Umut Gazetesi olarak, LGBTİ+’lara yönelik operasyonlar ve operasyonlar sonrası yapılan eylemlerde yaşanan polis saldırılarıyla ilgili DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki ile bir röportaj gerçekleştirdik. Gerçekleştirmiş olduğumuz röportajı okurlarımıza sunuyoruz.
Yağmur Alaz Gülveren: Son zamanlarda LGBTİ+’lara yönelik operasyonları ve destek için yapılan eylemlere saldırıldığını gördük. Sizin de sürecin başından adliyede tutuklamalara kadar süreci takip ettiğinizi biliyoruz. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özgül Saki: Aslında bu saldırı dalgasından önce hatırlarsanız, 10. Yargı Paketi’nde LGBTİ+’ların bütün varoluşunu suç sayan bir paket önermişlerdi. Biz bunu kadın hareketi, feminist hareket, LGBTİ+ hareketi ve sosyalist hareket olarak geri püskürtmeyi başarmıştık. 11. Yargı Paketi’nde ve 12. Yargı Paketi’nde de yeniden önümüze çıkardılar.
Ama şimdi, özellikle Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasından sonra, rejimin konseptinde bir değişiklik oldu. Artık Meclis’te, usulen de olsa, herhangi bir öneri yapmaktan vazgeçtiler. LGBTİ+’lara yapılan bu operasyonlarla Akın Gürlek dolayısıyla da AKP iktidarı şu mesajı verdi, “Bizim yasalarla uğraşacak vaktimiz yok; yasalarda nasıl tanımlanıyor, tanımlanmıyor mu önemli değil, fiilen biz istediğimizi uygularız”. Bu sayede de yeni bir eşiğe geçildi.
12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece yaptıkları ev operasyonlarında dernekleri, derneklerin yöneticilerini, disiplin kurulundaki üyeleri, aktivistleri ve aynı zamanda mekanları hedef aldılar. Bunların her birini karman çorman edip önümüze koydular.
Eskiden LGBTİ+ tartışmalarında, müfredat tartışmalarında “aile yapısına aykırı davranışlar”, “Türk aile geleneğine uymayan davranışlar” denilirken, ilk defa bu operasyondaki tutanaklarda “Türk-İslam aile yapısına uymayan davranışlar” şeklinde bir ifade kullanıldı.
Yani bu toplumu hangi değerler üzerine inşa edeceklerini zaten açık açık söylüyorlar. Nitekim bu “Türk-İslam” meselesinin bu şekilde LGBTİ+’ları hedefe koyarak ifade edilmesi, aslında bunun bir bütün olarak toplumu yeni bir eşikte, baskıcı ve otoriter bir şekilde dizayn etme meselesi olduğunu çok açık ortaya koyuyor.
Hani diyoruz ya, bu sadece LGBTİ+’lar meselesi değil; rejim kendini “güvenlik” tanımı altında yeniden inşa ediyor. Ama bu operasyonlar sadece LGBTİ+’lara yapılsa dahi çok büyük bir problem. Çünkü bir toplumsal kesimi yalnızca yaşadığı için hedef ilan ediyorsun. Ve onları toplumsal alandan tamamından silmeye çalışıyorsun.
Suç bu. Bu bir nefret suçu. Devletin bu operasyonlarla yaptığı şey aslında bir nefret suçu.
Ama tüm dünyadaki yeni konsepte baktığımızda, bütün faşist ve ırkçı rejimler kendini dizayn ederken hedefe LGBTİ+’ları koyuyor. Darbe dönemlerinde de Almanya’dan İtalya’ya kadar faşist rejimlerde de hep LGBTİ+’lar hedefe konuluyor.
Peki neden? Çünkü aslında son döneme bakarsak uluslararası organizasyonların hiçbirinin bir etkisi kalmadı. Avrupa’daki insan hakları kurullarının, uzlaşma meselelerinin falan hiçbir önemi kalmadı. Ne oluyor? Gidip Gazze’de hiçbir uluslararası hukuka uymadan işgal yapılabiliyor. Ne oluyor? Gidip bir devlet başkanını helikopterle alıp kendi ülkene getirebiliyorsun.
