Antalya YGC Kuyu Tipi Hapishanesi’nde tutsak olan Gürkan Türkoğlu, Hüseyin Özen ve Tahsin Sağaltıcı, kuyu tipi hapishanelerin kapatılması ve kendileriyle birlikte arkadaşlarının da kuyu tipi olmayan hapishanelere sevki talebiyle başladıkları açlık grevlerinin 250. gününe yaklaştılar.
Sağlık durumları giderek kötüleşen ve kritik bir aşamaya gelinen tutsakların taleplerinin kabul edilmesi için Yüksel Caddesi’nde 20 gündür oturma eyleminde olan TAYAD’lı Aileler ile yaptığımız röportajı okuyucularımızla paylaşıyoruz.
Dilara Çelik: Gürkan Türkoğlu’nun sağlık durumu nasıl? Talepleri neler?
Gürkan Türkoğlu 245 gündür açlık grevinde, ağzında yaralar var, ayaklarında şişlikler var, konuşamayacak durumda, her telefonda bizimle konuşamıyor artık, konuşamayacak duruma geldi, yürüyemeyecek durumda, dizlerinde derman kalmamış, evlatlarımız çok kötü durumda, çocuklarımızın ölmesini istemiyoruz, adalete sesleniyoruz, Adalet Bakanı’na sesleniyoruz, çocuklarımızın taleplerini kabul etsinler. Bizim taleplerimiz çocuklarımızın ölmemesi, çocuklarımızın F tiplerine gönderilmesi.
Dilara Çelik: Hüseyin Özen’in sağlık durumu nasıl? Talepleri neler?
Ben Hüseyin Özen’in kardeşiyim. Talepleri sadece kuyu tipi olmayan, insani şartlarda, arkadaşlarıyla birlikte kalabilecekleri bir hapishaneye gitmek; tek amacı bu, arkadaşlarıyla birlikte kalabilecekleri bir yer. Kırk kiloya kadar düştü. Artık daha önce bir dakika mesafedeki yere bile on dakikada, on beş dakikada gidebiliyor. Ayakları yataktan kalkamaz oldu; ayak ağrıları ve eklem ağrıları çok fazlalaştı. Zaten bir deri bir kemik kaldı. Kapılar uzaktan kumandayla açılıyor, gardiyanlar eskiden gelmezken artık günde üç-dört defa gelip kontrol ediyorlar; “yaşıyor mu, yaşamıyor mu” diye bakıyorlar. Durum bu. İnsani şartlarda yaşayabilecekleri bir hapishane, arkadaşlarıyla kalabilecekleri bir yer istiyorlar. Biz de burada abim ve arkadaşları ölmesin diye oturma eylemindeyiz. Haklıyız, kazanacağız.
Dilara Çelik: Tahsin Sağaltıcı’nın sağlık durumu nasıl? Talepleri neler?
Güncel sağlık durumu çok kötüye gidiyor. Oğlum kuyu tipi olmayan hapishaneye, kendisi ve arkadaşları başka bir hapishaneye, güneş hava görmesi gereken bir hapishaneye gitmek için talepte bulundular. Bunun için açlık grevi eylemi yapıyoruz. Biz onların dışarıdaki sesi biz, aileleri olarak, Gürkan’ın ve Hüseyin’in ve Tahsin’in babası olarak; bizim çocuklarımız gün gün ölüyorlar. Yüksel Caddesi’nde, oturma eyleminde 16. günündeyiz. Ne milletvekili ne Adalet Bakanı ne görev yapacak olan meclisteki insanların hiçbiri gelmiyor. Gazeteciler yok, muhabirler yok. Sesimizi halka duyurmak için burada oturduğumuz eylemde polisler karşımıza dikiliyor. Bizi dinlemek için, dertlerimize ortak olmak için vatandaşa oturma eylemi yapıyoruz; buradan görsünler, dinlesinler diye ama nitekim polisler bırakmıyor. Biz de Türkiye Cumhuriyeti’nde adalet yok, Adalet Bakanı yok, Cumhurbaşkanı yok, milletvekilleri yok diye sayıyorum. Çünkü neden? Orası millet meclisidir. Millet meclisi ne demektir? Millete kapıları açık olması lazım. Bize yasak koydular. Ben kendi kendime soruyorum: Acaba Cumhurbaşkanı mı? Adalet Bakanı mı? Yoksa oradaki bütün bakanlar mı? Ya da milletvekilleri mi? Ben 65 yaşındayım. Ben Türkçe’yi, Arapça’yı, dünyayı unutmuş artık; benim derdim oğlum. Oğlumun oradan çıkmasını istiyorum, başka istediğim yok. Oradan göndermezlerse eğer orada ölürse iki elim iki yakalarında; ömrü billah benim yakalarında o çıkmayacak o elleri, bunu da bilsinler. İsterse beni götürtsünler, hiç umurumda değil. Zaten benim yaşım gitti. Şurada yaşayacağım beş yıl veya üç saniye, bu Allah’ın takdiridir. Diyeceğim bu kadar. Oğlum ve arkadaşları kuyu tipi hapishaneden çıkana kadar; başka bir hapishaneye götürsünler, bizim eylemimiz biter. Ama yok, çıkartmazlarsa biz buradayız; onlar çıkana kadar Yüksel Caddesi’nde oturma eylemine devam.
