Umut Yazıları

Barış için akademisyenler deneyiminin 10. yılında Barış Süreci’ne dair röportajlar – Prof. Dr. Işıl Ünal

Umut Gazetesi olarak ”Barış Sürecine” dair Barış için akademisyenler ile yaptığımız röportajlar serisini siz değerli okurlarımız ile paylaşıyoruz.

1) 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini hangi koşullar altında imzaladınız? Bunun akademi ve üniversite içerisindeki karşılığı nasıldı?

Türkiye tarihinde bir örneği daha görülmemiş olan ve tekrar yaşanmamasını dilediğimiz bir dönemdi. “2013-2015 Barış ve Çözüm Süreci” sona ermişti, daha doğrusu yarıda kesilmişti. Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı coğrafyada 2015’te başlayan kanlı ve çatışmalı dönem devam ediyordu. Barış sürecinin getirdiği demokratik ortam yok olmuş, çatışmalar ve sokağa çıkma yasakları sürdürülüyordu.

Sürekli olarak çatışma ve ölüm haberleri geliyordu: Sokağın ortasında kalan, oradan alınmasına izin verilmeyen cenazeler, buzdolabında saklanmak zorunda kalınan çocuk cesetleri, … Bugün hatırlamak istemediğimiz pek çok şey …

Üniversitelerden “çıt” çıkmıyordu.

“Barış İçin Akademisyenler” imzasıyla 11 Ocak 2016’da kamuoyu ile paylaşılan, “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” başlıklı bildiri bu kanlı çatışmaların durdurulması, yöre halkının güvenliğinin ve barışın sağlanması için iktidara yapılan bir çağrı niteliğindeydi. O nedenle “barış bildirisi” olarak da anılmaktadır. Türkiye üniversitelerinden toplam olarak 2112 akademisyenin imzaladığı bir bildiriden söz ediyoruz. Demokrasi pratikleri zayıf olan bir toplumdaki akademisyenler olarak akademik özgürlüğün bu denli güçlü bir biçimde kullanılabilmesi şaşırtıcı ve kimilerince ürkütücü görülebilir. İktidarın tepkisi de sert oldu ve her türlü medya kullanılarak tam bir “cadı avı” başlatıldı. Basında boy boy fotoğraflar, televizyonlarda görüntülerimizle teşhir edildik, siyasetçiler televizyonlardan hakkımızda söylemedik şey bırakmadılar. Baskılar, bugün de hukukla bağdaşmaz bir biçimde sürdürülüyor.

Uzun yıllardır eğitim ve bilim emekçileri kurumsal özerklik ve akademik özgürlük mücadelesini ısrarla sürdürüyor olsalar da, Türkiye’de modern eğitim ve bilim kurumlarının kurulduğu yıllardan beri bu kurumlarla iktidar arasındaki ilişki, pek çok ülkedekinden daha sorunlu olmuştur. Devletin akademiye müdahalesinin sürekliliği nedeniyle, köklü bir “üniversite geleneği”, “üniversite kültürü” oluşmamıştır. Özellikle, 1981’de YÖK’ün kuruluşundan sonra akademide oluşturulan mutlak denetimin sonucu olarak, bilim anlayışı giderek iktidarın beklentileriyle uyuşur bir hale gelmiştir. Oysa akademide egemen olan anlayışın tersine, bilim, hakikati aramak içindir ve mevcut egemen söylemi sorgulamadan, hakikati anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir. İktidarın söylemini yeniden üretmeye devam etmek bilim insanının düşmemesi gereken bir yanlıştır. Yani bilim politik bir faaliyettir. Konuyu toplumsal güç ilişkileri temelinde ele almadan toplumsal gerçekliği anlamak ve anlamlandırmak mümkün değildir.

