Öncelikle uzun aralıklarla politik değerlendirmeler yapmıyoruz. Ama yani böyle gelişmelerin çok hızlı yaşandığı bir dönem içerisindeyiz. Belki tarih yazımı yada tarih okuması yapsak sonrasında bu kadar kısa zamanda bu kadar hızlı gelişmelerin yaşanacağı bir tarihsel değerlendirme belki de zor bulunabilir zor yapılabilir bir değerlendirme. Her gün dünya çapında ülke çapında önemli gelişmeler yaşanıyor gerçekten. Burada bazı ana hatlarına dair değerlendirme yapmak belki daha doğru olacak.
İçinde bulunduğumuz tarihsel dönemde ABD’nin yaşadığı bir hegomanya kaybından bahsediyoruz. ABD nasıl bir hegemonya kaybı içerisinde, en temeli şuna açıklama getirmek lazım. Burada ABD’nin yaşadığı esas kayıp, ekonomik sistem olarak yaşadığı bir gerileme, yada gerileme dönemine girmiş durumda. Bunun da siyasi sonuçları var. Aslında Amerika Birleşik Devletleri dünyanın hegomonik gücü olma özelliğini kaybetmiş durumda değil hala dünyada hegomonik bir güç. Operasyonel müdahale yapabilecek, dünyanın çeşitli coğrafyalarına askeri müdahalelerde bulunabilecek bir güç. Ama marksist açıdan değerlendirirsek, ekonomik güçlerin gelişim yasalarına bakarsak Amerika’nın bir süredir ekonomik olarak dünya ekonomisi üzerinde bir yük haline geldiği tespit edilebilir. Amerikan politikaları Amerika siyaseti, dünya ekonomi siyaseti içerisinde kalıcı sonuçlar üretirken esası hep dünyanın üretici güçlerinin gelişimi, dünya halklarının çıkarına olmayan bir rejimde ısrar ediyor bir durumda. Bu anlamıyla Amerika’nın hegomanyasının belli noktalarda daraldığı, belli noktalarda tıkandığı bir dönem içerisinde yaşıyoruz. Bu tıkanma tabi şöyle değil, hala Amerika dünyanın süper gücü, hakim bir güç. Ekonomik olarak Amerika’nın üretici güçlerin gelişimine baktığımızda artık dünyanın eski hakim dönemdeki olduğu yada gelişim dönemindeki olduğu Amerika değil. Örneğin Çin ekonomik olarak Amerika’yı çok geride bırakmış durumda. Askeri açıdan bir gücü var. Dünya planında ABD’nin doların hakimiyeti üzerinden kurduğu sistem duruyor. Donald Trump iktidarı biraz şöyle bir iktidar oldu. Dikkat çekici olan ilk iktidara gelirken dünya barışını tesis edeceğini bir dünya savaşına izin vermeyeceğini, Ukrayna Rusya meselesini çözeceğini, dünyanın çeşitli sorunlarına dair de çözüm üreteceğini söylemişti. Ama gelişmeler yine onun beklediği gibi olmadı. Amerika’yı yine tekrar güçlü yapacağını söyledi. Daha çok Amerika’nın kendi iç sorunlarıyla ilgilenecek bir iktidardan değerlendirme yapıyordu Donald Trump. Ama hemen iktidarın başında kısa bir süre sonra Venezuella’ya bir müdahale yaptı. Venezualla başkanı Maduro’yu kaçırdı. Bu müdahalesinin şöyle bir tarafı da vardı. Maduro’yu kaçırırken Venezuallla’da kalan Bolivar’cı parti yönetimi ve devlet yönetimi ile bir anlaşma yaptı Maduro’nun tasfiyesi üzerine. Aslında Venezuellayı tekrar sömürgeliştirmiş oldu. Bu dünya planında anti emperyalist ve ulusal kurtuluş mücadeleleri açısından büyük bir gerilemeye tekabül ediyordu. ABD gidiyor bir devlet başkanını kaçırıyor, onu alıyor götürüyor bir şovla. Bu onun hegomanik güç yığma politikası açısından hegomonik gücü gösterme politikası açısından önemli bir gelişmeydi. Artık devletler arası diplomasinin uluslararası ilişkilerin bir kenarda kaldığı devletler arası ilişkilerde Amerika’nin istediğini ben yaparım, gücüm varsa istediğimi yaparım dediği bir dönem. Beraberinde İran’a saldırısı oldu. İran’nın buna karşı direnç göstermesi, direnmesi sonuçta aslında dünya halklarının, ulusal kurtuluş mücadeleleri, işçi sınıfı hareketi ezilenlerin mücadelesi lehine bir durum. Çünkü Amerika İran’da da isteği sonucu alsaydı dünya sistemi açısından daha hegomanik bir güç haline gelecekti. Bu anlamıyla İran’nın gösterdiği direnç dünya emperyalist sistemin kapitalist sistemin kendi içerisinde her şeyi planladığı gibi istediği gibi yapamadığını gösterir. Bu değerlendirmeyi bu konuda özellikle belirtmek gerekiyor. Burada Amerikan hegomanyası Amerika politikası açısından bu gelişmeleri biraz şöyle de değerlendirmek de gerekiyor. Trump yönetimi kendi istediği politikayı, kendi istediği siyaseti hayata geçirmeye çalışırken temelinde dünyada ki petrol kaynakları üzerinde hakimiyet kurma üzerine bir siyaset izledi. Trump öncesi Biden yönetimi daha çok küresel ekonomide Hibrit teknolojileri, elektrikli arabaları ve fosil yakıtların reddedildiği daha yeni belki de yeni bir üretimde varoluşsal değişimleri içeren bir dönemi işaret ederken işte Trump yönetimi daha çok emperyalist sistemin batı emperyalist sistem içerisinde klasik anlamıyla petrol kaynaklarına hakim olan, dünyadaki petrol rezervlerine hakim olan petrol ticaretini de yöneten bir politika yönelimi içerisinde oldu. Bu dikkat çekiciydi bunun üzerinde durmak gerekiyor. Bu anlamıyla hem Venezuella hamlesi hem İran hamlesi aslında dünya petrol rezervlerine ve petrol ticaretine hakim olma. Dolayısıyla petrolün fosil yakıtla petrolü devam ettirme politikasıydı.