Ara kademeler, herhangi bir demokratik zemin mümkün değil. Ve bunu yaparken de baba figürü, ulusun babası, ailenin babası figürü ile tek tip bir modeli, tüm bir ulusu, tüm bir ülkeyi tek bir aile ve o ailenin reisine bağlama meselesi de aile politikalarından bağımsız değil.
Nitekim Aile Yılı ilan edildi, yetmedi; Aile Yılı biterken önümüzdeki 10 yıl “Aile ve Nüfus 10 Yılı” ilan edildi.
Şimdi bu devlet politikalarını bir araya getirdiğimizde en temel şey ortaya çıkıyor: Aile; kapitalizme, faşist rejimlere, otoriter rejimlere lazım. Çünkü çok işlevli onlar için.
Hem itaatkâr bir toplum inşa etmek için aile çok işlevsel hem de aile, solcusundan sağcısına herkesin sıcak aile yuvası efsanesinin hâlâ güncel olduğu bir kurum. Bütün olan bitene rağmen aile hâlâ kutsal kabul ediliyor.
Dolayısıyla aile dendiği anda, “aile değerlerine göre inşa oluyor” dediğin anda kadının bedenine, emeğine, kimliğine el koyma meselesi de meşrulaşıyor. Bunun nüfusla birlikte ele alınmasının da çok temel bir sebebi var. Türkiye’de değil, tüm dünyada doğum oranları azalıyor, evliliklerin ömrü azalıyor, boşanmalar artıyor.
Kapitalizm diyor ki: Ben yoksullaştırırım, ekonomik krizin tüm yükünü emekçi kitlelere yüklerim. Nüfus yaşlanıyor; bu yaşlı kitlenin bakımından, ihtiyaçlarından ben sorumlu olmam. Bunu aile içinde halledeceksiniz.
Dolayısıyla bu kadar kaba bir sömürü ve baskı düzenini bu şekilde meşrulaştırmanın ve kapitalizmin üretim sürecinde yarattığı yıkımı da aile içerisinde gidermenin bir yolu olarak aileyi kullanıyorlar.
Bunları bir bütün olarak ele aldığımızda, bütün bunlar olup biterken devlet şunu biliyor: AKP-MHP iktidarı gerçekten “dindar, kindar nesli” yaratamadı.
2010 yılından beri kadınlara “3 çocuk doğurun” diyor, olmuyor. İmam hatipler açıldı, gençleri yönlendirmeye çalıştı, olmadı. Toplumsal olarak bu inşayı gerçekleştiremiyor. Artık sadece ideolojik araçlarını değil, zor aygıtlarını birinci hedefe aldı. Yani zor aygıtlarıyla bunu yapmaya niyetli.
Şimdi bütün zor aygıtlarını, topluma “mesaj vermek”, politik zeminlerden dışlamak ve toplumu zapturapt altına almak için, bütün kuralları yok sayarak bu operasyonları yapıyor. Aslında 19 Mart operasyonlarında da Kobane davasında da uyguladığı yöntem benzerdi. Konjonktürel olarak bir tane hedef belirliyor ve bütün zor aygıtlarıyla saldırıyor.
Fakat mühim olan soru şu: Biz ne yapacağız? Biz derken, eşitlik ve özgürlük mücadelesini, kadınların ve LGBTİ+’ların eşitlik mücadelesini, ezilen tüm halkların mücadelesini yürütenler olarak ne yapacağız?
Bu kesimler kategorik olarak farklı olsa da birleşik mücadele yürütmesi gereken kesimler. Burada benim tüm operasyonlarda gördüğüm de şu: Akın Gürlek’in istediği bir inşa gerçekleşemedi. Bu operasyonlarda da gerçekleşmedi.
“Ailem Güvende” operasyonunu yaptı, bir gün sonra “Sokağım Güvende” operasyonunu yaptı ve bunların hepsini bir bütün olarak değerlendirdi. Uyuşturucu meselesini de fuhuşu da dernekler meselesini de fon meselesini de eş zamanlı olarak ortaya koydu.