Bildiri, “üzerine ölü toprağı serpilmiş” olan üniversite camiasında da “bomba gibi patladı”. Tepkiler farklı farklı oldu. Bir grup, söz konusu bildiriyi yersiz, yanlış, “bilim insanına yakışmayan” ve “politik” bulup bizim gibi “teröristlerden” uzak durmaya çalıştı. Bunlar koridorlarda, yemekhanede bizimle göz göze gelmek istemeyen meslektaşlarımızdı ve özellikle bazı kentlerde onlar da iktidarın zulmüne (konumları ve yetkileri ölçüsünde) katkı verdiler.  İkinci grup, sol-sosyalist akademisyenler, barış bildirisini imzalamadılar ama onlar bize destek bildirisi yayınlayıp, çatışmalara, insan hakları ihlallerine değinmeden, “düşünce özgürlüğü”nü kullandığımız vurgusu yaptılar. Hiçbir şey olmamış gibi davranan, arkadaşlık/meslektaşlık ilişkisini sürdürenler de oldu. Benim deneyimim, bu kesimin üniversiteden ihraç edilmemizden sonra da bizi arayanlar, hatır soranlar olduğu yönünde. Sayıları birkaç kişiyi geçmedi, ama önemli.

Lisans ve lisansüstü öğrencilerimiz, çoğunlukla, hocalarından farklıydılar. Onlar, her zaman bizim yanımızda oldular. Üniversite rektörlerinin hazırladığı KHK listeleriyle ihraç edildiğimizde, gazetelere ilȃn verip “hocalarına” sahip çıktılar.

2) Bugün yeniden barış süreci tartışılırken, o dönem sizi “terör propagandası” ile yargılayanlarla nasıl bir hesaplaşma gerekiyor? İhraçlar ve yargı süreçleri açısından geriye dönük bir yüzleşme ya da telafi mekanizması olmadan sürecin gerçekçi yürütüldüğünü söyleyebilir miyiz, bu geriye dönük yüzleşme süreci nasıl olması gerekir?

Hesaplaşmanın iktidarla yapılması gerekiyor. Aslına bakarsanız, iktidarın yeniden bir “süreç” başlatmadan önce, Anayasa Mahkemesinin (Prof. Dr. Füsun Üstel kararı) verdiği, “Bu Suça Ortak Olmayacağız!” bildirisinin düşünce özgürlüğünün kullanılması anlamına geldiği yönündeki kararından hemen sonra, vakit geçirmeden, tek bir kararname ile tüm KHK’leri iptal etmesi ve herkesi üniversitelerine döndürmesi gerekirdi. O zaman, bildiriye dayalı olarak verilen yanlış kararlar ortadan kaldırılmış olacaktı.

Aslında KHK’lerin yürürlüğe konmasına olanak sağlayan OHAL, bizimle ilgili olmayan bir nedenle ilȃn edilmişti, ama kendisine karşı yapılan her eylemi “terör” olarak tanımlayan iktidar,  barış akademisyenlerini ve başka birçok kesimi bu kapsamda kamu kurumlarından çıkardı.

Neredeyse Kürt halkının bütününün “terörist” olarak görülüp, böyle yaklaşıldığı koskoca bir tarih yaşanmışken barış akademisyenlerinin üniversitelerine iade edilmesi elbette yeterli olmazdı. “Barış anneleri”nden özür dilenmediği bir ülkede, sadece imzacı akademisyenlere yönelik bir yüzleşme hem mümkün hem de gerçekçi olmaz.

Bugün olup bitenler, iktidar dahil kimsenin samimi bulmadığı, inanmadığı bir “süreç”. Yine de belki bir demokratikleşme sağlanabilir diye herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor. En ciddȋ ve samimi çabayı Kürtler ve DEM gösteriyor.

Tüm bu nedenlerle, bugün “barış süreci” veya Cumhur İttifakının ifadesiyle “terörsüz Türkiye” süreci toplumsallaş(tırıl)amıyor. Bir yandan sözde “süreç” işliyor, öte yandan ülke gündemi iktidarın anti demokratik uygulamalarıyla o kadar dolu ki, bu konu yurttaşların gündemi haline gelemiyor. Üstelik “süreç”e rağmen iktidar, bize terörist demeye devam ediyor, ağır ceza mahkemelerinde beraat etmemize rağmen, ihraç edilenlerin üniversitelere iadesiyle ilgili idarȋ davalar sürüyor ve mahkemeler hala “terörle iltisaklı” olduğumuzu kanıtlama peşindeler.