Çünkü dünya petrol piyasasına hâkim olmak, günlük yüz milyon varillik bir petrol ticaretine tekabül ediyor. Bir varil Brent petrolünün yüz altı dolara eşitlendiği bir durumda, günlük yüz milyon varil, aylık ve yıllık hesaplamalarda dünya ölçeğinde ciddi ve büyük bir ekonomiye denk geliyor. Petrol üzerindeki hegemonya, petrol ticaretinin rezerv para olarak Amerikan doları üzerinden yürütülmesi nedeniyle, Amerika’nın hegemonyasını devam ettirecek bir unsur.
Tam da burada şöyle bir değerlendirme yapılabilir: Bu politika ister istemez Trump’a Amerika’nın kendi içine dönme politikasını terk ettirdi. Daha saldırgan bir politika yürüttü. Ama Trump’ın politikasının temelinde yine çok kutupluluğu kabul etme ve çok kutuplu bir dünyada bütün denklemlerde kendi çıkarları doğrultusunda politika yapma yaklaşımı var.
Burada Biden yönetiminden farklı olarak Trump yönetimi için şu değerlendirme yapılabilir: Bu yönetim özellikle belli müttefik ilişkilerini gözden çıkarmış durumda. Nasıl gözden çıkardı? Müttefik ilişkilerin temelinde Biden döneminde bütün NATO’yla ve Batı blokuyla, özellikle de Avrupa’yla daha güçlü bir ittifak ilişkisi vardı. Rusya’yı daha güçlü çevreleme, bölgede NATO politikalarında daha fazla ortaklaşma eğilimi vardı. Trump yönetimi böyle bir kaygı içinde değil. Amerika’nın yegâne süper güç olarak kendini dayattığı ve kendi çıkarları doğrultusunda müttefiklerini ortaklaştırmayı tercih ettiği bir düzlem var artık.
Bu Avrupa Birliği için Avrupa’nın kendini var etme koşulları için büyük bir krize tekabül ediyor. Çünkü Biden yönetimi Avrupa’yı biraz şöyle yaptı. Rusya ile çatışma üzerinden Avrupa’yı Rusya’dan kopardı. Rusya Avrupa’ya sonuçta uygun ucuz ekonomik bir yakıt sağlıyordu, güçlü bir ticari ilişkileri vardı. İşte Rusya eğer Avrupa ile daha entegre bir ilişki kursaydı kuzey akımı boru projesi hayata geçmişti. Almanya’ya, Fransa’ya daha uygun doğalgaz petrol taşınacaktı. Ama Ukrayna savaşını kışkırttı Biden yönetimi ve Nato. Sonrasında Rusya ile Avrupa tamamen gemileri yaktı ve şöyle bir durum gelişti. Avrupa pahalı yakıtı Amerika’dan almak zorunda kaldı. Şimdi Biden yönetimi bunları yaparken savaş Ukrayna için büyük bir yıkım oldu. Ukrayna’nın bütün ekonomik kaynakları, askeri kaynakları tükendi. Ukrayna büyük bir borç batağına battı bu savaşta. Ama Avrupa’da şunu görelim bütün yönetimde olan iktidarlar devrildi. Örneğin İngiltere kriz içerisinde, Avrupa Birliği kriz içerisinde, Almanya’da faşist partiler, Fransa’da sağ partiler, her coğrafya da Rusya savaşının yarattığı sosyal ekonomik koşulların dayatması içerisinde Avrupa’da mülteci karşıtlığı, faşist politikalar, sağ politikalar güçlendi. Bu Avrupa’da büyük bir krize tekabül etti. Aynı zamanda Avrupa’da enerji kaynakları, ham madde tedariki büyük bir kriz içine girdi. Yine Avrupa sanayisi büyük bir kriz içerisine girdi. Bu kriz sanayiyi ister istemez siyasi alanda da sürekli olarak hayat pahalılığı şeklinde kendini gösterdi. Bir önceki dönemin güçlü Avrupa’sı dağılmaya başladı. Bütün işaretler bunu gösteriyor. Avrupa’da bir dağılma ve zayıflama sürecine giriyor. Biraz daha Trump’ın da politikası Avrupa’yı artık eşit bir güç olarak değil de daha ona tabi bir güç olarak değerlendirmektedir. Bu durum her aşamada kendini hissettiriyor. Ama şunu belirtmek lazım. Çin büyük bir güç olarak, ekonomik güç olarak gelişen dünya ekonomik sistemi içerisinde, üretici güçlerin önemli bir aktörü haline gelmiş durumda. Üretim araçlarının en güçlü geliştiği, üretici güçlerin kendisini geliştirdiği bir ülke. Bu anlamıyla marksist bir yöntemle değerlendirirsek gelişen bir güç. Süper güçler içerisinde gelişen bir güç. Amerika gerilerken Çin yükseliyor, Çin ilerliyor.