Bu mesele elinde patladı. Çünkü dayanışma çok hızlı gerçekleşti. Uluslararası dayanışma da çok hızlı gerçekleşti. Bu dayanışma ilişkisi bizi iyi hissettiren bir durum; bir bütün olarak sosyalist, feminist, kadın ve LGBTİ+ hareketi açısından önemli. Ama bu dayanışma yeterli değil. Yani geri adım attıracak, yaptırımı olan bir birleşik mücadeleye ihtiyacımız var. Çünkü evet, durduruyoruz. Evet, toplumsal olarak kendi istediği gibi bir toplum oluşturamıyor. Fakat bizim kazanımlarımızı da sürekli törpüleyen ve bizim alanımızı sürekli daraltan bir noktaya doğru gidiyor.
Şimdi buna bir “dur” demek gerekiyor. Buna “dur” demenin en temel yollarından bir tanesi de şu: Devlet sürekli konuşuyor. Numan Kurtulmuş konuşuyor, Tayyip Erdoğan konuşuyor, Akın Gürlek konuşuyor, farklı dinamiklerle sürekli bir şeyler söyleniyor. Ve konuştukları gibi bir hayat inşa etmeye çalışıyorlar.
Biz de tüm toplumsal sorunlar meselesinde kendi politik hattımızı daha berraklaştırarak, toplumsal kesimlerle bağ kurarak, bu mücadelelerin birbirinden bağımsız olmadığını anlatarak ve birleşik olarak alanımızı koruyup alanımızı genişletebileceğimiz yeni bir mücadele hattına ihtiyacımız var.
Yağmur Alaz Gülveren: “Ailem Güvende” operasyonuna bu ismin verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Özgül Saki: Devlet ne zaman “güven” kavramını kullansa, herhangi bir şekilde kullansa bu devleti yönetenlerin ve bir avuç sermayedarın güvenliği anlamına geliyor. Dolayısıyla bu sembolleri AKP ve diğer Türkiye iktidarları da zıt olarak kullanmayı çok seviyorlar.
Mesela 19 Aralık’ta hapishanelerde yapılan operasyonların adına “Hayata Dönüş Operasyonu” denmişti. Afrin işgali yaptılar, “Zeytin Dalı” dediler. Şimdi de bu ülkede yoksulluk nedeniyle hiç kimse güvende değil. Kadınların en çok öldürüldükleri yer aile ilişkileri; boşandıkları, boşanma aşamasında oldukları veya hâlâ birlikte oldukları erkekler tarafından katlediliyorlar. Kadınların bakım emeğine el konuluyor. Toplumun her kesiminde intiharlar artıyor.
Gülistan Doku’dan başlayalım mesela. Şüpheli denilen kadın ölümlerinin her birinin aslında erkek şiddeti olduğu ve bu erkek şiddeti de ortaya çıktığında, Ayşe Tokyaz’da da, Gülistan Doku’da da gördüğümüz üzere, devlet görevlileri ve kolluk kuvvetleri faillerle bir takım ilişkiler içerisinde. Güvenlik kuvvetleri dediklerimiz bu işin içinde.
Dolayısıyla kimse güvende değil. Kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların güvende olmadıkları zaten çok açık.
AKP bu operasyonu “Ailem Güvende” diyerek meşrulaştırmaya çalışıyor ama bunun bir karşılığı yok.
Sonra aile içi çocuk istismarı, tarikatlarda gerçekleşen çocuk istismarı… Bunları kendileri itiraf ediyorlar. Soruşturmaya gerek yok. Ama tek tek adli kontrol, yaş durumu vs. denilerek serbest bırakılıyorlar.
Şimdi biraz önce söylediğimiz “Türk-İslam sentezi” denilen meselede aslında devletin Milli Eğitim Bakanlığı’ndan Aile Bakanlığı’na kadar, onların “sivil toplum” dediği tarikat ve cemaatler var. Onlar aynı zamanda sermaye toplulukları. Bunlarla bütünleşmiş vaziyette.
AKP ayrı, devlet ayrı gibi bir söylem de zaten Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden sonra işlevini kaybetti. Bütünleşik bir şekilde, kendilerini iktidarda tutan ilişki ağlarının taleplerine göre adım atıyorlar.
