tarz yapılar aynı zamanda sadece kendini iktidar karşıtlığı üzerinden var etmekte, ancak kapitalizmin işleyiş düzenine karşı sorunlarda çözümsüz kalmaktadır. Asıl olan kapitalizmin üretim ilişkilerinin değişmesi ve siyasal yapıların topyekün yıkılmasıdır. İktidarlar değişse de sömürü biçimi aynı şekilde kendini var edecektir. Bu ayrışma yalnızca örgütler düzeyinde değil; aynı zamanda gençlik kitlelerinin yönelimlerinde de kendisini göstermektedir.

Gençlik kitlelerinin yaşadığı sorunlar bu ayrışmanın maddi zeminini oluşturmaktadır. Geleceksizlik, eğitimde eşitsizlik, barınma krizi, ekonomik yoksunluk, adaletsizlik ve baskı, gençliğin geniş kesimlerinde güçlü bir öfke ve özgürlük arzusunu beslemektedir. Ancak bu öfke, örgütlü bir hatta kanalize edilemediği sürece ya geçici patlamalar halinde açığa çıkmakta ya da sistem tarafından soğurulmaktadır. Bu nedenle asıl mesele, bu dağınık öfkeyi devrimci bir hatta dönüştürebilecek örgütlü bir öncülüğün yaratılmasıdır.

Bugün yaşanan temel sorunlardan biri de tam olarak burada düğümlenmektedir: öncülük sorunu. Türkiye’de gençlik hareketi, tarihsel olarak büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. 1960’lardan 70’lere uzanan süreçte yaşanan devrimci yükseliş, gençliğin sistem karşısında nasıl bir özne haline gelebileceğini göstermiştir. Bu dönem, yalnızca kitlesel bir hareketlenme değil; aynı zamanda niteliksel bir sıçramayı ifade etmektedir. Ancak 1980 darbesiyle birlikte bu birikim büyük ölçüde tasfiye edilmiş; sonrasında ortaya çıkan hareketlenmeler ise süreklilik kazanamamıştır.

Bu noktada birleşik gençlik mücadelesi, stratejik bir ihtiyaç olarak öne çıkmaktadır. Çünkü bugün gençlik hareketi büyük ölçüde “bileşik” bir toplam niteliği taşımaktadır. Yani farklı yapıların dönemsel olarak bir araya geldiği, ancak kalıcı ve bütünlüklü bir yapı oluşturamadığı bir durum söz konusudur. Mevcut gençlik örgütlerinin durumu da bu tartışma içinde özel bir yer tutmaktadır. Bugün gençlik örgütleri, belirli eylem birlikleri ve refleksler üretebilse de gençliğin ihtiyaç duyduğu bütünlüklü, kalıcı bir ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Bunun temel nedeni, bu yapıların çoğunlukla gündem takip eden, takvimsel ve parçalı bir karakter taşımasıdır. Bu durum, hareketliliği sağlasa da bu hareketlilik, çözüm üretme kapasitesinden yoksundur.

Oysa ihtiyaç olan, “bileşik” değil “birleşik” bir mücadele hattıdır. Birleşik mücadele, yalnızca yan yana geliş değil; ortak bir program, ortak bir hedef ve ortak bir eylem hattı etrafında birleşmektir. Bu, taktik bir birliktelikten öte, stratejik bir yönelimdir. Bu nedenle birleşik gençlik mücadelesi, geçici ittifaklar değil; kalıcı ve programatik bir örgütlenme yaratmayı hedeflemelidir.

Bu örgütlenmenin temelinde ise niteliksel sıçrama fikri yatmaktadır. Mücadeleyi yalnızca niceliksel güç hesaplarına indirgemek, onu mevcut sınırlar içine hapsetmek anlamına gelir. Oysa devrimci mücadele, mevcut gücü aşma iradesidir. Bu nedenle belirleyici olan, kaç kişi olduğumuz değil; nasıl bir mücadele hattı kurduğumuzdur.