“Sürecin konuşulduğu tek yer olan Meclis Komisyonunda, çeşitli toplumsal kesimler davet edildiler ve sunum yaptılar. Barış annelerinin kendi anadillerinde konuşturulmadığı Komisyon’da, bireysel katılım dışında “üniversite” adına bir sunumun yapılmamış olması, aslında akademinin “barış sürecinde” nereye konumlandırıldığını göstermiştir. Kaldı ki “Barış Akademisyenleri”ni temsilen bir katılım ve sunum olmalı, onların öyküleri ve önerileri alınmalıydı. Bu toplantıların “yüzleşme” ile sonuçlanması ne kadar bekleniyordu veya amaçlanıyordu bilmiyorum ama ol(a)madı. Hazırlanan ortak rapordan da anlıyoruz ki, farklı toplumsal kesimlerin yaptıkları sunumlar bu yönde bir başlangıç olamamış. Yüzleşmenin olabilmesi ve telȃfi mekanizmalarının oluşturulabilmesi için siyasȋ iktidarın bu konuda kararlı ve hazır olması gerekir.  Kürtler ve diğer ötekileştirilmiş toplumsal kesimlerle ortak tarihin açıkça konuşulması, devlet politikalarının sorgulanması, demokratikleşme programının devreye sokulması gerekir.

3) Üniversitelere kayyım ve paraşüt atamalar, bilimsel üretimden uzaklaşılması ve üniversitelerdeki mücadeleye dönük saldırılarla dolu bir 10 yıl geçirdik. Siz geçen 10 yılda üniversitelere ve akademiye dönük teslim alma, tasfiye etme politikasını nasıl değerlendirirsiniz?

Üniversite yönetimlerine kayyım ve paraşüt atamaların tarihi, son on yıldan daha geriye gidiyor. Çok uzun süredir üniversite yönetimlerinin “seçimle” işbaşına geldiğini söylemek mümkün değil. Üniversite bileşenleri içinde yalnızca “öğretim üyelerinin” katılabildiği “oylamalar” sonunda en çok oy alan adayın rektör atanması bile çok gerilerde kaldı. 3-5 büyük il dışındaki yükseköğretim kurumlarında, atama ilȃnlarından “rektörlük oylamaları”na kadar süreçler üniversiter kuralların dışında işliyordu ama sessiz karşılanıyordu. Kurum içinden ciddȋ bir tepki gelmeyince devam ediyordu. Boğaziçi Üniversitesine kayyım atanması sonrasında üniversitelilerin (öğretim üyesinden öğrencisine kadar) gösterdikleri onurlu tepki, sergiledikleri ısrarlı direniş kamuoyunun dikkatini bu konuya çekti. “Boğaziçi Direnişi” devam ediyor.

Türkiye’de üniversite bileşenleri, üniversite yönetimlerine ve siyasȋ iktidara kolaylıkla başkaldırabilen, tepki gösterebilen bir özelliğe sahip değiller. Üstelik, YÖK’ün kuruluşuna ve devam etmesine izin veren, ondan kurtulamayan akademi hakkındaki görüşlerimi bir kenara bıraksam bile, YÖK’ün kuruluşundan itibaren, zaman içinde, akademisyenlerin üniversite ve bilim anlayışlarının YÖK’ün anlayışıyla neredeyse özdeşleştiğini söyleyebilirim. Yukarıda bahsettiğim gibi, üniversite-iktidar ilişkilerinin bir sonucu olarak, bilimsel üretimi yönlendiren politikalar nedeniyle bilimsel üretim süreçleri de bilimsel özgürlük (akademik özgürlük) temelinde işlemiyor. İktidar, üniversitenin kendisinin (iktidarın) ihtiyaç duyduğu bilgiyi üretmesini istiyor ve onu egemen bilginin yeniden üretimine yönlendiriyor. “İktidara itaatsizliği” ve “Türklük Sözleşmesi”ne aykırı davranmayı en acımasız bir biçimde cezalandırıyor. Bunu nasıl yapıyor? Birçok araçla. En yaygın kullanılan araçlar “atama yükseltme kriterleri”, “çalışmaların değerlendirilme kriterleri”, kadro dağıtımı gibi araçlar. Bu yönlendirme çok uzun süredir yapılıyor. Çalışmanın “içeriği”ni ve “bilimselliği”ni öne çıkarmayan değerlendirmeler, son on yıldaki baskı ortamı ile birlikte bugünkü sonuçları doğurdu diyebiliriz.