2000 yılından itibaren Çin’in ekonomik girdisine ve dünya ticaretiyle kurduğu ilişkiye baktığımızda sürekli artmış. Bu gidişle 30 trilyon dolarlık bir gayrı safi milli hasılata yaklaşmış durumda. Bu Amerika’dan daha fazla. Çok büyük bir güç. Bu anlamıyla Çin’i zayıflatma ve çevreleme ekseni Amerika için devam eden bir durum. Bu politika Amerika’nın hemen sonuç alabileceği, hemen karşılık alabileceği bir politika değil. Çünkü Çin Amerika’nın yok edebileceği kadar zayıf bir güç değil. Git gide daha güçlendiği için bu süreç böyle devam ederse belli bir noktadan sonra artık Amerika’nın bunu yapma olanakları da kaybolacak. Amerikan siyaseti içerisinde şöylesi eğilimler var. Bir an önce Çin’e müdahale etmek, bir an önce Çin’le çatışmak yada Çin’i çevreleme politikasını derinleştirmek. Amerika’nın politikası 2. Dünya savaşından beri şöyle; bir bölgesel paktlar kuruyor, Nato bunlardan biriydi başlangıçta. Onun dışında Ortadoğu’ bir dönem Bağdat paktı, Uzakdoğu’da çeşitli askeri işbirliği örgütleri bunlarla hedef aldığı gücün etrafını çevreliyor. Çin’e dönükte böyle bir çevreleme operasyonu yürütüyor. Bir tarafta Avusturalya, bir tarafta Filipin’ler, bir tarafta Endenıozya, bir tarafta, bir tarafta Hindistan’la kurduğu ilişkilerle hep Çin’e karşı karşıt bir güç yaratma. Japonya. Böyle bir arayışı var. Ama bunun için Ortadoğu ‘daki ve Avrupa’daki savaşları bitirmesi lazım Çin’e yönelebilmesi için. Çünkü bütün gelişmeler gösteriyor ki Amerika ne kadar güçlü olursa olsun bir kaç savaşı bir arada yürütmekte zorlanıyor. Burada özellikle Amerika’n iktidarı Trump iktidarı Amerika’da seçimleri, yani şu an seçim olsa belki kaybetme riski ile karşı karşıya. Çünkü kendi hakim olduğu dönemde iktidara geldiği dönemde önüne koyduğu vaad ettiği bir çok şeyi gerçekleştiremedi. Bunu görmek lazım bu önemli bir tespit. Diğer taraftan da Amerika büyük bir güç, muazzam bir güç ama kendi içinde çürüyen bir güç. Bu kendini çok güçlü bir şekilde hissettiriyor. Amerika’n politikası zayıflama içerisinde bu zayıflama bütün gelişmelerde kendini hissettiriyor aslında. Yine şunu söyleyebiliriz; bu anlamıyla Çin ve Amerika’ arasında ki mücadele burada gerileyen güç Amerika, güçlenen güç Çin Halk Cumhuriyeti. Çin Halk Cumhuriyeti bütün üretici güçlerin gelişimiyle ekonomisiyle, teknolojisiyle, üretim teknolojisiyle, nüfusuyla muazzam bir güç. Ve er yada geç eğer Amerika bunu değiştirecek büyük bir hamle yapmazsa dünya hakimiyetini devralacak gibi görünüyor. Yani bütün gelişmeler bunu gösteriyor.
Tabi burada biraz Rusya’nın Rusya Ukrayna savaşını belirtmek lazım bu zaten Nato’nun planladığı bir savaştı. Nato adım adım Rusya’ya karşı saldırı politikasını derinleştirdi, Rusya’ya karşı bir yayılma politikası içerisinde oldu. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra bütün doğu bloku toprakları, doğu bloku ülkelerinin önemlice bir kısmını Nato’ya dahil etti. Normalde bir anlaşma yapılmıştı; Sovyetler Birliği’nin aleyhine, yani Sovyetler Birliği’nin yıkıldıktan sonra Rusya eski doğu bloku ülkeleri Nato’ya alınmayacaktı ama Amerika bunu çiğnedi. Baktığımızda Nato haritasına bakın 91 sonrasında 15-20 doğu blok ülkesi Rusya saldırısı gerekçe gösterilerek Nato’ya dahil edilmiş durumda. Rusya zaten kendisi Nato’ya başvurmuş, o zaman demiş bizi de alın bende gireyim mevzu çözülsün, ona da diyorlar hayır sen düşmansın açık açık bunu söylüyorlar. Yani Nato’nun varlık nedeni Rusya. Şimdi bu ne oldu son toplantıda Nato 3.0 diye anlatıkları, Rusya’ yı ve kendi düşmanlarını yeniden tanımlamış oldu Nato. Burada özellikle Rusya savaşında şunu belirtmek gerekiyor; Rusya yenilmedi ama bu yaşanılan savaş da Rusya’yı büyük oranda yıprattı, zayıflattı. Belki Rusya Ukrayna savaşıyla bu kadar haşır neşir olmasaydı bu kadar Ukrayna ile ilişkileri olmasaydı Suriye’de Esat rejimi bu kadar kolay yıkılmayabilirdi. Bu anlamıyla batı emperyalizmi yani Rusya’yı Ukrayna ile savaştırırken özellikle başka alanlarda Rusya’nın hareketini kısıtlamış oldu. Savaşın girildiği saatte askeri açıdan Rusya’nın zaferi yakın. Bu gösteriyor. Bir anlaşma yapılacaksa da Rusya’nın kazandığı toprakları, Rusya’nın elde ettiği kazanımları onaylayan bir anlaşma olacak. Öte taraftan da Ukrayna yönetimi için de şöyle bir handikap var. Zelenski yönetimi şimdi bir anlaşma yapsa insanlar diyecek; o zaman bunu bundan dört yıl önce niye yapmadın. Çünkü İstanbul anlaşmasının daha kötü bir anlaşma yapacaklar artık. O zamandan bu zamana daha çok toprak kaybetti Ukrayna. Bu anlamıyla Rusya’nın Amerika ve batı müttefikleri karşısında kazandığı başarı yine de emperyalizmi, batı dünyasının hegomanyasını zayıflatan bir başarı.