Gençlik hareketinin bugün yaşadığı sıkışmışlık da büyük ölçüde bu noktadan kaynaklanmaktadır. Bir yanda kendiliğindenciliğe yaslanan, dinamiklerin kendiliğinden açığa çıkmasını bekleyen edilgen bir yaklaşım; diğer yanda ise kendi doğrularını mutlaklaştıran ve yeniye kapalı olan sekter bir anlayış bulunmaktadır. Her iki yaklaşım da mücadeleyi ileriye taşıma kapasitesinden yoksundur.

Bu sıkışmışlığı aşmanın yolu, devrimci cesareti ve örgütlü aklı birleştirmekten geçmektedir. Ancak bu cesaret, yalnızca sisteme karşı değil; aynı zamanda kendi içimizdeki dar, statükocu ve grupçu anlayışlara karşı da gösterilmelidir. Çünkü birleşik mücadele, ancak bu engeller aşıldığında mümkün olabilir.

Faşizme karşı mücadelede bir diğer önemli sorun da mağduriyet temelli siyaset anlayışıdır. “Bize saldırıyorlar” söylemi, bir gerçekliği ifade etse de tek başına bir mücadele hattı kurmaz. Aksine, bu söylem üzerine kurulan bir siyaset, edilgenliği yeniden üretir. Oysa devrimci mücadele, yalnızca savunma değil; aynı zamanda saldırı pozisyonu alabilme kapasitesidir. Gündemi takip eden değil, gündem yaratan; tepki veren değil, yön veren bir anlayış gereklidir.

Bu bağlamda devrimci zor meselesi de doğru kavranmalıdır. Devrimci zor, rastgele bir şiddet değil; kitleleri cesaretlendiren, mücadeleyi ileriye taşıyan ve sistemin işleyişini bozan bir araçtır. Doğru zamanda ve doğru biçimde kullanıldığında, kitlelerin pasifliğini kırar ve onları harekete geçirir.

Birleşik gençlik mücadelesinin başarısı, aynı zamanda doğru stratejik alanlara yönelmekle de ilgilidir. Üniversiteler, meslek liseleri, işçi gençlik alanları ve toplumsal yaşamın diğer dinamik noktaları, bu mücadelenin temel zeminleridir. Bu alanlar, hem ideolojik mücadelenin hem de sınıfsal bağların kurulabileceği yerlerdir. Özellikle gençliğin işçi sınıfı ve diğer ezilen kesimlerle kuracağı bağ, onu yalnızca bir kitle olmaktan çıkararak devrimci bir özneye dönüştürecektir. 

Bu noktada birleşik mücadele, yalnızca gençlik örgütlerinin birliği olarak değil; aynı zamanda sınıfla, ezilenlerle ve farklı kimliklerle kurulan geniş bir mücadele hattı olarak ele alınmalıdır. Anti-faşist ve anti-kapitalist bir perspektifle şekillenen bu hat, gençliğin farklı kesimlerini ortak bir zeminde buluşturmalıdır.

Sonuç olarak, Türkiye’de birleşik gençlik mücadelesi ertelenemez bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu mücadele, masa başında değil; sokakta, eylemde ve pratikte inşa edilecektir. Devrimci gençliğin görevi, bu sürecin öncülüğünü üstlenmek, birleşik bir örgütlenmeyi kurmak ve faşizme karşı mücadeleyi yeni bir aşamaya taşımaktır.

Bu, yalnızca bir örgütlenme meselesi değil; aynı zamanda tarihsel bir sorumluluktur. Gençlik, ya sistemin çizdiği sınırlar içinde kalacak ya da bu sınırları aşarak özgürlüğe uzanan yolu açacaktır. Birleşik gençlik mücadelesi, bu yolun en güçlü ifadesidir. Bu sebeple özgürlük, kendiliğinden değil; örgütlü bir irade ve birleşik bir mücadeleyle kazanılır.

Paylaşın