Müfredatın böyle çıkması devletin tarikat ve cemaatlerle ilişkisinden bağımsız değil. Şimdi de nafaka tartışması… Önce tarikat ve cemaatlerle ortaklaşılıyor. Çünkü dediğim gibi seçim atmosferine yaklaşılıyor. Toplumun hiçbir krizine çözüm bulamıyorlar. Daha yeni borsayı çökerttiler kendi elleriyle. Bir avuç sermayedar yine oradan para kazandı ama borsayı çökerttiler. Dolayısıyla topluma vaat edecekleri hiçbir şey kalmadı.
Kendi toplumuna da mesaj verme meselesi var. Irkçılığın yükseldiğini biliyor, tarikat ve cemaatleri yükseltmek istiyor. Zaten onların kanalıyla iktidarı elinde tutuyor. Onlara, “Sizin istediğiniz gibi bir toplum inşa etmek için Türk-İslam aile yapısına uygun aile” diyebilmek için LGBTİ+’ları hedefe koymuş durumda.
Ve daha bugün baskın yapmadığı derneklere bu sefer denetleme diye gidiyor. Belli ki daha devam edecek.
Meclis açılıyor. Sürekli geri çektirdiğimiz, LGBTİ+’ları hedefe koyan yargı paketiyle birlikte yasa da gelebilir.
Bize mücadeleden başka bir yol görünmüyor.
Yağmur Alaz Gülveren: “Müstehcenlik” gibi gerekçeler üzerinden yürütülen operasyonların siyasi yönünü biraz daha açar mısınız?
Özgül Saki: Şimdi hatırlarsak 2004-2005 yıllarında, AB’de sol liberal rüzgârın estiği zamanlarda AKP iktidarı sağ liberal bir rüzgâr estiriyordu. Kendince açılımlar yaparak Alevi açılımı, Kürt açılımı gibi adımlarla kendi iktidarını güçlendirmeye ve AB ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyordu.
O dönemde Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarını biliyoruz. Kongresinde gökkuşağı bayrağı vardı. O günden bugüne dünyada çeşitli krizler, 2008 krizi gibi krizler yaşandı ve bu krizleri ırkçılık, göçmen düşmanlığı, LGBTİ+ düşmanlığı ve kadın haklarına saldırıyla bütün dünya benzer biçimde aşmaya çalıştı. Ve adım adım bu düzen buraya geldi.
Şimdi son dönemde Ortadoğu’daki savaşlar, Ukrayna savaşı… Artık Avrupa’nın değerleri, eşitlik, özgürlük, kardeşlik tartışılamaz oldu. Avrupa’da nasıl sağın yükseldiğini biliyoruz. Bu meseleler birbirini güçlendiriyor.
Ve şimdi tam da o yüzden “politik bir saldırı” diyoruz. Politik olmasa 2005-2006 yıllarında yaptığı açıklamalardan 180 derece farklı olması açıklanabilir değil. Konjonktürel olarak kendisine yaptırım uygulayacak dış basıncın da olmadığını düşünerek ve ideolojik olarak bir şey söylemek zorunda. Artık pozitif bir şey söyleyemez. “Süreç var, süreç yürüyor” meselesinin özgüveniyle de davranıyor.
En iyi yaptığı şey muhalefeti birbirine karşı konumlandırmak.
Seçim atmosferine giderken, Akın Gürlek’in en son açıklamasında dediği gibi, “Tayyip Erdoğan’ı yeniden seçmek için seçim düzenleyeceğiz.” Seçim yapacağız bile demiyor, “seçim düzenleyeceğiz” diyor.
Böyle bir ortama giderken kendi iktidarını sağlamlaştırmak, toplumu zapturapt altına almak ve “seçeneksizim” dedirtme operasyonu…
Her dönemde, kriz anlarında, seçim değişikliği zamanlarında hedefe konulacak kesim LGBTİ+’lar. Çünkü patriyarkanın gücüne güveniyorlar. Çünkü biliyorlar ki sağdan sola o homofobi, bu patriyarkanın sürekli kışkırttığı kadın-erkek cinsiyetçi iş bölümünü flulaştıran hiçbir şeye tahammülleri yok. Patriyarkanın gücüne güveniyorlar. Patriyarkanın tüm hanelere girdiğinin ve güçlü olduğunun farkındalar. O yüzden LGBTİ+’ları hedefe koyuyorlar.