4) Üniversitelerin özerk-demokratik alanlar olması ile barış arasında sizce nasıl bir ilişki var, bir dönüşüm ve barıştan bahsedilen bu sürecin üniversitelere yansıması ne olmalı?

Üniversitelerin özerk ve demokratik alanlar olması, bu kurumların kendileriyle ilgili kararları, tüm üniversite bileşenlerinin temsil edildiği kurulları eliyle alması, kendi işleyiş kurallarını yine kendi iç mekanizmalarıyla belirlemeleri ve uygulamaları anlamına gelir. Eşitler arası ilişkilerin geçerli olduğu, ayrımcılık karşıtı ve homofobi karşıtı kültürün oluştuğu bir üniversite iklimi, özgürlüklerin yaşanabilmesi ve geliştirebilmesi için gerekli akademik öznellik üretimlerinin önünü açar. Böylece, bir tavır, bir duruş olarak akademisyenliğe ve düşüncenin özgürleşimci (emancipatory) potansiyeline imkȃn sağlanmış olur.

Özgürleşimci (emancipatory) bir sürecin inşası aynı zamanda barışın da inşası anlamına gelebilir. Elbette, hem dışardaki engellerle (piyasa, devlet) hem de içerdeki engelleyici mekanizmalarla (dış müdahalelere destek verenlerle) mücadele ederek. Ben toplumun bütününde barışın, eşit yurttaşlık temelinde kurulmuş ȃdil bir sistemde, olanakların eşitlikçi ve özgürlükçü bir anlayışla kullanımına yönelik bir dönüşüm sürecini ifade ettiğini düşünüyorum. Barışı kurdum-bitti olmaz. Barış sürecini toplumsal süreçlerin ilişkiselliği ile birlikte ele almak, dönüşümün sürekliliğini unutmamak gerekiyor.

5) Şu an içerisinde bulunduğumuz koşullar açısından barış talebi üniversite özneleri açısından ne ifade ediyor?

Akademide olmadığım için havayı bilemiyorum. Akademideki akademisyen, öğrenci ve diğer personeli kastediyorsanız, o cenahtan hiç ses gelmedi sanırım. Çok az sayıda makaleye rastladım. Bu makalelerin yazarları da barış akademisyenleriydi. Konuyu tartışanlar, emek verip anlamaya çalışanlar elbette vardır. Ama önemli olan akademinin ses vermesi, yani kurullarının kamuoyuna açıklama, gerekirse bilgilendirme yapması, kolektif çabalara, eylemlere girişmesidir.

Yukarıda da belirttiğim gibi, ne iktidar ülkede üniversite varmış gibi davranıyor ne de akademisyen ve öğrenciler “bu ülkede bir ‘barış süreci’ varmış gibi davranıyor.

Barış Akademisyenleri barış konusunda çalışıyorlar. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnsiyatifi (BİV) içinde de “barış akademisyenleri” var. Hem akademide hem de dışarda toplumsal hareketler içinde katkı veriyorlar. Onlar, belki bir demokratikleşme sağlanabilir diye ellerinden geleni yapmaya çalışan tarafta duruyorlar.

6) Son olarak emperyalist-kapitalist sistem içerisinde üniversiteler giderek bilginin metalaştığı, sermaye mantığıyla kâr odaklı işleyen ve emperyalist merkezlerle birleşmiş sermaye ağlarına eklemlenen kurumlara dönüşüyor. Bu koşullarda akademinin toplumsal ve bilimsel niteliği nasıl aşındırılıyor? Sizce bu dönüşüme karşı akademi içinde ve dışında nasıl bir mücadele hattı örülebilir; hedef yalnızca akademik özgürlüğü savunmak mı olmalı, yoksa daha köklü bir dönüşüm mü gerektiriyor?