Yine şöyle bir değerlendirme de yapılabilinir Ortadoğu bir çok fay hattının yaşandığı bir coğrafya. Ortadoğu’da bir değerlendirme var, savaş bir sonraki savaşa kadar bitiyor. Yani hep birbirini devam eden çatışma ve savaş konsepti var Ortadoğu’da. Bunların başında da yani en önemli fay hatlarından biri de İsrail’in varlığı, İsrail var oldukça Ortadoğu’daki çatışmaların bir tarafı. Bu İran, Amerika, İsrail ekseninde devam eden çatışma önemli bir gelişmeydi Ortadoğu açısından. Yani Amerika’nın politikası bir süredir İran ve vekil güçleri zayıflatmaktı. Bu anlamıyla İran’ı işte Suriye’den çıkardı. Irak’ta Haşdi Şabi’yi zayıflattı, Hizbullah’a büyük darbeler vuruldu, Yemen Hizbullah’ı hedef alındı. Son olarak da İran’a ciddi bir savaş başladı İran’la. İran’ın ordusunun deniz gücü, hava gücü büyük oranda yok edildi. Ama İran bu saldırı karşısında direndi. Ve bu direnişi aslında Amerika’nın hegomanyasını zayıflatan bir şey oldu. bundan 20 sene önce bir toplantı yapsak bir siyasi değerlendirme yapsak Ortadoğuda Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün üsleri İran tarafından vurulacak dersek kimse buna inanmazdı. Bu mümkün olan bir şey değil diye düşünülürdü. Ama bügün Amerika’nın bütün üslerini İran vurabiliyor, hedef alabiliyor. Bu anti emperyalizm açısından önemli bir gelişme ve Amerika’nın zayıfladığını gösteriyor hegomanya açısından. Ve Amerika’nın yıllardır 50-60 yıldır 70 yıldır Körfez’de var olan müttefikleri var. Bu müttefikleri artık İran tarafından hedef alınabiliyor. Bu hedef alma durumu otomatikmen Amerika’yı tartışmalı hale getiriyor. Müttefikleri ona niye para veriyor korusun diye ama kendini koruyamayan bir Amerika çıktı. Çünkü bu savaşta güçlü olan taraf Amerika. Zayıf olan taraf İran. Zayıf olan İran’ın her yaptığı hamle güçlünün hegomanyasına yaptığı daha büyük bir darbedir. Bu açıdan bakarsak askeri açıdan belli zayıflamalar yaşasa da İran rejiminin yıkılmaması, ayakta durması onun bir başarısıdır. Böyle görmek gerekiyor. Çünkü bir tarafta İran’ın belki askeri bütçesi 10 milyar dolar, 5 milyar dolar Amerika’nın 1 trilyon dolar. Arada ki farkı düşünün. Bu anlamıyla örneğin Ortadoğu ‘da ki bu savaş İran savaşındaki Amerika’nın pozisyonu Ukrayna’ya askeri yardım yada askeri mühimmat tedarikinde sorun yarattı. Çin’i çevreleme politikasında sorun yarattı. Pasifik’teki Çin’in etrafındaki bir çok gemisini, askeri gücünü ve savaş uçaklarını Ortadoğu’ya çekmek zorunda kaldı Amerika. Amerika hegomanyası açısından İran savaşı beklenen sonucu üretmedi. Bunun altını çizmek gerekiyor. Amerika her zaman şu konuda yetenekli. Son Nato zirvesinde Ankara’da yapılan Nato zirvesinde kendi politikasını bütün müttefiklerin politikası haline getirdi. İran diyelim bir tehdit olarak tanımladı. Rusya Ukrayna savaşını bir noktada çözerse İran meselesi ile daha güçlü bir şekilde ilgilene bileceğinin işaretlerini verdi. Bunu belirtmek gerekiyor.
Tabi biraz burada AKP politikasına da değinmek lazım. AKP ilk İran Amerika savaşında daha dengeyi yürüten bir siyaset izledi farkındaysanız. Çatışmanın derinleşmemesi yada belli noktalarda ara bulucu olmaya çalıştı. Ama son özellikle Nato zirvesi sonrası genel politikası biraz daha batı merkezine daha uyumlu bir politika, batı merkeziyle uyumlu bir siyaset yürütecek ve bunun beraberinde ABD’nin ekseninin siyasetinin hayata geçireceği işaretini verdi. Bunu nasıl verdi. Mekke anlaşmasıyla Mekke Paktıyla. Mekke anlaşmasını kim imzaladı Pakistan, Sudii Arabistan ve Türkiye. Bunların üçünün de ortak özellikleri Amerika’nın büyük müttefiki olmaları. Amerika ile müttefik ilişkileri içinde olmaları. Bunlar aslında bu ittifak İran’a karşı kurulmuş bir ittifak olarak kendini hissettiriyor. Kendileri öyle tanımlamasa da. Şimdi bu ittifak da bir sınav ile karşı karşıya kalacak. Sudii Arabistan’la da Yemen’deki Husi İktidarı arasında bir çatışma var. Ve bu çatışma bu ittifak ilişkisi beraberinde Türkiye’yi belli olaylarsa belli askeri yükümlüklerle karşı karşıya bırakabilir.
Ama Türkiye egemen iktidarı özellikle İran’ın zayıflaması sonrası Suriye’de İran’da Ortadoğu’nun değişik coğrafyalarında kendine yeni hareket alanları yaratmaya çalışıyor. Yani emperyalizmle kurduğu ilişkide de daha özerk bir ilişki ile yeni hakimiyet alanları yaratma, bölgesel bir güç olma stratejisini daha derinleştiriyor durumda.