Çünkü yakın tarihimizde sosyalist hareket için de düşündüğümüzde, tamam, insan hakları bağlamında LGBTİ+ hakları bağlamında herkesin programında vardı; fakat politik eşit özne olarak LGBTİ+ mücadelesini ittifak gücü olarak görme meselesi neredeyse yoktu. Bunu patriyarkanın bizim içimizdeki etkisinden bağımsız düşünemeyiz.
Gezi Direnişinde bu değişti. Gezi Direnişi sonrası LGBTİ+’ların bu kadar hedefe konulmasının bir sebebi de Tayyip Erdoğan’ın karakteriyle bağlantılı. Belirleyici değil ama etkili. Çünkü Gezi Direnişinin yarattığı korku geçmiyor. LGBTİ+’ların Gezi Direnişinde tüm sol-sosyalist hareketle politik bir özne olarak kamusal alanda bu kadar güçlü görünmesi, onlar açısından kabul edilemez hale geldi. Saldırıların bu şekilde olmasının, LGBTİ+’ların politik özne ve görünür olmasının da etkisi büyük bu sebepten.
Ama son olarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişi engelleyemedik. 2015’ten itibaren tüm silahlı ve ideolojik aygıtlarıyla bir baskı oldu ve sistem değişikliği gerçekleşti. Geldik on yıl sonrasına. Bütün bunlara rağmen istedikleri olmuyor. Ne Suriye’de ne de başka bölgelerde istedikleri oldu.
Bu yüzden Tayyip Erdoğan’ın kişisel otoritesi kalktığında kendi içlerinde olabilecek kavgaları da öngördükleri için şimdi seçimlere kadar öyle bir rejim inşa edelim ki iktidarımızı sürdürelim konseptiyle tüm toplumu, sosyal medya yasaklarıyla, basının üzerindeki baskıyla yönetmeye çalışıyor. “Süreç yürüyor” diyoruz ama süreç de yürümüyor. Bu rejimi, yeni bir rejim perspektifiyle; zor aygıtlarını daha aktif kullanan, yürütmeye daha fazla yetki veren, yasama meselesini iyice önemsizleştiren bir rejim olarak inşa etmeye çalışıyorlar. Biz buna nasıl “dur” diyeceğimizi tartışmalıyız.
Yağmur Alaz Gülveren: Tutuklanan LGBTİ+’ların adli koğuşlara gönderilmesi ve can güvenlikleri konusunda, aynı zamanda toplumsal olarak bir dayanışma ve mücadele hattı örme konusunda neler yapılabilir?
Özgül Saki: Bilerek “yüz kızartıcı” denilen suç kapsamına alarak propaganda yürütüyorlar. Ama sadece bununla kalmıyorlar. “LGBTİ+’lar iç savaş çıkartmak için bu kadar fon alıyor” diyorlar. Gezi Direnişinde de öyleydi: “Dış mihraklar” deniyordu. Ayrıca o “fonlar” dedikleri, devletin dernekler kanunuyla düzenlenmiş haklar. O fonların alınabilmesi için kaç tane rapor düzenleniyor, kaç denetimden geçiliyor herkes biliyor. Ne kadar zor olduğu ortada. O fonların hepsi devletin denetiminden geçilerek alınıyor. Ama bunun önemi yok.