Evet, söylediğiniz gibi, sermaye ağının parçası haline gelen yapılarla karşı karşıyayız. Ben, dikkatinizi çekmiştir, olabildiğince “üniversite” kavramını kullanmaktan uzak duruyorum. Nedeni de, “üniversite”lerin geçmişte sıklıkla söz ettiğimiz ve “özerk ve demokratik üniversite” mücadelemize kaynaklık eden “üniversite fikri (idea)”nden artık çok uzakta olmamız.

Eğitimdeki (üniversite de dahil) ticarȋleşme ve piyasalaşma süreçleri 1990’larda, küresel sermaye birikiminin kazandığı ivme ile birlikte, büyük bir hız kazandı. Böylece bilimle, bilimsel üretim süreciyle ve öğrenme süreciyle ilgili değerlerimiz değişmeye başladı. Öğrenmenin “merak, ilgi ve etkileşim” odaklı özelliği yerine, öğrenmenin  “dışsal ödüller”le, “kazançlılık”la ilişkisi kurulmaya başlandı. Akademi, kendi sorularını yanıtlamak yerine, piyasanın/devletin sorunlarını çözmeye yöneldi. Yukarıda değindiğim gibi, başarı, atama-yükseltme, bilimsellik kriterleri değişti ve bunlar hala sürüyor.

Aslına bakarsanız, bilimsel faaliyetin kurumsallaşmasının (örneğin bilimsel faaliyetin üniversiter kurumlarda yapılmasının) olumsuz bir sonucu, bilgi üretim süreçlerinin iktidar tarafından, çeşitli araçlarla kolaylıkla denetlenir kılınması ve egemen bilginin ‘yeniden üretimi’nin teşvik edilebilmesidir. Buna hizmet etmeyen, iktidara “itaatsizliği” bir akademik ilke olarak benimsemiş olan bilim insanları, doğayı, toplumu, bireyi anlama ve anlamlandırma çabalarını “akademik topluluğun” kontrolü altında sürdürebilmek için “kurumsal özerklik ve akademik özgürlük mücadelesi” vermek zorunda kalmışlardır.

“Üniversite tarihi” boyunca gözlenmiştir ki, “itaatsiz” olanlar akademiden çıkarıldıkça geriye kalan akademisyenlerin tepkisi her zaman cılız kalmıştır. Yüzyıllık mücadele sonunda elimizde kalan “üniversiteler”e bakılırsa, en eski kurumların, akademisyenleri kurum dışına çıkarma konusunda daha usta olduğunu görebiliriz. Örneğin Ankara Üniversitesi 100’den fazla akademisyeni KHK ile ihraç etmişti. Tarihi bu zeminde yazılmış kurumların, “sorgulamayı”, “itirazı”, “bilimsel birikimin kendi içinden çıkan soruların peşine düşmeyi” daha az barındıran biat kültürüne doğru yol aldığını söyleyebiliriz. Böyle kurumlarda bilimsel üretim de çok zorlaşacak demektir.

Bilimsel faaliyet, gerçekliği anlamaya yönelik kolektif bir faaliyet olduğuna göre, bu sürecin akademik dünyanın patolojilerini bilmek, onları sorgulamak gerekiyor. Örneğin, akademi içi hiyerarşiler, bilginin ve bilimin bir tahakküm aracı olarak kullanılması, içerik olarak diğer düzey eğitimler gibi, “tekçi, cinsiyetçi, homofobik, merkezcil, militarist, milliyetçi ve şoven değerler sisteminin egemen olması, bilimsel faaliyetlerin parasal kaynaklarını artıracak devlet/sermaye bağlantıları, … Durumu değerlendirirken, bilimsel faaliyetin toplumsal güç ilişkileri temelinde anlam kazandığını, yani bilimin politik bir faaliyet olduğunu unutmamak gerekmektedir. O zaman dönüp toplumun bütününe bakmak gerekiyor.