Bu Türk iktidarının bütün değerlendirmelerinde kendini güçlü bir şekilde hissettiriyor. Nasıl hissettiriyor, geçenlerde Orta Vadeli Program diye bir şey açıkladılar. Türkiye iktidarı Cumhurbaşkan yardımcısı. 2027 ile 2029 arasında uygulanacak Orta Vadeli bir Program. Orta Vadeli Programın ana fikrinde ne var. Örneğin savunma bütçesinin %iki yüz yirmi dokuz arttırmış. Yani bu çok büyük bir miktar. Türkiye’nin ne ekonomisinde, ne sanayisinde böyle bir artış var, ne de diğer sektörlerinde böyle bir artış var. İkinci artışıysa Maden Teknik Arama çalışmalarına vermiş. Yüzde yüz elli arttırmış. Bu Türk devletinin bölgesel bir savaşa hazırlandığını, yayılma stratejisini izlediğini ve kendi sermaye sınıfını zenginleştirme arayışı içinde olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla bu koşullar altında savunma bütçesini yüzde iki yüz yirmi dokuz arttırmak bir dünya savaşını yada bölgesel bir çatışma tahkimatı demek. Bunu çok iyi değerlendirmek gerekiyor.Muhtemelen AKP iktidarının önümüzdeki dönem politikasında bu kendini çok güçlü bir şekilde hissettirecek.Hangi zeminde hissettirecektir. Özellikle bunu iktidar kendi cephesinde şöyle anlatıyor. İç cephe tahkimatı yani iç cepheyi tahkim etme, iç cephede sorunları çözme. Muhalefet de dahil iktidarın bütün blokları hem kendi blokunu hem muhalefet blokunu yeniden yapılandırma. Bunu AKP şöyle anlamlandırdı. Yerli ve milli muhalefet. Burada özelikle siyasete de müdahale etme arayışı şöyle. İç cepheyi tahkim etmeliyiz, ülkenin iç sorunlarını çözmeliyiz ve dışarıya dönük hamle yapmalıyız. Bu yine ikinci dünya savaşı sürecini değerlendirirsek bir üçüncü dünya savaşı konjoktürüne hazırlık olarak görünebilir. Yani bir dünya savaşı yaklaşıyor sende iç cepheni buna göre tahkim ediyorsun. İç cephende sorunlarını çözüyorsun.
Bu sorunlar neler olabilir, bir tanesi bilindiği üzere Kürt sorunu. Çünkü Kürt sorunu uzun süredir Türk iktidarın kuruluşundan beri var olan bir sorun. Ve gelinen noktada Kürt sorunun çözümsüzlüğü iktidar içinde bir açmaz haline gelmişti. AKP iktidarı son on yıldır büyük bir savaş yürüttü, Kürt hareketini tasfiye edemedi tamamen ortadan kaldıramadı. Ama bu savaşta büyük askeri hedeflerle yola çıktı. Büyük katliamlar gerçekleştirdi. Bakur Kürdistan’ında öz yönetim direnişlerinde halk katledildi, göç ettirildi. Rojava Kürdistan’ın, Güney Kürdistan’ın önemli kısımları işgal edildi. Ve şimdi bütün bu savaşta Kürt Özgürlük Hareketi iktidar tarafından tasfiye edilemedi. Bu önemli bir gelişme bunu görmek gerekiyor.
İktidar öte yandan uluslararası gelişmelerle de özellikle İsrail’in 7 ekim sonrası Ortadoğu’da haritaları değiştirme hamlesi Suriye’ de Esat rejimini yıktı, Lübnan’da siyasi dengeleri değiştirdi, Irak’ta yönetime önemli müdahaleler yaptı. Bu tablo içerisinde şu tespit yapılabilinir bu koşullar altında Türk iktidarı Kürt sorununda bir sürece adım atmak zorunda kaldı. Yani belli bir noktalarda sıkıştı.
Ama bu adım atma tabi Türkiye devleti açısından şöyle PKK’yi ve Kürt Özgürlük mücadelesini tasfiye etme planı olarak Türkiye iktidar bunu hayata geçirmeye çalışıyor. Dolayısıyla askeri olarak tam olarak gerçekleştiremediğini askeri olarak yapamadığını siyasi olarak yapma hamlesi içerisinde. Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etme ve onun kazanımlarını ortadan kaldırma çabası içerisinde.
Kürt hareketi ise kendi politik tezleri olarak Barış ve Demokratik Toplum süreci olarak tanımladığı Kürt sorunun demokratik çözümü ve demokratik cumhuriyeti inşa süreci olarak süreci tanımlıyor.
Bu çatışmanın nasıl gelişeceğini aslında Türkiye’de ki işçi sınıfı hareketi, emekçiler, ezilenlerin mücadelesi belirleyecek biraz daha.
Ama Kürt sorunu içinde girdiği süreç Türkiye toplumu açısından da önemli bir süreç. Yani bir çok şeyin değiştiği, bir çok kavramın belki farklılaştığı bir süreç. Bunu iyi değerlendirmek gerekiyor.
Örneğin Abdullah Öcalan. Merdan Yanardağ Abdullah Öcalan tecrit altında dedi bu süreçten önce iktidar tarafından tutuklandı. Şimdi Abdullah Öcalan hiç olmazsa onbeş günde bir yanına gidilen, bütün siyasi partilerin bir şekilde onla siyasi ilişki kurduğu bir aktör haline gelmiş durumda bu önemli bir gelişme. Bu Kürt siyasi hareketi açısından bir başarı.