Devletin propagandif aygıtları olan Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı, TÜGVA gibi başka sivil toplum örgütleri gibi kanallarla devlet de o kadar çok fon talep ediyor ki; göçmen masrafları için, çeşitli faaliyetler için…
Ama buradaki maksat dayanışmayı engellemek. Çünkü LGBTİ+ dernekleri o fonlarla cinsel sağlık, HIV’le mücadele ve dayanışma kuruyor. Mevzubahis ettiği fonlar bunlar. Yani diyor ki: “Ben yaparım, sen yapamazsın.” Hukuk bana pozitif, sana negatif çalışır. O yüzden tekrar tekrar “sen de yapıyorsun” demenin anlamı olmuyor. “Ben yapacağım, sen yapamazsın” diyor. “LGBTİ+’lar iç savaş çıkaracak” manşeti de öylesine bir manşet değil. Durumun ciddiyetini iyi kavrayabilmek gerekiyor. Durumun ciddiyetine uygun örgütlenmeler gerekiyor. Basın açıklaması yapıyoruz, onlar da engelleniyor.
Asıl mücadele ise var olan zeminlerde dayanışmayı büyütmek. Sosyal medyadan da yapılacaklar vardır. Gerçekten kolektif, politik ve berrak sözümüzle bir iletişim kurmak; birebir anlatmak ve kolektif olarak topluma güven vermek gerekiyor.
Biz sosyalistler, devrimciler, feministler bu toplumda kabusun içinde yaşamamak için birleşik bir mücadele örüyoruz. Burada sizinle birlikte yürüteceğiz güvenini vermek gerekiyor. Çünkü toplumda çok küçük bir azınlık dışında hayatından memnun olan yok. Küçücük bir azınlık yukarıda kendi aralarında sermayelerine sermaye katarken toplumun geri kalanı, AKP’ye oy verenler dahi, umutsuz, mutsuz, neşesiz ve kaygılı bir biçimde gün dolduruyor. Hani denir ya, objektif koşullar, nesnel koşullar çok uygun. Örgütlülük ve mücadeleye daha fazla kafa yormak gerekiyor.
Yani biz ne anlatacağız? Nasıl bir yarın, nasıl bir bugün tahayyül ediyoruz ve bunu gösterecek bir çaba içinde olmamız gerekiyor. Bu operasyonlarda şunu da gördük: “Ailem Güvende” operasyonunu yaptı, bir gün sonra “Sokağım Güvende” operasyonunu yaptı. Uyuşturucu, fuhuş, dernekler, fonlar gibi birbirinden farklı başlıkları aynı anda ortaya koydu. Fakat dayanışma çok hızlı gerçekleşti. Uluslararası dayanışma çok hızlı gerçekleşti. Yani istedikleri toplumsal etkiyi bütünüyle yaratamadılar. Ama bu, saldırıların sona erdiği anlamına gelmiyor. Tam tersine, daha bugün baskın yapmadığı derneklere bu kez denetleme adı altında gidiyorlar. Belli ki süreç devam edecek… Meclis açılıyor, sürekli geri çektirdiğimiz, LGBTİ+’ları hedefe koyan yargı paketiyle birlikte yasa da gelebilir. O yüzden bize mücadeleden başka bir yol görünmüyor.
Ama bu mücadeleyi yalnızca savunma üzerinden kuramayız. Devlet sürekli konuşuyor biz de konuşmalıyız.
Devlet kendi istediği hayatı tarif ediyor. Biz de nasıl bir hayat istediğimizi tarif etmeliyiz.
Devlet toplumu nasıl düzenlemek istediğini söylüyor. Biz de nasıl bir toplum istediğimizi söylemeliyiz.
Bunu toplumsal kesimlerle bağ kurarak, bu mücadelelerin birbirinden bağımsız olmadığını anlatarak ve birleşik olarak alanımızı koruyup alanımızı genişletebileceğimiz yeni bir mücadele hattı kurarak yapmak gerekiyor.
Yağmur Alaz Gülveren: Son olarak sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Özgül Saki: Şunu çok görmüyoruz; Çok fazla “AKP ne yapacak?”, “Devlet ne yapacak?” meselesini sabaha kadar konuşabiliyoruz. Fakat “biz ne yapacağız?” meselesini kaçırıyoruz.
Artık üç saatlik konuşmanın mümkünse 45 dakikasında AKP ne yapıyor, geri kalan bölümünde ise biz bu düzenden memnun olmayanlar ne istiyoruz ve ne yapacağız meselesini konuşmak tartışmak gerekiyor.
Bunu özellikle vurgulamak isterim.