Biz “dayanışma akademileri” ile akademik faaliyetlerimizi sürdürürken bugüne dek biriktirdiğimiz deneyimler üzerinde düşündük. Yeni sorular ortaya çıktı ve bu soruları yanıtlamanın peşine düştük. Çünkü, “üniversite” dışına çıkarılıp, bulunduğumuz kentin kafelerinde dersler vermeye başlayınca, YÖK’süz, hiyerarşisiz, kolektif bir akademik üretim çok hoşumuza gitti. Bu pratikler, bize, “üniversite dışında, akademik faaliyetler için elverişli koşulların yaratılabileceğini gösterdi. “Başka bir akademi tahayyülü”nün peşine düştük. Şöyle düşündük: Bilim, temelde doğayı, bireyi ve toplumu anlama/anlamlandırma süreci olduğuna göre, bilimi bir tahakküm aracı olarak görmeden, doğayı, insanı ve toplumu araçsallaştırmadan, bilgi üretimine elverişli ilişki ve ilişkilenme biçimlerini bugün tahayyül edebilmeliyiz. Bunu nasıl yapabiliriz?

Bunu yapmanın yolunu bulduğumuzda ve buluncaya kadar çok şey öğreneceğiz. Bu arayış, bize, barışın yolunu da gösterecektir.

7) Bildiriyi imzalarken Barış Süreci’nin öncü özneleri olan kadın ve lgbti+’lar neleri talep ediyordu?

Kadınlar ve LGBTİ+ların dünyada ve Türkiye’de barış süreçlerinde aktif rol alması, toplumsal cinsiyet perspektifinin devreye girmesi ve böylelikle sürecin hem sonuç alıcı olması hem de kalıcı olması açısından önemli. Çatışmaların toplumsal cinsiyet boyutları göz ardı edildiğinde hem toplumsal adaleti sağlamamış olur hem de çatışmaya bağlı insan hakları ihlalleri ve bazı şiddet biçimlerini onarmada yetersiz kalınır. Örneğin, zorla yerinden edilme, cinsel şiddet, yoksulluk ve artan bakım emeği yükü gibi konular, erkek egemen müzakere süreçlerinde genellikle gündeme gelmez.

İmza sürecinde, “Barış İçin Kadın Girişimi”, kadın ve LGBTİ+ların barış sürecine katılımında aktifti. Feministler, Kürt kadın hareketinden kadınlar ve sol örgütlenmelerde yer alan kadınlar “barış sürecine” birlikte katıldılar. Ortak amaçlar bölgedeki şiddet ve insan hakları ihlallerini kapsamakla birlikte, toplumsal eşitsizliklerin giderilmesi de yer almıştır.

8) Bugün içinde bulunduğumuz toplumda kadınlar bulundukları her iş kolunda erkek-egemenliğinin getirdiği mobbing, taciz ve tecavüzle karşı karşıya kalıyor. Akademiyi de bu alanlardan biri olarak düşündüğümüzde üniversitelerdeki erkek egemen yapı kendini nasıl yeniden üretiyor ve buna karşı nasıl bir mücadele hattı örülmeli?

Elbette akademi de ataerkinin tüm mekanizmalarının işlediği bir yapı. Bu yapının içinde yaşayan insanlar, toplumun bütününde olduğu gibi, cinsiyetçi, heteroseksist, homofobik bir kültürde yaşıyorlar. Dolayısıyla, ben akademideki cinsiyetçi saldırıları, şiddeti toplumun bütünüyle birlikte çözebileceğimizi düşünüyorum.

“Üniversite”lerin de kendine özgü mücadele yol ve yöntemleri var tabii. “Kadın araştırmaları birimleri” sadece akademik bilgi üretmiyor. İçerde yürütülen mücadelede aktif rol oynayabiliyorlar. Taciz ve tecavüzle, kadına ve LGBTİ+ lara yönelik şiddeti önlemek ve bunlarla mücadele etmek üzere merkezler/birimler oluşturuluyor. Ayrıca toplumsal cinsiyet dersleri açan hocaların sorumluluğunda, öğrenciler “topluluk/klüp” gibi oluşumlar kurabiliyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri farklı ölçülerde de olsa akademinin gündeminde oluyor.

Akademinin içindeki mücadele kesinlikle toplumdaki örgütlülüklerle birlikte yürütülmeli, ki zaten genellikle böyle oluyor. Bu sorunların da barış mücadelesiyle içiçe olduğunu düşünüyorum.

Paylaşın