Ama diğer taraftan iktidarın bu bölgede bölgesel anlamdaki yürüteceği savaş politikasıyla beraber Türkiye’de ki toplumsal muhalefeti, devrimci güçleri tasfiye etme süreci tehlikeli bir süreç, bu handikaplı bir süreç. Bu süreci Türkiye’de ki demokrasi güçleri, işçi sınıfı güçleri, emekçiler doğru değerlendirmeli. Bu sürecin yaratabileceği imkanlar ve imkansızlıklar var. Olanaklar ve olanaksızlıklar var.
Tabi burada şunu görmek lazım. Türkiye toplumunun egemen sınıflarının genel politikası hep şu. Kendi iktidarının istediği kadar bir demokrasi. Özellikle yoksul kesimler için, emekçi kesimler için, ezilenler için. Ona o kadar muhalefet sunan bir iktidar her zaman.
Dolayısıyla AKP biraz şöyle yaptı, bir dönem o on yıllık savaş döneminde HDP’yi, emek demokrasi güçlerini sürekli bir operasyonlarla baskı altında tuttu. Kürt hareketiyle yeni bir süreç başladıktan hemen sonra bu kez CHP’yi hedef aldı, CHP’ye yöneldi.
Yani buradaki bu süreci biraz da şöyle okumak lazım. CHP ve Dem Parti ve emek demokrasi bloku arasındaki kurulan ittifak belki AKP ve MHP iktidarını yıkamadı ama özellikle yerel seçimlerde ona karşı büyük bir başarı kazandı. O zaman AKP’nin karşısına da şu sorun çıkıyor. Bu ittifakı dağıtması lazım. Kürtlerle ana muhalefet arasındaki ilişkiyi kırması lazım. Bu anlamıyla Kürtlerle bir süreç başlatırken, ana muhalefet partisini doğrudan hedef aldı.
Bu Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanmasıyla başlayan süreç bir bütün olarak aslında Cumhuriyet Halk Partisi’ni tasfiye edilme hamlesiydi siyaseten.
Bu şunla sonuçlandı, mutlak butlan meselesi ile beraber, CHP’nin içerisine bir kayyım atandı Kılıçdaroğlu bir kayyım olarak atandı ve Cumhuriyet Halk Partisi tasfiye edilmek yada Cumhur ittifakının bir bileşeni haline getirilmeye çalışıldı. Yeni Parti biraz buna itiraz olarak ortaya çıktı. Bunu kabul etmeme yani biraz majestelerinin muhalefeti olmama itirazı ile ortaya çıktı. Çünkü eğer CHP’ye iktidar tam anlamıyla bunu başarsa Ana muhalefet partisini de kontrol etmiş oluyor. Bu iç cephe tahkimatının karşılığı olarak okumak lazım bunu. Bu ne oluyor CHP, MHP, Hüda-Par bütün siyasetleri yedeklediğinde parlementodaki muhalefetin hepsiyle bir düzeyde kendine tabi kılmış oluyor. Kürt hareketiyle de bir süreç işletiyor. Burada Cumhuriyet Halk Partisine atanan kayyımda aslında CHP’yi biraz da Cumhur ittifakına saraya yedekleme hamlesiydi. Bu anlamıyla Özgür Özel ekibi hedef haline gelmiş oldu. Şimdi Yeni Parti bu anlamıyla yani CHP geleneğinden gelerek, iktidarın vesayetinin dışına çıkarak bir siyaset yapma hamlesi yapmış oldu.
Burası belki şöyle değerlendirilebilir, siyasal söylemleri, politik söylemleriyle Yeni Parti çok Yeni bir parti değil. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kuruluş ilkelerini refarans yapıyor. Çünkü parlementoya partiyi kurdu, Anıtkabiri ziyaret etti, oradan gitti ne yaptı camide namaz kıldı Mustafa Kemal’in namaz kıldı. O orada ki klişe hareketler aslında klasik Türk siyasetinin referansları. Bu Yeni Parti’nin CHP tandanslı siyasetinin dışında bir siyaset yapmayacağına işaret ediyor bu. Ama diğer taraftan söylemlerinde politik referanslarında belli aslında klasik CHP siyasetinin dışına çıkma olanağı, bunun dışına çıkma imkanının var olduğunu gösteriyordu bu Yeni Parti politikası da.
Ama bu olanakları değerlendirmek Yeni Parti yönetiminin elinde olan bir şey. Çünkü bir taraftan da da diyelim Kürt sorununun girdiği süreç, gelişmeler beraber devam ederken öte yandan Yeni Parti ve CHP’ye dönük operasyonlar devam etti.
Sonuçta şu oldu yani 2024’de oldu yerel seçimler. Ana muhalefetin elde ettiği bütün kazanımları bir şekilde iktidar devletin olanaklarını kullanarak tasfiye etti. Yani onlarca belediye tekrar AKP’ye geçti, 18 milletvekili AKP’ye geçti. Bu büyük bir şey oldu AKP açısından yani devlet eliyle devlet imkanlarını kullanarak muhalefetin bütün kazanımları tasfiye edildi.
Bu belki şöyle değerlendirilebilinir. Oy bazlı yada kitle desteği olarak o kitleleri almasa da, çeşitli devletin imkanlarını ve olanaklarını kullanarak oradaki belediyeleri şimdi ele geçirdi. Şimdi Üsküdar Belediyesi’ni aldı. Muhtemelen bundan sonraki hedefi İstanbul Büyükşehir belediyesinde bir seçim yaparak orayı almak. Bu şunu da gösteriyor aslında kitleler açısından da halk kesimleri açısından da artık burjuva demokrasisini de ve seçiminde anlamsızlaştıran bir şey. Yani şöyle düşünün CHP’ye de mutlak butlan kararı geriye dönük her türlü siyasi partiye yapılabilinir legal alandaki. Bu her türlü legal partiyi, her türlü siyasete bir yönelim anlamına gelebilir. Bu alanı tabi bu alanı terk edelim yada bu alandan geri duralım anlamında birşey anlatmıyoruz ama bu şuna tekabül ediyor. Burjuva demokrasisinin yaşadığı siyasi krizi ifade ediyor.
Aynı zamanda bunun sosyo ekonomik bir tarafı da var. Marksist açıdan bakarsak AKP bir dönemdir yürüttüğü bütün operasyonlarda mallara el koyuyor, tedbir koyuyor. Şirketlere kayyım atıyor el koyuyor. Bu neyi gösteriyor klasik anlamıyla kapitalist ekonomik içerisinde var olan bir krize tekabül ediyor. Bunu iyi anlamak lazım. Yani klasik anlamıyla burjuva demokrasisi, klasik anlamıyla kapitalist ekonominin kuralları devre dışı kalıyor. Yani sermayeye el koyma sermayeyi işte hedef alma bu en temel anlamıyla sermayeye dokunulmazlığı kapitalizmin temel kuralıdır, bunun reddi anlamına geliyor. AKP iktidarı kendi çıkarının gerektiğin de her türlü mala el koyabiliyor. Bunu bir devlet politikası haline getirmiş durumda.
E tabi buna karşı şunu da söyleyebiliriz, toplumda büyük bir rahatsızlık da var iktidara karşı. İktidarda da büyük bir tedirginlik var. Her türlü gelişmeye karşı çok orantısız karşılık veriyor. Dikkat edin basit bir muhalefet hareketine en sert şekilde karşılık veriyor.
Tabi burada iktidarın şöylesi bir iddiası da olduğu kendisini gösteriyor. AKP iktidarı yani gelişebilecek bir toplumsal hareketten, Gezi benzeri bir kalkışmadan, yada toplumda gelişebilecek bir hak arama hareketinden çok rahatsız. Bundan çekiniyor. Bunun dışında bir yani bunun dışında bir gelişme yaşanması onu tedirgin ediyor. Kendi çizdiği sınırlar dışında.
O bütün politikasını şuraya endekslemiş durumda. Önümüzdeki genel seçimlerde Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesi, bütün ittifak ilişkilerini buna göre kuracak, tabanda gelişebilecek bir halk hareketi, özgürlük hareketi, demokrasi hareketi AKP iktidarının en büyük korkusu.
Bu yüzden de şöyle bir politika izliyor, dikensiz gül bahçesi yaratma, toplumu teslim alma. Toplumun örgütlü olan kesimlerini zayıflatma. Dikkat ederseniz bir süreçtir yürüttüğü operasyonlarda işte sosyalistlere, devrimcilere, hak arayanlara, sonra LGBT’lara Kadın örgütlerine bütün toplumsal kesimleri kriminalize eden, onları hedefleştiren bu kesimlerde yani tarikatlara yaptığı operasyonlar da bile şu var. İlla bir tarikat olacaksa da zaten AKP’de kendisi dini duyguları istismar ederek kurulmuş bir parti kendi kontrolünde olması lazım. Kendi kontrolünde olmayan her türlü organizasyonu hedef alıyor durumda iktidar. Politikası biraz böyle. Yani onları zayıflatıyor, onları hedef alıyor. Yani bütün tarikatlara da şu mesajı veriyor. Benimle uyumlu olursan yaşam hakkı olabilir. Benimle uyumlu olursan bu alanda olabilirsin.
Sosyalist harekete ve devrimci harekete dönük de tehdit ve zayıflatma politikası devam ediyor.
Bir tarafta Kürt sorunun demokratikleşmesi konuşulurken diğer tarafta bununla alakası olamayan baskının, otoriterliğin, işçi haklarına dönük yasaklar, emeğin örgütlenme haklarının yasaklanması, toplumsal örgütlenme haklarının yasaklanması, hak arama mücadelesinin zayıflatılması, kadın örgütlenmesinin kadın haklarının zayıflatılması işte Aile yılıyla vs. uygulamalarıyla kadınların toplumsal hayatta zayıflatılarak kadının aile içerisindeki onun rolünün hep bir şeye indirgeme, yani onun toplumsal cinsiyet rolleriyle baskılandığı, kadın emeğinin daha fazla sömürüldüğü, öte yandan da ülkede yaşanan ekonomik krizin, sosyal krizin bir şekilde erkeklik krizini teşvik ettiği, erkeklerin daha fazla kadın cinayeti gerçekleştirdiği, bu kadın cinayetlerinin büyük oranda cezasızlık politikasıyla karşı karşıya kaldığı toplumsal ilişkilerin bir şekilde bunu daha fazla kışkırttığı bir dönem yaşanıyor.
O zaman bunun karşısında şu değerlendirme yapılabilinir. Yani bu kadar iktidarın zayıfladığı yada iktidarın kendi etrafını tahkim ederken kendi iktidarını derinleştirirken kendi iktidarını tahkim ederken devletin bütün imkanlarını kullanarak daha yoğun bir baskı yürüttüğü bir dönem içerisinde aynı zamanda iktidarın emekçiler, işçi sınıfı ezilenler tarafından daha çok rahatsızlığının ön plana çıkarıldığı, iktidarın sorgulandığı bir döneme giriyor.
Bu kesimlerin politik olarak örgütlenme politik olarak bu kesimlerle daha güçlü bir ilişkiler kurma olanakları daha güçlü oluşabilir. Bu anlamıyla bu kesimlerle nasıl ilişkiler kurulabilinir o zaman bunu belki tartışmak lazım.
Bu da anti faşist güçleri bir araya toplama belki anti faşist güçlerle daha güçlü ilişkiler kurma. Çünkü göreceli olarak son on yıllık süreçte sosyalist hareketin belli alanlarda zayıfladığı kendini gösteriyor toplumsal örgütlenme açısından kendini örgütleme açısından. Ama bu kesimler bu zayıflama durumu sonsuza kadar böyle devam edecek değil. Bu zayıflama durumunu diyelim devrimci güçlerin bir araya geldiği, örgütlü mücadelenin daha güçlendiği çeşitli ittifak ilişkileriyle tersine çevirme olanakları var. Bunların başında anti faşist güçleri bir araya getirmek gerekiyor. Burada sosyalizm mücadelesinde ısrarlı olan sosyalistler, faşizimden rahatsız olan emekçiler, işçiler, kadınlar, gençler. Belki bu Yeni Parti’nin tabanını da içerebilir. O kesimlerle de yani faşizmin politikalarında Kürtler, özgürlük arayan bütün kesimler bir anti faşist direniş, anti faşist mücadele zemininde bir araya gelebilir. Bu mücadele bunun olanaklarını zorluyor.
Yine devrimci siyaset ve devrimci kulvar açısından şu da var, kendi örgütlülüğümüzü tahkim etmemiz gereken, kendi örgütlülüğümüzü, yeni koşullara göre uyarlamamız, bulunduğumuz bütün alanlarda devrimciliği daha yukarıya taşımamız gereken bir dönem içerisindeyiz. Bunu iyi görmek lazım. Çünkü sistemin bütün politikası devrimci saflarda zayıflama yaratmak,devrimci mücadeleyi, devrimci ilişkileri tasfiye etmek. Yani devrimci ilişkileri daha ileriye nasıl taşırız, mücadele veren güçleri zayıflatmak üzerine kurulmuş durumda. Yani iktidar burada ideolojik hegomanyasını da kendi güçlülüğü ve kendi karşısındaki güçlerin zayıflılığı üzerine kuruyor. Burada devrimci güçlerin özellikle de kendi örgütlenmesini örgütlemesi, kendi örgütlülüğünü daha ileriye taşıması gerekiyor.
Tabi şöyle de değerlendirebiliriz. Bir özne olarak devrimci örgütlenme ve devrimci kadronun yapabileceği görevler var, birde tarihsel koşullara uygun olarak yani üretimden gelen, sınıflar kompozisyonundan gelen işte ezilen sınıfların emekçilerin harekete geçmesi gerektiren koşullar var.
Bu ikisini buluşturmaktır Leninizm değil mi. Leninizm tanımında ne vardır, yönetenlerin yönetemeyeceği bir milli kriz koşulu olması lazım, bide bunu değerlendirebilecek olan profesyonel devrimciler örgütü olması lazım. Biz bunun ikinci kısmıyız. Yani profesyonel devrimciler örgütüyüz örgüt olarak. Biz kendi örgütlülüğümüzü ne kadar güçlü kılarsak, kendi ilişkilerimizi ne kadar güçlü hale getirirsek, kendi örgütlülüğümüzü nasıl geliştirirsek ona uygun olarak toplumsal krizde devrimci durumu değerlendirip bunu daha ileriye taşıma olanakları bulabiliriz.
Bu koşullar ya bu kadar sosyo ekonomik krizin derinleştiği, işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki çelişkilerin bu kadar keskinleştiği dünya ve ülke koşullarında bugün bu krizin olanakları daha da belirginleşebiliyor. Bunu görmek lazım.
Dünya kapitalist sistemi büyük bir krizle karşı karşıya, dünya kapitalist sisteminin zayıf halkalarından biri olarak Türkiye kapitalizmi daha büyük bir krizle karşı karşıya aslında. Çünkü sermaye birikiminin yetersizliği, Türkiye!de kapitalizmin gelişim dinamikleri her krizi Türkiye’de daha derin hale getiriyor.
Bu derin kriz içerisinde devrimciler kendi görevleri en başta kendi örgütlülüğünü tahkim etme, özel olarak da biz yani devrimci siyaset olarak kendi örgütlülüğümüzü güçlendirme, bulunduğumuz alanlarda devrimci olanakları değerlendirerek kendimizi güçlü şekilde tahkim etme ve ülkede yaşanabilecek bir toplumsal altüst oluş durumuna daha etkin müdahale etme olanaklarını kendi bulunduğumuz zeminde güçlü bir şekilde tahkim etmeliyiz.
Bu arada bütün kadrolarımızın devrimci görevleri temelinde kendini örgütlemesi ve ileriye taşıması görevi ile beraber bir aradadır.
Yani bu anlamıyla bizim de görevimiz bu dünyada emperyalizmin saldırılarının olduğunu ve emperyalizmin hegemonyasının zayıfladığı Türkiye’de AKP-MHP iktidarının iç cepheyi tahkim ettiği ama aynı zamanda iktidarının zayıflığınında ortaya çıktığı bir tarihsel dönemde devrimci örgütlenmeyi güçlendirmek, birbirimizle var olan devrimci ilişkileri en güçlü şekilde örgütlemek görev ve sorumluluğuyla karşı karşıyayız.
Bu görev hepimize düşüyor. Bu görevde mücadelemizi daha ileriye taşımak işte toplantımızın başında da bahsettiğimiz gibi bu mücadelede ölümsüzleşen ölümsüz, hem bütün devrimciler hemde özel olarak komünar devrimcilerden kendimize görevler çıkartarak referans alarak devrim ve sosyalizm bayrağını daha yukarıya taşımalıyız, daha ileriye taşımalıyız.
